Antroposen Çağının Öykü Anlatıcıları: Sanat ve Edebiyat

Bu makalenin aslı, Şarkî Dergisi Ekoeleştiri Özel Sayısı’nda yayımlanmıştır. Makaleden yapılacak alıntıları kolaylaştırmak için, derginin orijinalindeki sayfa numaraları, sayfanın başladığı yer işaret edilecek biçimde, köşeli parantez içerisinde ve koyu renkle belirtilmiştir. Alıntılarda makalenin künye bilgisi şu biçimde girilmelidir: Aykanat, Fatma. “Antroposen Çağının Öykü Anlatıcıları: Sanat ve Edebiyat.” Şarkî: Üç Aylık Sanat ve Edebiyat Dergisi. Yıl 1, Sayı 1, 2017, 45-57.

[44] Antroposen terimi, etimolojik köken olarak Yunanca iki kelimenin birleşiminden oluşur: “İnsan” [human] anlamına gelen anthropos ve “yeni” [new] anlamına gelen kainos kelimesinden türetilmiş bir son ek olan, eklendiği köke “son döneme ait” [recent] anlamı katan -cene (Peters 265). Dolayısıyla Antroposen, yeryüzü tarihinin içinde bulunduğumuz en son jeolojik çağını kastederek, “yeni insan çağı” anlamına gelir (Peters 265, Schwagerl 10). Bu anlamda Antroposen, insanı yaşadığı gezegenin iç dinamiklerini değiştirebilecek kapasitede bir jeolojik güç olarak yeniden tanımlayan bir tabirdir. Antroposen’in bilimsel geçerliliği eksenindeki tartışmalar hâlen devam ederken anlaşıldı ki, yerbilimcilerin gezegenimizin jeolojik koordinatlarını belirlemek için kullandığı Antroposen terimi, aslında insanı, doğa bilimleri gibi sadece bir biyolojik tür değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel bir varlık olarak ele alan insan bilimlerinin de kaygılarını kapsıyordu. Dolayısıyla, “insan çağının anlam ve kapsamını, sebep ve sonuçlarıyla, daha geniş kitlelere anlatacak araçlara; başka bir deyişle, bu karmaşık ve soyut bilimsel kavramı sadeleştirecek, anlaşılır ve hatta zihinlerde resmedilir hale getirecek öykü anlatıcılarına ihtiyaç vardı. Bu makale de bu noktada, çevresel insanî bilimsellik adına devreye giren sanat ve edebiyatın Antroposen’deki rolünü çeşitli örneklerle tartışacaktır.

Her ne kadar, şu an kullandığımız bağlamdaki hâliyle Antroposen teriminin ilk ortaya çıkışını ve popülerleşmesini, terimin isim babaları diyebileceğimiz iki bilim adamına; biyolog Eugene F. Stoermer ve Nobel ödüllü atmosfer kimyageri Paul Crutzen’a borçlu olsak da, içinde bulunduğumuz jeolojik çağı “insan çağı” olarak isimlendirme çabalarının ilk izlerini geriye dönük olarak 18. yüzyıla Fransız jeolog Kont de Buffon’ın 1778 yılındaki Doğal Tarih isimli çalışmasına kadar sürebiliriz. Avrupa’da Sanayi Devrimiyle birlikte endüstriyel aktivitelerin yoğunlaştığı 19. yüzyıldan itibaren ise insan çağına referanslar daha da sıklaşır ve zenginleşir. Bu dönemde, jeolojik bir çağı tanımlarken “insan” [antropos] kelimesini özellikle kullananlar arasında, hem bilim hem din adamı kimlikleriyle dikkat çeken iki isim öne çıkar; hem 1865’te [45] Haughton hem de yaklaşık on yıl sonra İtalyan rahip ve jeolog Antonio Stoppani çalışmalarında yaşadığımız çağı tanımlarken “Antropozoik” [the Anthropozoic] sıfatını kullanır (Zalasiewicz et al., “The Antropocene” 835). 20. yüzyıla geldiğimizde ise, içinde bulunduğumuz çağı insan çağı olarak adlandıran ilk iki bilim insanı, Ukraynalı jeo-kimyager Vladimir Vernadsky ve Fransız Cizvit rahibi ve bilim insanı Teilhard de Chardin’dir. De Chardin birebir “anthropos” kelimesini kullanmasa da, yaptığı biyosfer tanımına insan faktörünü açıkça dâhil eder (Crutzen, “Geology” 23). Daha sonra 1960 ve 1961 yıllarında Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi [the USSR Academy of Sciences] tarafından düzenlenen konferans sonu yayınında Antroposen teriminin ismen de olsa kayıtlara geçtiğini görüyoruz (Luke 1-3). Antroposen teriminin 20. yüzyıl Batı literatüründe en son ortaya çıkışı ise Leslie G. Freeman’ın 1978’deki çalışması Geçmişe Dair Görüşler: Tarihöncesi Eski Dünya ve Paleo Antropoloji [Views of the Past: Essays in Old World Prehistory and Paleo Anthropology] eserindeki tek cümle ile olur.

Görüldüğü üzere, Antroposen teriminin Crutzen ve Stoermer’den önceki kullanımları sayıca çok görünse de, pek çok otoriteye göre, ya rastgele ve bağlam dışı kullanılmış ya da yeterli bilimsel kanıt ve net açıklamalarla desteklenmedikleri için ilgi görmeyip bir kenarda unutulmuşlardır. Kronolojik olarak bu gruba en son Stoermer ve Crutzen dâhil olmuştur. Teknik olarak Eugene F. Stoermer’in Crutzen’le fikir ve iş birliği yapmadan çok daha önce, Antroposen terimini zaten kullanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Andrew Revkin “Antroposen’le Yüzleşme” başlıklı makalesinde Stoermer’in şu cümlesini alıntılar: “Antroposen terimini ben 1980’lerde kullanmaya başlamıştım, fakat Paul benimle bağlantıya geçene kadar hiç resmileştirmemiştim” (“Confronting” 1). Antroposen terimi resmen ilk kez, 2000 yılında, bir jeoloji konferansında, Paul Crutzen tarafından dile getirilmiştir. Alman gazeteci ve yazar Christian Schwagerl kitabında, bu tarihî anı, olayın şahitlerinden ve daha sonra Antroposen üzerine pek çok önemli makale kaleme alacak olan Avusturalyalı iklimbilimci Will Steffen’in ağzından şöyle anlatır: “Uluslararası Jeosfer-Biyosfer Projesi kapsamında bilim insanlarının en son araştırma sonuçlarını paylaştıkları Paleo-çevresel araştırmalar temalı bir forumda, tartışmaların insanın çevre üzerindeki etkileri ekseninde devam ettiği sırada, oturum başkanı bilim adamının, içinde bulunduğumuz çağı tanımlarken sürekli olarak Holosen terimini kullanarak konuşmasını sürdürmesi üzerine, o sırada IGBP’nin başkan yardımcılarından biri konumunda olan Paul Crutzen, heyecanla konuşmacının sözünü bölüp, içinde bulunduğumuz çağ, Holosen değil, Antroposen’dir şeklinde düzelterek tepkisini sertçe dile getirir” (Schwagerl 9). Daha sonra o anı Crutzen şöyle hatırlayacaktır: “Oturum başkanı içinde bulunduğumuz jeolojik çağdan tekrar tekrar Holosen olarak bahsediyordu. Bu terimi defalarca duyduktan sonra, kontrolümü kaybettim, konuşmacının sözünü böldüm ve [yüksek sesle] ‘artık Holosen’de değiliz, Antroposen’deyiz!’ dedim. Ani çıkışım dinleyiciler üzerinde büyük bir etki yarattı. Önce bir sessizlik oldu, sonra da insanlar bunu tartışmaya başladı” [46] (Schwagerl 9). Sözlü olarak Antroposen teriminin ilk kez bu şekilde dile getirilmesinden sonra, aynı yıl içinde, Küresel Değişim Bülteni’nde [The Global Change Newsletter] Crutzen ve Stoermer ortak yayınladıkları “Antroposen” [“The Anthropocene”] başlıklı makalelerinde yazılı ortamda da Antroposen terimini ilk kez kullanırlar. Kullanmakla kalmayıp, bu radikal önerilerinin gerekçelerini de atmosferin kimyasal yapısında 18. yüzyılın sonlarında yoğunlaştığını gözlemledikleri değişimlere dayalı olarak net bir şekilde açıklarlar.

Neticede, insan çağına yapılan tüm bu kronolojik referansların özeti bize gösteriyor ki, Yeryüzü’ndeki insan etkisi, en az iki yüzyıldır bilimsel çevrelerde tartışılmaktadır. Burada asıl dikkat çeken şey ise, içinde bulunduğumuz yeni jeolojik çağa dair türetilen her yeni terimde ve isim önerisinde “insan,” yani “anthropos” kelimesinin geçmesidir. Bunu da, insanın her zaman önemli bir çevresel etken olduğu gerçeğinin bir kanıtı olarak kabul edebiliriz. Bu noktada bilim adamları, insanın yaşadığı çevreyi -olumlu ya da olumsuz şekilde- şekillendirebilecek güçte jeolojik bir etmen olma rolü konusunda fikir birliğine varmış durumdadırlar. Yine de, bilim adamlarının Antroposen konusunda fikir birliğine varamadıkları, henüz kesin bilimsel sonuçlara varılamamış olmasından dolayı Antroposen kavramının 2000 yılından beri bir gerçek değil, bir hipotez olarak tartışılmasına neden olmuş pek çok konu daha var.

Bunlara değinmeden önce, Antroposen’in bilimsel anlamına biraz daha açıklık getirmemiz gerekir. Daha önce de belirtildiği gibi, Antroposen esasen bir jeoloji terimidir. Mevcut jeolojik zaman çizelgesinde şu an içinde bulunduğumuz jeolojik çağın, yani yaklaşık 11.700 yıl önce, en son buz devrinin yaşandığı Pleyistosen’in [Pleistocene] sona erip Yerküre’nin ısınmasıyla girdiğimiz ve o zamandan beri sürmekte olan Holosen’in [Holocene] yerine önerilen bir jeolojik alt birimdir. Yeryüzü’nün yaklaşık olarak 4.6 milyar yıl yaşında olduğu düşünülüyor, ki bu da çok geniş bir zaman dilimini kapsar. Alanın en saygın bilim insanlarından olan jeolog Jan Zalasiewicz’in de aralarında bulunduğu Yerbilimciler, pratikte bu geniş zaman dilimini incelerken kolaylık olması açısından, onu daha küçük birimlere ve alt birimlere ayırırlar. ‘Daha küçük birimler ve alt birimler’ tabiri sizi yanıltmasın, en küçük alt birim bile bin yılları, hatta milyon yılları kapsayabilir. Uygulamada en geniş birim [“aeon”] yani “üst zaman” olarak adlandırılır. Üst zaman [“aeon”], “era” yani “zaman”lardan oluşmuştur. Daha sonra hiyerarşik sıraya göre, zamanlar [era] “devir”lere [“period”], devirler “epoch” yani “devre”lere, ve “devre”ler de “age” yani “çağ” adı verilen en küçük jeolojik zaman dilimlerine bölünürler (Zalasiewicz et al, “Stratigraphy” 1037, Gürbüz 75). Bu standart bilimsel uygulama ışığında şu an Yerküre’nin içinde bulunduğu, bilimsel olarak onaylanmış, jeolojik zaman dilimini, başka bir deyişle Yerküre’nin jeolojik koordinatlarını, en genişten en dara doğru sıralayarak tanımlayacak olursak; (65.5 milyon yıl önce başlayıp günümüze kadar gelen Senozoik Zaman’ın [Cenozoic Era] alt birimi Kuvaterner Devri’nin [Quarternary Period] Holosen Devre’si [Holocene Epoch] diyebiliriz (Zalasiewicz et al, “The Anthropocene” 837). [47] Antroposen hipotezi bilim adamları tarafından onaylandığında, Antroposen’in ya Holosen’in yerine geçecek yeni bir “devre” [“epoch”] olması ya da Holosen’in daha küçük bir alt birimi olan yeni bir “çağ” [“age”] oluşturması bekleniyordu. Ama kanıtlar güçlendikçe anlaşıldı ki, Antroposen, etki alanına ve sonuçlarına bakıldığında sadece bir “çağ” olarak konumlandırılamayacak kadar etkiliydi.

Temelde, Antroposen kavramıyla iddia edilen şey, insanın teknolojinin de yardımıyla, çevresel süreçlere müdahale ederek ve onların doğasını değiştirecek kadar etkin bir güç, Yerküreyi paylaştığı diğer biyolojik türlerin de hayatını etkileyecek kadar baskın bir tür, küresel kapsamdaki çevresel değişikliklerin belirleyicisi bir baş aktör hâline dönüşmüş olduğudur. Peki eğer gerçekten insan aktivitelerinin Yerküre’nin ekosistemlerine müdahil olup, onların iç dinamiklerini, doğal işleyişlerini değiştirecek şekilde yoğunlaşması nedeniyle yeni bir jeolojik çağa girdiysek ve bunun sonuçlarını artık inkar edilemez şekilde, küresel olarak gözlemlemeye ve hissetmeye başladıysak, tüm bunlar ne zaman başladı? Antroposen çağına girişimiz hangi tarihsel döneme rastlar ve bunu kesin olarak tespit etmek mümkün müdür?

Antroposen’in başlangıç tarihi, hâlen tartışmalı bir konu olmayı sürdürmektedir. Stoermer ve Crutzen, Antroposen’in başlangıcı olarak net bir şekilde, atmosferin kimyasal yapısının fosil yakıt kullanımına bağlı olarak değiştiği 18. yüzyılın son bölümünü işaret eder. Buna neden olarak da, İskoç bilim adamı ve mühendis James Watt’ın 1784’te geliştirdiği ve ısıyı mekanik enerjiye dönüştürerek sanayileşme sürecinin kısa sürede büyük bir ivme kazanmasını sağlayacak olan devrim niteliğindeki icat, buhar makinasını gösterirler. Bu noktadan sonra, artık Avrupa’da Sanayi Devrimi başlayacak, teknoloji Yeryüzü sistemlerinin doğal süreçlerine kaçınılmaz şekilde müdahale etmeye başlayacak ve onları radikal değişimlere uğratacaktır. Daha az rağbet gören diğer birkaç görüşün yanı sıra, Antroposen’in başlangıcına dair öne sürülen ve şu sıralarda en çok taraftar bulan son görüş ise daha yakın bir tarihi işaret eder. J.R. McNeill ve Peter Engelke’nin Büyük İvme başlıklı 2014 basımı kitaplarıyla başını çektiği Jan Zalasiewicz ve meslektaşlarının desteklediği bir grup bilim insanı “Büyük İvme” [The Great Acceleration] teorisi adı altında, insan kaynaklı çevresel dönüşümlerin asıl başladığı dönem olarak 20. yüzyılın ikinci yarısının altını çizerler. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, yani 1950’lerden itibaren sıklık ve yoğunluk açısından sürekli bir artış gösteren insan kaynaklı aktiviteler, Yerküre’yi oluşturan en önemli üç elementi; hava, su ve toprağı, geri dönülmesi çok zor bir şekilde, olumsuz yönde değiştirmeye başladı. Atmosferde biriken sera gazlarındaki artışla havayı, hızlı nüfus artışına bağlı tüketim eğilimleriyle tatlı su gibi doğal kaynakları, tarımsal faaliyetlerde kullanılan kimyasal gübreler ve genetikleri değiştirilmiş tohumlar yoluyla da toprağı 1950’lerden sonra hızla değiştirmeye başladık. İnsan kaynaklı bu baskılayıcıların ekosisteme getirdiği aşırı yük, sistemin taşıyabileceğinden fazla olmaya başlamıştı. Tüm bunlar bir kenara, Antroposen [48] Çalışma Grubu’nun da başında bulunan jeolog Zalasiewicz ve birçok meslektaşının altını çizdiği insan kaynaklı başka bir aktivite daha vardı ki, belki de içlerinde en yıkıcı olanı buydu: 1950’lerde başlayıp 1960’lara kadar devam eden nükleer bomba testleri ve bu testler sonucu çevreye yayılan “radyoaktif izotoplar” (Zalasiewicz et al “Stratigraphy” 1038). II. Dünya Savaşını takip eden bu yaklaşık on yıllık Soğuk Savaş döneminde biyosferde ciddi miktarda nükleer atık birikimi oldu. Dolayısıyla, Yeryüzü’nün pek çok katmanındaki çevresel dönüşümlerdeki insan eli, günümüzün iklimsel olarak tehdit altındaki dünyasında insanın eyleyici olarak rolünün de bir kez daha altını çizer.

Tüm teoriler ve senaryolar bir yana, “jeolojik zaman çizelgesini tutmakla ve herhangi bir jeolojik değişiklik olduğunda bunu resmi olarak onaylamakla sorumlu” tek yetkili kurum, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu’dur (Vanderheiden 4-5). 2008 yılında, Londra merkezli Jeoloji Derneği Stratigrafi Komisyonu’na Antroposen’in jeolojik bir zaman dilimi olarak kabul edilmesi için resmi bir öneri sunuldu. Bunun üzerine, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu da bu konuyu araştırmak üzere, Antroposen Çalışma Grubu [AWG] adı altında, uluslararası platformlarda saygınlık kazanmış 35 bilim insanından oluşan bir çalışma grubu oluşturdu ve stratigrafik data toplamaları ve incelmeleri için görevlendirdi. Başka bir deyişle, Antroposen Çalışma Grubu, son sekiz yıldır Antroposen hipotezinin lehine yada aleyhine kullanılabilecek kanıtlar toplamakta ve onları yorumlamaya çalışmaktaydı. Nihayet 2016’nın sonlarına doğru, Stoermer ve Crutzen’in 2000 yılındaki ilk önerisinden bugüne dek sadece bir hipotez olarak kabul edilen, hatta bilimsel tanınırlığı kesinleşmediği için pek çok kişi tarafından şüpheyle yaklaşılan, ama yine de teoride tartışılmaya devam eden Antroposen kavramının bir ölçüde kaderini belirleyecek bilimsel adımlar atıldı ve Antroposen hakkında toplanan stratigrafik kanıtların, artık onun bir “gerçek” (“Media Note”) olarak kabul edilmesi ve halk arasında bilinen adıyla uluslararası jeolojik zaman çizelgesinde yer alması için yeterli olduğu konusunda fikir birliğine varıldı. Yeni bilimsel yöntemler ve teknolojik gelişmelerle birlikte, kayaç katmanlarında 20. yüzyıl ortalarında yoğunlaştığı tespit edilen nükleer kalıntılar, Antroposen’in başlangıcı olarak 1950’lerin ve Büyük İvme teorisinin de öne çıkmasına oldu. Antroposen üzerinde çalışan önde gelen bilim adamlarının, Antroposen’in tartışmalı yönlerinin en azından birkaçı üzerinde fikir birliğine varması önemliydi. Bir sonraki aşama ise Antroposen’in jeolojik çizelgede resmi olarak yer alması için jeolojik çizelgeyi düzenlemekten sorumlu en üst düzeydeki komisyona [the Subcommission on Quaternary Stratigraphy] resmi bir önerinin sunulması olacak. Tüm bu gelişmeler, artık Antroposen hipotezini daha ciddiye alabileceğimiz anlamına geliyordu.

Bilimsel çevrelerde Antroposen’in geçerliliği tartışılırken, insani bilimler alanındaki araştırmacılar arasında da Antroposen çok hızlı kabul görüp popülerleşmeye başlamıştı bile. Bu yeni terimi kısa sürede benimseyip kullanmaya başlayanlar olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz jeolojik çağı, [49] “insan çağı” olarak adlandırmanın ve insanı yeryüzünü paylaştığı diğer biyolojik türlerin üstünde bir tür, yaşadığı gezegeni küresel anlamda değiştirme kapasitesine sahip bir jeolojik güç olarak konumlandırmanın olumsuz sonuçları üzerine de pek çok karşıt görüş, hatta Antroposen’e alternatif isim önerileri ortaya atılmıştır. Amerikalı biyolog Donna Haraway’in türler arası süreçlerin birbiriyle kesiştiği ve aynı çevresel tehditlere maruz kaldıkları bir dönemi kastederek “Chthulucene” terimini Antroposen terimine alternatif olarak önermesi, sosyolog Jason W. Moore’un kapitalizmin ekonomik ve sosyal bağlantıları nedeniyle içinde bulunduğumuz çağa, “Capitalocene” yani “Sermaye Çağı” demesi, Finlandiyalı dijital medya ve tekno-kültür kuramcısı Jussi Parikka’nın Antroposen kelimesini bilinçli olarak “Antrobsen” [Antrobscene] şeklinde çarpıtarak, içinde bulunduğumuz bu çağı yozlaşmaların hüküm sürdüğü bir “edepsizlik, ahlaksızlık çağı” (6) olarak nitelemesi bunlara örnek olarak verilebilir.

Her ne kadar bu isim tartışmaları bir sonuca varamamış olsa da, en azından Antroposen kavramını yerbilimcilerin dar çerçevesinden çıkarıp, diğer bilim dallarından uzmanların da görüş bildirebilecekleri daha geniş bir çerçeveye taşımayı başarmışlardır. Çevresel insani bilimler alanındaki araştırmacılardan Deborah Bird Rose, Antroposen kavramının “doğa bilimleri ve insani bilimler arasında bir diyalog” kapısı açtığını (“Thinking Through” 3-4), antropoloji, felsefe, edebiyat ve kültür çalışmaları, coğrafya, biyoloji, jeoloji, ekoloji, sanat, siyaset gibi farklı disiplinlerden bakış açılarını bir araya getirdiğini belirtir. Serpil Oppermann ve Serenella Ioviono Antroposen’den Sesler [Voices from the Anthropocene] başlıklı kitaplarının giriş bölümünde “doğada açtığımız yaraların aynı zamanda sosyal yaralar olduğunu ”belirtir (4) ve “Yerküre’nin içinde bulunduğu ekolojik krizin maddesel ve tarihsel sonuçlarının sahip olduğumuz insan merkezli dünya görüşünden kaynaklandığının” (4), bunun değişmesi gerektiğinin altını çizerler. Kısacası, Antroposen birçok açıdan, hâli hazırda kullanımda olan pek çok söylemin, sınıflamanın, tanımlamanın, uygulamanın yeniden gözden geçirilmesinin gerekeceği bir geçiş dönemidir. Bu nedenle mümkün olduğunca çok bakış açısı bu dönemin karanlıkta kalan noktalarını aydınlatmak amacıyla yararlı olacaktır.

Bu farklı bakış açıları yelpazesinde, insanın yeni bir jeolojik çağ açacak kadar etkin bir güç, çevresel bir faktör olma kapasitesi kadar tartışma yaratan bir başka konu da, Antroposen kavramının türetildiği “antropos,” yani “insan” kelimesidir. Antroposen kavramı, insanı genelleyip sınıf, ekonomik statü gibi ayırıcı kategorileri tartışma dışı bırakarak tüm sorumlu tek bir tip insanmış gibi lanse etmesi nedeniyle, kısıtlayıcı ve dar çerçeveli bulunup eleştirilir ve pek çok araştırmacı tarafından reddedilir. Oysa ki insan, kolayca genellenemeyecek kadar çok katmanlı bir etikettir. Rob Nixon’ın da Yavaş Şiddet kitabında altını çizdiği gibi, Yerküre’de yaşayan her birey ve ulusun doğal kaynakların dağılımı, çevresel risklere maruz kalma ve doğal felaketlerden etkilenme oranı, ve faaliyetleriyle çevreye zarar verme etkisi eşit [50] şekilde dağılım göstermez. Örneğin, ortalama bir Bangladeşli, bir Belçikalıdan 26 kat daha az enerji tüketir ve dolayısıyla Yerküre’nin ısınmasına daha az katkıda bulunur. Buna rağmen, coğrafi konumu nedeniyle buzullar eridikçe olası bir deniz seviyesi yükselmesi durumunda Bangladeş’in deniz seviyesine yakın güney kıyılarında yaşayan insanlar kaçınılmaz olarak, Belçikalılardan daha fazla su baskını riskine maruz kalacaklardır. Başka bir örnek daha vermek gerekirse, Birleşmiş Milletler önderliğinde hazırlanan ve küresel ısınmayı azaltmaya yönelik alınabilecek tedbirler kapsamında, endüstriyel anlamda gelişmiş ülkeler arasında bağlayıcı bir uluslararası uzlaşmayı hedefleyerek kağıda dökülen, 1997 Kyoto Protokolü’nü imzalamayı reddeden, masaya dahi oturmayan tek gelişmiş ülke, anlaşmaya imza atan 192 ülke arasında atmosfere sera gazı salınımı konusunda en yüksek orana sahip olan ABD olmuştur (Afganistan ve Sudan’a ek olarak). Bu ironik bir durumdur. Dolayısıyla “antropos” Yunanca “insan” demektir deyip geçmek mümkün değildir, hemen akabinde “hangi insan ya da insanlar?” diye sorulmalıdır. Bu nedenle, Antroposen tartışmalarının asıl problemlerinden biri Antroposen’in “antropos”unun çevresel tehditlere katkıda bulunan insanlarla, bu tehditlerin kurbanı durumundaki insanları, aynı ve tek başlık altında toplamasıdır. Diğer yandan, nüfus ölçekleri göz önüne alındığında, aslında istatistiksel olarak Yeryüzü’ne o kadar da zarar vermeyen bazı ülkeler de çözüm üretmeye çabalamaktadırlar. Örneğin, İsveç’in ülkede toplanılan çöpten enerji üretme çabaları, hatta kendi ülkelerindeki çöp bittiği için 2015’den beri komşu Avrupa ülkelerinden çöp ithal eder hâle gelmesi, Hürriyet gazetesinin Anadolu Ajansı kaynaklı 21 Haziran 2015 tarihli haberine de konu olmuş, takdir hak eden gelişmelerdendir. Elbette ki Antroposen, teknolojik gelişme ve bu sürecin ekonomik ve etik boyutlarından ayrı düşünülemez. Ve bir gün tüketim odaklı kapitalist sistemin içindeki insanın doğal kaynakları sömürmesinin sınırları teknolojinin bile telafi edemeyeceği boyutlara gelebilir. Fakat insan kaynaklı çevresel tehditlerin oluşumunda asıl sorumluluk sahibi kişi ve kurumlar, çevreye olumsuz etkilerini inkar edip, değişim için adım atmadıkça ilerleme de kaydedilememektedir.

Antroposen’in tanımında, insan eylemleri kaynaklı çeşitli çevresel değişimler yer alır. Aşırı nüfus artışı, sanayileşme, ormansızlaşma, tatlı su kaynaklarının tükenmesi, hızlı kentleşme ve buna bağlı olarak doğanın yeniden şekillendirilmesi, barajlar kurulması, nehirlerin akış yönlerinin değiştirilmesi, maden çıkarma amacıyla yerkabuğunun ya da okyanus tabanının muhtemel depremlere yol açabilecek ölçüde oyulması, doğal kaynakların aşırı sömürüsü nedeniyle azalan biyo-çeşitlilik ve hatta bazı bitki ve hayvan türlerinin tükenme noktasına gelmesi, plastik gibi doğada çözünmesi çok uzun zaman alan atıkların üretilmesi Antroposen’e girişimize neden olan insan eylemlerinin bazılarıdır. Bu eylemlere bağlı olarak Antroposen’de gözlemlenebilecek pek çok çevresel değişimlerin en önemlisi ise iklim değişimidir. Aslında müdahale ettiğimiz Yeryüzü ekosistemlerinin iç dinamiklerine tam anlamıyla hâkim olmadığımız için bu müdahalelerin nasıl sonuçlar doğuracağına dair [51] sağlıklı tahminler yapmak da aslında mümkün değil. Fakat yine de küresel ısınma ya da buzullaşma, toprağın en verimli üst katmanının sürekli donmuş olarak kalması olarak tanımlayabileceğimiz permafrost, buzulların erimesi ve buna bağlı olarak deniz seviyesinin yükselmesi, sel baskınları, atmosferde biriken sera gazları ve okyanusların asitlenmesi, yükselen sıcaklıklara ve yağmur yağış oranlarındaki düşüşe bağlı olarak görülen kuraklık ve bunun tetiklediği bazı türlerin devamlılıklarının tehlikeye girmesi, sıcak hava dalgaları ve kırsal alan yangınları gibi sonuçlarla karşılaşmak olasılıklar dâhilindedir. Bunların bazıları kısa vadede gözlemlenebileceği gibi, bazıları da zaten başlamış olup sonuçları uzun vadede fark edilebilecek süreçlerdir. Zaten bunları bilim önceden tahmin edebilse ve gerekli uyarıları yapsa bile, insanlık genelde ya inkar edip görmezden gelme ya da daha zamanı olduğunu düşündüğü ya da sorunlarla yüzleşmekten ve sorumluluk almaktan korktuğu için sorunu öteleme eğilimindedir.

İşte bu noktada sanat ve edebiyat devreye girer. Çünkü bilimin çok karmaşık, çok soyut, çok korkutucu, çok uzak kaldığı noktalarda bize ulaşabilecek öykü anlatıcılarıdır onlar. Antroposen’le birlikte sanat ve edebiyat da kendi içinde tematik değişimler geçirmiştir. Örneğin, sinema ve edebiyatta ekolojik tehdit temalarının hızla popüler olması, 2000’lerin başında “bilim kurgu” (Sci-Fi) türünden ayrılarak, bağımsız bir tür olarak “iklim kurgu” (CliFi) adı altında bir edebi tür doğması ve Liz Jensen, Barbara Kingslover, Kim Stanley Robinson, Paolo Bacigaluppi, Sarah Holding, Margaret Atwood gibi yazarların günümüzde de devam eden edebi üretimleriyle hızla popülerleşmesi, sanatta geleneksel anlatım ve malzemelerin dışına çıkılarak çağın kaygılarının yansıtılmaya çalışılması bu değişimlerden bazılarıdır. Edebiyat, iklim-kurgu romanları, iklim değişimi temalı oyunlar, şiirler, öyküler ve hatta çizgi romanlar üretirken, sanat da çeşitli dallarıyla bu soyut ve aslında belki de çok yavaş ve sinsice ilerlediği için günlük hayatın koşuşturmacasında gözümüze çarpmayan değişimleri görünür kılmaya çalışır. İroniktir ki, bunu yaparken belki de kendi işlediğimiz cinayetin ya da kendi sonumuzun sanat ve edebiyattaki yansımalarında estetik bir haz almaya devam ederiz.

Antroposen çağında üretilmiş ve çevresel kaygıları dile getirmeyi amaçlayan çarpıcı çalışmaları çeşitli sanat eserlerinde sıklıkla görmek mümkündür. İnsanı, bir “birey”den ziyade potansiyel bir “tüketici” olarak görme eğilimindeki kapitalist sistemin ardında bıraktığı en derin iz, belki de çöp ve atıklardır. Bu bakımdan, çöp ve hurdaya çıkmış nesneler, bir bakıma, medeniyet denilen, sürekli üreten ve ürettiklerini hızla tüketen devasa organizmanın artık ürünleridir. İnsan olarak ne üretiyorsak onu tüketiyoruz. Dolayısıyla, neticede ürettiğimiz ve tükettiğimiz şeyleriz. Ardımızda bıraktığımız çöp ve hurda yığınları da yeryüzündeki varlığımızın izleri. Çöp ve maddesel kültürodaklı çalışmalarıyla bilinen Amerikalı akademisyen Patricia Yaeger, sanatın, “tüketilen taraftaki doğa ve tüketen taraftaki kültür” (321) arasındaki karşıtlığı yumuşatan, bu iki kategoriyi birleştirmenin yollarını bulabilecek yegâne [52] araç olduğuna inananlardandı. Yaeger’a göre, kullanıldıktan ya da tüketildikten hemen sonra insanlar için pratikteki değerini kaybeden, atık maddeler, derhal “marjinalleştirilir, bastırılır, ötelenir ve [genellikle doğada] bir kenara atılır” (321). Böylece insanlar, daha doğmadan başka insanlar tarafından oluşturulmuş organik ya da mekanik çöp yığınları ve atıklarla dolu bir çevrenin içine doğarlar. Antroposen çağında ise bu eski doğa-kültür ayrımından bahsetmek artık mümkün değildir. Zira bu ikisinin sınırları çoktan birbirinin içine geçmiştir. Bu noktada, insanın eylemlerinin sonuçlarıyla fiziksel olarak yüzleşmesinin çarpıcı örneklerinden olmalarından dolayı ilgi çeken sanatsal çalışmalardan birkaç örnek paylaşmak yerinde olacaktır. İnsan eylemlerinin işe yaramaz kalıntıları olan insan eliyle oluşmuş organik atıklar, hurdaya çıkmış nesne kütleleri, başka bir deyişle, “ölü materyaller, yepyeni bir amaca hizmet eden hikâye anlatıcıları” (Aykanat 16) olarak kullanılabilirler.

Sanatını icra ederken kullandığı malzemeler nedeniyle geleneksel estetik anlayışının biraz dışında kalan Brezilyalı sanatçı Vik Muniz, 2005 yılında başladığı, tarihe geçmiş ünlü ressamların tablolarının devasa boyutta yeniden canlandırmalarından oluşan Hurda Serisi [Junk Series] ile dikkat çekmişti. Muniz küratörlüğündeki ekibin Caravaggio, David, Tiziano gibi ünlü sanatçıların eserlerini zemine yığma yöntemiyle oluşturduğu devasa boyuttaki enstalasyonlarının ilginç yanı ise, orijinal tablodaki renklendirmelerin, enstalasyon (yerleştirme) versiyonlarında, “paslı metal parçaları, röntgen filmleri, polyester, plastik şişe kapakları, kırık oyuncaklar, boş gaz tüpleri, patlak lastikler, eski deri ayakkabılar, parçalanmış sert plastik ve cam objeler gibi geri dönüştürülebilir atık ve hurda nesnelerin kullanılmış olmasıdır” (Aykanat 16). Caravaggio’nun 16. yüzyılda resmettiği Narcissus tablosunun Muniz tarafından hurdadan yeniden hayata geçirilmiş enstalasyonu ise, serinin en çarpıcı örneklerindendir. Orijinal Caravaggio tablosunda Narcissus’un etrafı gerçek toprak ve sudan oluşan doğayla çevrelenmiştir ve Narcissus karanlık bir su birikintisinde kendi yansımasını izlemektedir. Önce zemine yığma işlemini gerçekleştirip, sonrasında fotoğrafladığı ikinci varyasyon ise Muniz, Narcissus’u bir çöp havuzuna bakarken tasvir eder. Bu varyasyonda Narcissus geleneksel anlamdaki bir doğal çevrede konumlandırılmamış, onun yerine, Yaeger’ın da tarif ettiği gibi “kendisi çevre olmuştur” (323). Ten ve saç dokusu mekanik bir şekilde resmedilmiştir ve bu hâliyle Narcissus efsanedeki gibi ne kendine ne de doğaya aşık olacak durumda değildir. Hurda ve kullanılmış malzemelerden oluşmuş Narcissus, adını verdiği bireysel bir kendini beğenme durumundan çok, kapitalist sistemin tetiklediği tüketim narsisizminin etkisi altındaymış gibi görünmektedir. Narcissus’un hayran olduğu bedeni, “toksik bir bedene dönüşmüştür” (Yaeger 323). Bu noktada, Narcissus’un şahsında insan, sudaki yansımasında, doğayı dönüştürdüğü şeyle yüzleşir. Aslında insan doğayı değiştirirken kendi de kaçınılmaz şekilde değişmiştir. Sadece etrafına baktığında gittikçe toksik bir hale gelen “çevreye baktığında aslında kendine de bakmakta olduğunun henüz farkında değildir”
(Aykanat 16).

[53] Vik Muniz’in Hurda Serisi’ndeki [Junk Series] enstalasyon çalışmalarının sahne arkası, ülkemizde “Çöplük” [Waste Land] adıyla gösterime giren, 2010 Brezilya-Amerika ortak yapımı Oscar adayı belgeselde de seyirciyle paylaşılır. Belgeselde konuşan Muniz, neden dünyanın en büyük çöp toplama alanı olan Rio de Janeiro’nun hemen dışındaki Jardim Gramacho’da böyle bir alternatif sanat projesi başlattığını ve şehrin fakir bölgelerinden gelen çöp toplayıcılarını “Çöp Resimleri” [Pictures of Garbage] adlı bu projede kullandığını anlatır. Muniz projenin amacının, toplayıp ayıkladıkları geri dönüştürülebilir atık malzemeler yoluyla, Rio’nun yoksul dış mahalleleri olan “favela”larda hayata tutunmaya çalışan çöp toplayıcılarının hayatlarını da olumlu yönde geri dönüştürmek olduğunu söyler (Waste Land). Muniz’e bu projede ilham veren ise, belgeselde de bahsettiği şu farkındalık olmuştur: Bir müzede bir tabloya baktığınızı düşünün, tabloya yeterince yaklaştığınızda, her şey yok olur ve tek görebildiğiniz tablonun yapıldığı malzeme, yani yağlı boyadır. Tablonun resmettiği şeyi yalnızca geriye birkaç adım attığınızda görebilirsiniz. Oysa hayattaki en güzel an, bir şeyin başka bir şeye dönüştüğünü gördüğünüz andır. Bu projede biz de insanlara çöpe atılmış hurdaların nasıl büyüleyici sanat eserlerine dönüştüğünü gösteriyoruz (Waste Land).

Sanatın dönüştürücü gücünü sanatın başka dallarında görmek de mümkün, örneğin resimde. Şimdi, iklim değişimine dair herhangi bir sayısal grafiğe baktığınızı hayal edin; mesela son on yılda Kuzey Kutbu’ndaki buzulların erimesine dair bilimsel istatistikleri, bunların yıllara göre dağılımını gösteren bir grafik. Eğer eğitimli bir göze sahip değilseniz ya da konuya yabancıysanız, grafiği çözmekte zorlanarak, bu son derece yararlı bilgileri aslında sıkıcı bulup göz ardı edebilirsiniz. Oysaki bilim ve sanat, aynı amaç doğrultusunda kolayca işbirliği yapabilir. Jill Pelto da, bilimin alan eğitimi almamış çoğunluk için sıkıcı olabileceğinin farkına varıp, aynı bilimsel grafikleri farklı bir şekilde sunmayı deneyenlerden biri. Kendisi ABD’de bulunan Maine Üniversitesi’nden mezun, stüdyo sanatı ve yerbilim alanlarında çift diploma sahibi genç bir bilim insanı ve sanatçı. Çeşitli güncel bilimsel istatistikleri sulu boya resimlerle birleştiriyor. Pelto’nun son resim serisi ise, bu teknikle yapılmış, iklim değişimi ve olası sonuçları ile Antroposen’de gözlemlenebilecek diğer tehditlere dikkat çeken çalışmalardan oluşuyor. Artan Orman Yangını Eylemleri [Increasing Forest Fire Activity], İklim Değişimi Datası [Climate Change Data] ve Değişimin Manzarası [Landscape of Change] ise sulu boya serinin en dikkat çekici çalışmaları. Jill Pelto bu seriye nasıl başladığını web sitesinde kendi cümleleriyle şöyle anlatıyor: “Bu yaz Washington eyaletinde küresel ısınmaya bağlı kuraklığın eyaleti nasıl mahvettiğine şahit oldum ve bu olaya dair bilimsel dataları kullanarak, küresel ısınmanın belli başlı etkileri hakkında bir sulu boya resim serisi hazırlamaya karar verdim.” Sulu boya çalışmaların içine bilimsel istatistikleri entegre etme fikrini açıklarken “sanatsal çalışmalarının içeriğini bilimsel araştırmalardan çıkan dataların beslediğini söyleyen Pelto, bu resimleri yapmaktaki amacının önemli ve acil çevresel meseleler konusunda farkındalık yaratmak olduğunun altını çizer. Pelto amacını, [54] “portfolyomdaki anahtar konular iklim değişimi datalarıdır: örneğin eriyen buzullar, yükselen deniz seviyesi, tehdit altındaki türler gibi. Ekosistemimizin şu an içinde bulunduğu gerçekliği, olumlu ve olumsuz yönlerini de kapsayacak şekilde, resmetmeyi umuyorum” şeklinde açıklar. Bence Pelto’nun ilk serisi kadar dikkate değer bir diğer resim serisi de Habitat Bozulması Serisi’dir. Habitat Bozulması Serisi, insanların ekosistemler üzerindeki olumsuz etkilerini yorumlarken, insan hayatındaki değişimler kadar önemli olan ve çoğunlukla ikinci plana atılan bir başka değişime de dikkat çeker; insan kaynaklı nedenlerle Antroposen’de gözlemlenen hayvanların doğal yaşam alanlarındaki bozulmalar. Serinin her bir resminde insan kaynaklı nedenlerle bozulan ekosistemde yaşam alanları, yani habitatları, değişime ya da bozulmaya uğrayan bir tür resmedilmiştir. Örneğin serinin, Kuzey Buz Denizindeki Buzulların Erimesine Bağlı Habitat Bozulmaları [Habitat Degradation: Arctic Sea Ice Melt] başlıklı çalışması, iklim değişiminden etkilenen canlılardan biri olan kutup tilkilerini konu alır. Pelto resmin tematik önemini, yine web sitesinde, şöyle açıklar: “[resimde] şiddetli soğuğa dayanıklı nadir türlerden olan kutup tilkileri köşeye sıkışmış ve panik hâlinde resmedilmiştir. Zira küresel ısınmayla birlikte, doğal yaşam alanları olan kutuplarda da sıcaklık artmaya başlamış, kutup tilkileri ise bu ani sıcaklık değişimine uyum sağlamakta zorlanmaktadırlar.” Benzer şekilde, ormansızlaşma nedeniyle doğal yaşam alanlarının dışına itilen ve hayatta kalma mücadelesi veren kaplanlar ve yine insan eylemleri sonucu doğal yaşam alanlarındaki bozulma nedeniyle sayıları azalan somon balıkları da Pelto’nun sanat ve bilimi birleştiren bu serideki resim çalışmalarında yerlerini alırlar. Bu açıdan, Antroposen’de nehirlerdeki sular azaldıkça ve sıcaklık yükseldikçe, gerçekte akıntıya karşı yüzebilme doğal yeteneğine sahip somon balıklarının mücadelesi, mecazi anlamda da akıntıya karşı bir mücadele anlamına gelir.

Ekolojik tehditlere karşı farkındalık arttıkça, gün geçmiyor ki yeni bir proje daha ortaya çıkmasın. Cape Farewell Projesi de bunun son dönemdeki örneklerinden biri. Tüm dünyadan sanatçı ve yazarların iklim değişikliğinin anlatılması konusunda yeni yöntemler bulmaları için teşvik edilmesi fikrinden yola çıkılarak hayata geçirilen Cape Farewell Projesi’nin (Mart 2005 ve 2008 gezileri) amacı, insan aktivitelerinin çevredeki uzun vadeli sonuçlarının bir sonucu olan ve bu nedenle bir nevi görünmez bir tehdit arz eden iklim değişimini, yeni yöntemlerle görünür kılmaktı. Projenin direktörü ve katılımcı sanatçılardan biri olan David Buckland’ın da belirttiği gibi, “değişen iklimi, sanat eserleriyle insanlara aktarma niyetindeyiz, böylece yaşanan bu küresel sorunun içinde hayatlarımız bir anlam kazanacak” (Martin 578). Buz Bahçesi [The Ice Garden] enstalasyonu, Cape Farewell Projesi’nin devamı kapsamında, İngiltere’nin Oxford kasaba merkezinde meraklılarıyla buluşan bir yerleştirme örneğidir. Projenin sanat takımı, iklim değişimine sanatsal bir yorum getirmek amacıyla fiziksel bir çevre yaratma amacıyla yola çıkar. Projenin ilk aşamasında sanatçılar, Kuzey Kutbu’nun en yüksek noktalarına doğru Cape Farewell Keşif Gezisi adı altında bir yolculuğa çıkar ve dönüşlerinde onlardan [55] yolculuklarından ve tecrübelerinden ilham alan sanat eserleri oluşturmaları istenir. 2005 Aralık’ında, Peter Clegg ve Antony Gormley tarafından tasarlanan 10×2 metre boyutlarındaki buz sütunlar David Buckland kontrolünde, kasaba meydanına yerleştirilir, Max Eastley tarafından ses efektleri eklenip, ünlü İngiliz yazar Ian McEwan tarafından metinleri yazıldıktan sonra, buzlar üzerindeki oyma ve kesme işlemleri ve termal imgelemesi Heather Ackroyd ile Dan Harvey tamamlanır ve neonlarla dekore edilmiş heykellere dönüştürülür. Projenin resmi web sitesinde açıklanıldığı gibi, buzdan sütunlar, İngiltere’de her yıl kişi başı üretilen karbondioksit miktarını gösterir. Su tabakaları üzerine yazılmış mesajlar ve Kuzey Kutbu’ndan görüntüler buzun içinde yüzer gibidir. Etraftaki binaların duvarlarına da insanları eriyen buzullara karşı harekete geçmeye dair mottolar yansıtılmıştır.

Sanat yoluyla Antroposen çağına dair öykü anlatıcılığına bir diğer örnek de, Antroposen temalı çok ilginç bir fotoğraf projesi. David Thomas Smith’in uydu fotoğraflarından oluşan dijital fotoğraf projesi “The Anthropocene” başlığını taşıyor. Projenin web sayfasında da detaylarıyla anlatıldığı gibi, Smith, fotoğraf çalışmalarında, ABD, İspanya, Birleşik Arap Emirlikleri gibi küresel kapitalizm merkezlerinin oluşturduğu “karmaşık yapıları ve doğayla endüstrinin etkileşimi sonucu ortaya çıkan manzaraları” yansıtır. Tek başlarına anlamsız olan binlerce dijital uydu kodu bir araya geldiğinde tüketim kültürünün gezegenimizdeki yansımaları açıkça görülebilmektedir. Fotoğraflarda, ABD ve Ortadoğu’nun çölle kaplı bölgelerinde kurulan yerleşim alanları, deniz doldurularak oluşturulan kara parçaları, kırsal alanların morfolojik olarak insan eliyle yeniden şekillendirilmesi gibi ekonomik kazanç amaçlı insan eylemlerinin yarattığı yeryüzü portreleri örneklenir.

Son olarak, Antroposen temalı benzer bir proje de, yakın zamanda, Türkiye’de gerçekleşti: Ankara’da ARTE Sanat Galerisi’nin ev sahipliğinde ve Seval Şener ile Tuçe Erel küratörlüğünde, Kerem Ozan Bayraktar, Eda Gecikmez, Sibel Horada, Evrim Kavcar, Esar Oskay, Elvan Serin, Seval Şener, Mürüvvet Türkyılmaz ve Özlem Ünlü olmak üzere dokuz sanatçının katılımıyla gerçekleşen Şimdi Buradasınız / Now You Are Here başlıklı Antroposen sergisi. Sergi kapsamında, Antroposen’de varoluşumuzu sorgulayan dokuz farklı eser, etrafımıza baktığımızda kısıtlı görüş alanımızda gördüğümüz, sınırlı sayıdaki parçalar yoluyla, insan olarak Yeryüzü’ndeki varlığımızı ve varlığımızın geniş çaptaki etkilerini göz önüne serer. Aslında tek tek bakıldığında birbirinden çok farklı teknikler ve tarzlarla üretilmiş olan sergideki işler bir araya getirilip, serginin Antroposen tematik çatısı altında birbiriyle bağlantılı olarak düşünüldüğünde, insan olarak Antroposen’deki yerimizi ve etkimizi de daha net ortaya koyar. Serginin tanıtım kataloğunda bahsedildiği gibi, serginin Antroposen kavramıyla bağlantılı her bir parçası “zihinsel bir harita” oluşturarak insan olarak çevremizi nasıl şekillendirdiğimizi sorgulamamıza ve anlamamıza yardımcı olur. Şu ana dek bahsettiğim örneklerin bazıları insanın Yeryüzünde milyonlarca devam eden hikâyesini anlatırken bazıları da [56] Yeryüzünü paylaştığımız, insan olmayan diğer tüm canlıların öykülerini de anlatır ve Yeryüzü’nün bu sessiz sakinlerinin dili olur.

Sonuç olarak, belki de kendimize şunu sormalıyız: İnsan eylemleri ile şekillenmiş bir çağda olduğumuzu kabul etmek ve neden bu noktada olduğumuzu bilmek niçin bu kadar önemli? Bu bilgi ya da bu bilgiyi bilimsel yöntemlerle kesinleştirmek bize ne kazandıracak? Yerkürenin jeolojik koordinatlarını, yani gezegenimizin doğumundan ve üzerinde yaşam belirtileri belirmeye başlamasından milyonlarca yıl sonra, şimdi NEREDE olduğumuzu bilmek önemli evet, ama asıl önemli nokta, nerede olduğumuzu ŞİMDİ, bugün bilmek. Çünkü eğer Amerikalı çevreci yazar ve gazeteci Bill McKibben’ın 1989’da Doğa’nın Sonu [The End of Nature] kitabında iddia ettiği gibi, insan eliyle “doğanın sonu” gelmişse ya da daha iyimser bir yaklaşımla, biz insanlar doğayı öldürüyor, doğal kaynakları hızla tüketiyor, ekosistemdeki dengeleri telafi edilemeyecek şekilde bozuyorsak, yani bu sonuçlanmış değil, hâlen devam eden bir süreçse, bunu, yıllar, belki yüzyıllar sonra arkamıza dönüp geride bıraktığımız cesedi gördüğümüzde fark etmektense, o tetiği çekmeden önce, yani bugün fark etmektir önemli olan. Antroposen kavramını çeşitli bağlamlarda tartışmak da bence bu farkındalığı yaratmak açısından son derece önemli. O zaman, Seval Şener ve Tuçe Erel küratörlüğündeki Şimdi Buradayız başlıklı ARTE sergisinde altı çizildiği gibi, şimdi buradayız, ama asıl önemli olan buradan nereye gideceğimiz.

Kaynakça
Aykanat, Fatma. “How to Recycle Ourselves through Art.” AM Journal of Art and Media Studies. 5 (2014):11-21. Print.
“Cape Farewell Expedition Projects.” Web. 20.02.2017. http://www.capefarewell.com/the-expeditions.html
Crutzen, Paul J., and Eugene F. Stoermer. “The Anthropocene.” IGBP Newsletter 41 (May 2000): 17. Print.
Crutzen, Paul J. “Geology of Mankind.” Nature 415.3 (January 2002): 23. Print.
Crutzen, Paul J. and Christian Schwagerl. “Living in the Anthropocene: Toward a New Global Ethos.” Environment 360 (2011). Web. 23.06.2015.
Freeman, Leslie G. Views of the Past: Essays in Old World Prehistory and Paleo Anthropology, The Hague: Maouton Publishers, 1978. 221. Web.
Gürbüz, Esra. “Jeolojik İmzamız: Antroposen.” Bilim ve Teknik (Mayıs 2013): 74-77. Web.
22.02.2017
Haraway, Donna. “Anthropocene, Capitolocene, Plantationocene, Cthulucene: Making Kin” Environmental Humanities 6 (2015): 159-165. Web. 14.04.2016.
“İsveç’te Çöp Bitti.” AA (Anadolu Ajansı). Hürriyet. 21 Haziran 2015.
Luke, Timothy, W. “Introduction: Political Critiques of the Antropocene.” Telos 172 (Fall 2015): 1-7. Web. 11.02.2017

[57]

Martin, C. “Artists on a Mission.” Nature 441 (June 2006): 578. Web. 11.02.2017.
McKibben, Bill. The End of Nature. New York: Random House, 1989. Print.
McNeill, J.R. and Peter Engelke. The Great Acceleration: An Environmental History of the Anthropocene since 1945. Massachusetts, the USA: The Belknap Press of Harvard UP, 2014. Print.
“Media Note: Anthropocene Working Group (AWG).” University of Leicester Press Releases. August 29, 2016. Web.
Moore, Jason W. “Introduction: Anthropocene or Capitalocene? Nature, History and the Crisis of Capitalism.” Anthropocene or Capitalocene? Nature, History and the Crisis of Capitalism. Ed. Jason W. Moore. Oakland, the USA. PM Press, 2016. 1-13. Print.
Nixon, Rob. Slow Violence and the Environmentalism of the Poor. Massachusetts, the USA: Harvard UP, 2013. Print.
Oppermann, Serpil, and Serenalla Iovino (Eds.). Environmental Humanities: Voices from the Anthropocene. London: Rowan & Littlefield, 2017. Print.
Parikka, Jussi. The Anthrobscene. Minneapolis, the USA: University of Minnesota Press, 2014. Print.
Pelto, Jill. “Jill Pelto’s Glaciogenic Art.” Web. http://www.jillpelto.com. 11.02.2017
Peters, Kirsten E. The Whole Story of Climate: What Science Reveals About the Nature of Endless Change. New York: Prometheus Books, 2012. Print.
Revkin, Andrew. “Confronting the Anthropocene.” New York Times. 11.05. 2011. Web.
11.02.2017. https://dotearth.blogs.nytimes.com/2011/05/11/confronting-the-anthropocene/?_r=0
Rose, Deborah Bird, Thom van Dooren, et al. “Thinking Through the Environment, Unsettling the Humanities.” Environmental Humanities 1 (2012): 1-5. Web. 15.04. 2016.
Schwagerl, Christian. The Anthropocene: The Human Era and How It Shapes Our Planet. London: Synergic Press, 2014. Print.
Smith, David Thomas. “The Anthropocene” Web. 11.02.2017 david-thomas-smith.com/ANTHROPOCENE
“The Ice Garden Installation.” Web. http://www.oomf.org.uk/icegarden.html
Vanderheiden, Steve. Atmospheric Justice: A Political Theory of Climate Change. Oxford: Oxford UP, 2008. Print.
Waste Land. Artistic Performance by Vik Muniz. Directed by Lucy Walker. Almega Projects
& O2 Filmes. 2010. DVD.
Yaeger, Patricia. “Editor’s Column: The Death of Nature and the Apotheosis of Trash; or Rubbish Ecology.” PMLA 123.2 (2008): 321-338. Print.
Zalasiewicz, Jan, Mark Williams, Alan Haywood, and Michael Ellis. “The Anthropocene: A New Epoch of Geological Time?” Philosophical Transactions of the Royal Society 369 (2011): 835-841. Print.
Zalasiewicz, Jan, Mark Williams, Richard Fortey, et al. “Stratigraphy of the Anthropocene.” Philosophical Transactions of the Royal Society 369 (2011): 1036-1055. Web. 10.06.2015.

+ posts