Hümanizmin Doğuşunda Toplumsal Cinsiyet ve Posthuman Çağda Aşk İlişkileri

Tarih, toplumun büyük çoğunluğunu etkileyen olayların kitlesel dönüşümlere sebep olduğuna tanıklık etmiştir. Bu dönüşümlerin nedenleri arasında belki geçmişte bir siyasi hareket, belki de şimdilerde yaşadığımız gibi ölümcül bir salgın hastalık sayılabilir. İçinden geçtiğimiz sürecin de bir dönüşüme yola açacağını düşünerek posthuman çağa gelinceye dek toplumsal cinsiyete nasıl yaklaşıldığına bir göz atalım.

Orta Çağ’da kilisenin dogmatik söylemlerine karşı açılan savaş, hümanizmin doğuşuna yön vermiştir. Bu durum, toplumda hiyerarşinin, ekonominin, gelenek ve inançların dahi dönüşümüne sebep olmuştur. Bu dönemde, R.W. Connell’ın da belirttiği üzere, kadın ve erkek de yalnızca ahlaki boyutta irdeleniyor, bu ikisinin bedenen ya da ruhen karşılaştırmaları dünyevi ahlak anlayışıyla sınırlandırılıyordu[1]. Cinsel ve akli olarak kadın ve erkeğin birbirini tanıması günah sayılan bir toplumda dönüşüm, küçük ya da büyük, etkili oldu. Bu dönüşüm, cinsiyetlerin toplumdaki fiziksel ve psikolojik açılardan tanımını da yeniden şekillendirdi.

Liberal hümanizmin dayandığı antroposentrik (yani insan-merkezci) düşünce ise, her ne kadar bu ilişkilenme biçimlerini günah olmaktan çıkardıysa da, cinsiyetlere bazı normlar atfetmiştir. Bunun nedeni, insanın, yani Antropos’un beyaz, Avrupalı, fiziksel ve zihinsel olarak ‘tam’ sayılan, heteronormatif kalıp ve beklentilere uyan bir erkek olarak tanımlanagelmesidir. Fakat Antropos’un normları, insana çeşitlilik fırsatı tanımaz. Kadın ve erkek tanımı, bu bağlamda dar ve sıkıntılıdır. Dolayısıyla her ne kadar hümanizm, görünürde ‘tüm insanlığı’ temsil etme gibi bir amaçla yola çıkmışsa da, başka pek çok açıdan dışlayıcı olduğu gibi, cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim bakımlarından da dışlayıcıdır. Yani herkesi kapsamaz. Teoride tüm cinsiyet ve yönelimleri –hatta bağımsızlığı– kucaklasa da, iş pratiğe geldiğinde kavramın altında yatan bir çelişki mevcuttur. Bu çelişki, yalnızca heteronormatif kalıplara uyan erkeği sarmalayan, geriye kalan herkesi ve her şeyi dışarıda bırakan bir anlayıştan doğar. Bunun en belirgin örneğini hümanizmanın temsili olarak algılanan Vitruvius Adamı eskizinde görmek mümkündür. Da Vinci’nin bu eserindeki figürün, Antropos’un geleneksel tanımıyla kabul edilen ‘mükemmel insanı’ betimlediği aşikardır. Daha sonra Aydınlanma Çağı’nda “‘aklı’ simgeleyen insan tasavvuru” olarak da kabul edilen bu figürün eleştirileri, aslında düşünce olarak dayandığı hümanizmin temel dışlayıcı özelliklerine getirilmiş eleştirilerdir. Bizim de bahsedeceğimiz bazı eleştirilerin temeli, Rosi Braidotti’nin The Posthuman (2013) (İnsan Sonrası) kitabında da geniş çapta yer bulmuştur.

Bu hümanist düşüncenin getirdiği anlayışta da halen cinsiyet ayrımcılığı bakidir. Örneğin, ‘erkeğe özgü’ ya da ‘kadına özgü’ gibi tanımlar yapılmakta, bu da “erkeklere özgü olan entellektüel işleyiş tarzının kadınlar için uygun bir tarz değildir. Soyut ve spekülatif hakikatlere, bilimdeki ilke ve aksiyomlara, geniş ölçüde genellemeye dayanan her şeye yönelik arayış bir kadının kavrayış gücünü aşan bir şeydir” biçiminde ifade edilmektedir[2]. Yaylagül Ceran Karataş, bu durumu, Kant felsefesinin Aydınlanmacı yaklaşımında da tanımlar: “Kadının duygusallığı ve saf doğa hali rasyonel olana ulaşmasını hep engelleyecektir, çünkü kadın kendi üzerine rasyonel bir refleksiyon geliştiremeyeceği için bu durumu hiç aşamayacaktır. Benzer düşünceyle hareket eden Kant, ‘Aydınlanma Nedir?’ adlı yazısında insan aklının aydınlığa ulaşabilmesi için iki önemli noktaya işaret eder”[3].

Ceran Karataş’ın özetlediği biçimde, bu iki önemli noktadan biri “aklını tam kullanabilme” (yani “sapere aude”), diğeri ise kamusal alandır. Yani aklını tam kullanmaktan alıkonulan kadın, kamusal alandan da alıkonulmuştur. Böylelikle, kamusal alanı erkeğe özgü bir alan olarak tanımlayarak ve her yaştaki erdemli kadını özel alana kapatarak, üst ve orta sınıf kadınlarının, genel olarak cumhuriyetçi Roma’nın ‘geleneksel aile değerleri’ üzerine oturtulmuş ataerkil aile içerisine hapsedildiğini görmekteyiz[4].

Modern dünyaya döndüğümüzde, benzeri ikili karşıtlıkları halen deneyimlesek de, özellikle 20. yüzyılın modern insan anlayışı ile hümanizmin getirdiği bu erkek egemen düşünce oldukça yoğun biçimde eleştirilmiştir. Bugün, hümanizmin geleneksel ve ataerkil duruşuna karşı bu farkındalık devam ederken, yaşanan pandemi ile birlikte kültürlerin süregelen inanç ve gelenekleri de yeniden değişime açık hale gelmiştir. Çünkü toplumların yıllardan beri herhangi bir salgın hastalıkta da en az siyasi ya da dini bir olay kadar hassasiyet kazanabildikleri gözlemlenmektedir. Örneğin, Boccaccio’nın Decameron eserinde de betimlendiği üzere, Kara Veba salgını sırasında Avrupalılar, yavaş yavaş ölümü yadsıyarak son günlerini lüks ve zenginlikle geçirmek için harcamalarında kayıtsız davranmışlardır. Bunun nedeni ise, başlarına gelen felakete karşı inançlarının onlara fayda sağlamadığı gerekçesiyle, en azından son zamanlarını dünya lezzetlerinin tadına vararak geçirmek arzusudur[5].

Bu nedenle, hali hazırda değişime açık hale gelen toplumun yakın zamanda dijital bir çağa adım atacağı teorisi de, yaşanacak değişimlere çok daha kolay adaptasyon sağlanacağını gösteriyor. Bu yeni dijitalleşmenin aslında posthuman çağın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu ‘posthuman’ ifadesinin, posthümanizmin bu sitede takip edilen ekolün gözünden anlatıldığı biçimde maddesel-semiyotik ya da yeni maddeci bir anlayışı izleyen bir ‘posthuman’ olmadığını, daha çok ‘teknolojik posthümanizm’ adı verilen ve sanallaşmanın felsefi ya da etik boyutlarıyla ilgilenen akımdaki gibi bir ‘posthuman’ olduğunu belirtmek isterim. Peki gittikçe dijitalleşen toplum, ne yönden bir değişim yaşayacak? Bana kalırsa, adapte olunacak yenilikler arasında cinsiyet anlayışı ve aşk ilişkileri de var.

Teknolojik posthuman çağı diyebileceğimiz bu dönem, muhtemelen bilgi iletişim teknolojilerinin gelişimi ile ilerleyecek ve buna bağlı olarak insan ilişkileri, yaşayış biçimi de değişim gösterecektir. İdealinde posthuman öznenin, bu gezegendeki tüm organik ve sentetik bedenleri kapsadığını düşünecek olursak, tüm dünya insanlarının bu değişimde aynı sınıfta yer alacağını, hatta bu yöndeki bir değişim daha fazla zaman gerektirecek gibi görünse de, hayvan ve bitkilerin, robotik bedenlerin ve cansız addedilen maddenin de bu düzende kendine daha fazla yer edineceğini savlayabiliriz. Bill Gates’in şu sözü kulaklarımızda çınlıyor: “Networkler bizleri birbirimize çekecek ve yakınlaştıracaktır.” Kulağa oldukça ütopik gelen bu düzende, Sir Thomas More’un Ütopya eserini hatırda tutarak, bunun ilişkilere yansımasının, cinsiyetler arası ayrışmanın yok olması biçiminde olacağını hayal ediyorum. Bu ayrışmanın yok olması, örneğin, robotikleşmenin bir getirisi olarak meydana gelebilir. İnsanların teknolojik her araca kolay yolla ulaşabilir olmalarına ve salgının toplumda bıraktığı izlere bakılarak online tanışma platformlarının daha da çoğalacağı, dijital seks kavramının yaygınlaşabileceği düşünülebilir. Çeşitli mevcut yazılımlarla desteklenen arkadaşlık uygulamaları, posthuman dönemde gelişmiş etkinliklere dönüşebilir. Böylece ilişkilerde kişinin cinsiyetinden bağımsız, yalnızca anda yaşayacağı haz unsuru ön plana çıkabilir.

Bu haz unsuru, elbette distopik anlamda da değerlendirilebilir ve insani hislerin yavaş yavaş yerini salt bedensel duyulara bırakacağı düşünülebilir. Bu durum her ne kadar cinsiyetlerin özgürleşmesine olanak tanısa da, daha yapay bir ilişki biçimini dayatacaktır. Kişilerin uygulamalar aracılığıyla eşleşmesi de, karar alma modellerimizdeki özerkliğin yavaş yavaş erimesi anlamına gelebilir. Posthümanist kuramlar içerisinde çoklu ve kümülatif etkenlerin bu kararlarda aktif rol oynadığına değinildiği için, ‘hangi özerklik?’ sorusunu daha çok sormaya başlayabiliriz. Örneğin, kişinin yaşı, kilosu, saçının rengi ya da ilgi alanı, hobilerine kadar erişim sağlayacağı için teknolojinin insan üzerinde tahakkümü oluşacak, hatta rastgele eşleşmeler ile özerklik hakkı belki tamamen teknolojiye verilecektir.

Tüm bunlar ışığında hümanizmin, savunduğu biçimde, cinsiyetler ve yönelimler arasında eşitlik yaratmadığını, oysa bu teknolojik ‘posthuman’ çağın cinsiyetlerin ötekileştirilmesini ortadan kaldırabileceğini söyleyebiliriz. Ne yazık ki, bunun da bir bedeli olacaktır. Bu bedelin, toplumdan belirli hakları silmesi ve insani hisleri de yavaş yavaş yok etmesi olacağı söylenebilir.


[1] Connell, R.W. Toplumsal Cinsiyet ve İktidar. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998.

[2] G. Lloyd’da Rousseau’ya yapılan bu atıf, Yaylagül Ceran Karataş’ın makalesinden alınmıştır. Bkz: Ceran Karataş, Yaylagül. “Çağdaş Feminist Kuramlar Açısından Feminist Öznenin İmkanı.” Felsefe Arkivi, 47. Sayı, 2017/II, 1-24.

[3] Ceran Karataş, sf. 6.

[4] Baldwin, Robert. Rönesans Hümanizmi Avrupa Kültüründe Esaslı Bir Değişim. Sabah Ülkesi. 2016.

[5] Boccaccio, Giovanni. Decameron. Oğlak Yayıncılık, 2003.

+ posts