Olmak ya da Olmamak, İşte Tüm Mesele Bu

Su altı canlılarının su altında yaşayabilme melekesine sahip olduğu halde yaşayamayan canlılara karşı kibirlendiği hiç görülmüş müdür? Ya da kuşlar uçamayan canlılara karşı böbürlenirler mi? Peki neden insan diğer hayvanlardan farklı bir yeteneğe, düşünebilme yetisine sahip olduğu için kibirlenme hakkı görür kendinde? İlk insandan bu yana süren varoluş sorgulaması, insanın kibir ile kendini diğer tüm canlılardan üstün görmesine sebep olan “Düşünüyorum, öyleyse varım” durağının sonucu olarak, bugünü yaşamıyor mu? O zaman bugün Antroposen’in (İnsan Çağı) bizi getirdiği nokta, beraberinde bir soruyu daha getiriyor. İster bunu tarihte, kadim bilgilerde yazılmış, kanıksandığı için önemi unutulmuş, fazla alışıldığı için anlaşılırlığı ve etkisi eskisi kadar yüksek olmayan metinlerden temin ederiz, istersek can sıkıcı şekilde salt günümüz gerçekleri ile doğrudan yüzleşmeyi tercih ederiz: “Ey insanlık tamam mı? Devam mı?” Posthümanizm, geçmişten bu güne kadar yaşanmışlıklardan çıkarılan derslerin harmanlanıp, bugünün insanına miras kalan gerçeklik olgusunun içinden çıkarılan ortak nokta ile ilk insan arasındaki farkın anlaşılmasına yönelik bir varoluş sorgulaması olabilir mi? 

Konar-göçer yaşamdan yerleşik yaşama geçmenin getirdiği temel sıkıntıların yaşandığı yüzyıllar, yerini kalabalık şehir yaşamlarına, şehir yaşamları da yerini adı tam olarak konmamış yeni bir yaşama (sosyal medyadan ve televizyondan dünyadaki felaketlerin izlendiği yaşam biçimine) bıraktığı zaman diliminde, posthümanizm zamanın ruhunun ne olduğunu anlayan insanların, anlamayan insanlara anlatmaya çalışma çabası belki de. Bu şekilde bakıldığında da senaryo çok tanıdık değil mi? Doğruların zaman içinde unutulması, kanıksanması, anlamını yitirmesi ile insanlık, kendi yaşayışındaki anın değişkenlerini mutlak gerçek kabul ederek daha önce de tıkanıklıklar yaşamış ve her seferinde, uygulama şekli değişse de, sonuç olarak aynı soru ile karşı karşıya kalmış: Tamam mı? Devam mı?

İnsanın, bilinen tek evi olan dünyayı, gün be gün kendi yaşamı için elverişsiz hale getirip, bunun sonuçları ile yüzleşmeye başlaması sonucunda, sosyal bir hayvan olmanın tüm gereksinimlerinden vazgeçerek, hayatta kalma refleksi ile birbirine hastalık potansiyelli, güvensiz, sosyal mesafeli baktığı bir dönemdeyiz M.S. 2021 yılında. Maskesiz birbiri ile konuşamayan, fiziksel temas kuramayan bir canlıya dönüştü insanlık ve nihayetinde, hayatta kalabilmek için kendini yaşadığı dört duvar içerisinde mahkum buldu. “Antroposen” döneminin mimarı insanın bugün yaşadığı çaresizliğinin dışavurumu da diyebiliriz posthümanizme belki. İnsanın kendisi için neyin iyi ya da kötü olduğunu ayırt edemez şekilde farkındalığını kaybetmesi sonucunda, Heraklitos’un (M.Ö. 535-475) “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” lafının ispatı niteliğinde, tüm insanlık değişime teslim olmuş; nitelikli seslerin haykırdıklarını ısrarla duymama kibri ile çözüm üretme melekesini kaybetmiş,  değişimi gelişim yönünde kullanamamış ve her anlamda kendini yozlaşmaya teslim etmiştir. Bugün gelinen nokta, niteliğin yerini niceliğe bıraktığı ve her konunun en üst mertebesinde bile, ancak bir vasatın üst varlığının inisiyatifine teslimiyet içerisinde, “bir de bu seçenek var” fısıldaşmasıdır posthümanizm belki de. Düşünecek olursak İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinde (1377) dediği şekilde “yozlaşmaya teslim olmuş, hakikate gözünü kapamış” bu farkındalıksız yaşam, Nuh’un gemisinde gedik açmış ve teknenin su almasına sebep olmuştur.

Tamam mı? Devam mı? İnsanlığa bugün bu soruyu sorsak ne cevap verir? Bu kadar yaşanmışlık üstüne bile belki tam olarak veremeyebilir. Kaldı ki veremiyor, birileri insan merkezli alışkanlıkların sebep olduğu bu gidişata dair uyarılarda bulunurken de, mevcut alışkanlıklarına olan tutsaklığı sebebi ile cevap veremiyor ve bu cevapsızlık günümüzde kaçınılmaz bazı sonuçlara sebebiyet veriyor: Bkz. İklim krizi, çevre kirliliği, nesli tükenen hayvanlar vs.

İnsan kendini yüceltmek için türlü türlü süslü ifadeler kullanarak, kendi inşa ettiği besin piramidinin üstüne oturup, piramidin tepesinden geri kalan her şeye kibirle, kendinden ayırarak bakarken insanlığın muazzam egosu, ilk defa en büyüğün, en güçlünün kendi olmadığını, soğuk soğuk terleyerek fark ediyor. Dünya insana “DUR!” diyor; hem de o kadar gür bir sesle diyor ki, duymaz duydu, görmez gördü, bilmez bildi. Henüz tüm insanlık çözemedi bu gördüğünü, işte belki de posthümanizm bunu anlatmaya çalışıyor.

300.000 yıldır var olduğu düşünülen, “Homo sapiens – zeki insan” gerçekten düşünüldüğü kadar zeki mi? Bugün gözümüzdeki kibir perdesini kaldırıp dönüp kendimize baktığımızda hâlâ böyle düşünebiliyor muyuz? Kendi yaşam ortamını bilinçli olarak yok oluşa götüren başka canlı var mı ekolojik sistemde? Şöyle sorsak, şimdiye kadar kendi gerçeği ile yüzleşmektense, yok olmayı göze almış kaç yaşam formu var? Belki insanı fizyolojik olarak değil de zihinsel olarak da sınıflandırmanın zamanı gelmiştir. Kendi yok oluşuna en ilkel dürtüleri ile koşan bir varlık olarak insan: “Homo stultus.[1]” Belki de şu soruyu sormak yerinde olacaktır. Kendini sürüklediği bu karanlığı gördüğü halde bunu engellemek isteyenleri şiddet ve nefret ile ötekileştirmesinin yaşadığımız dönemin normali haline gelmesi, Homo sapiens işi mi yoksa Homo stultus mu? Öyle bir sürükleme ki kaybedersen kazanıyorsun, kazanırsan kaybediyorsun. Homo stultus, kazanma hırsının her şeyin önüne geçtiği bu materyalist dönemde, ilk defa kaybetmeyi göze alabilecek mi?  

Homo stultus’un bu davranışını anlamak üzere geçmişe dönüp baktığımızda gerek mitlerde, gerek kadim öğretide, gerek ise tarihte yaşam – yok oluş döngüsünün örneklerini çokça görüyoruz. Bir tarafta Sümer destanı Atrahasis, bir tarafta Nuh’un gemisi, bir tarafta İsa’nın Barabbas toplumu, bir tarafta Musa‘nın firavun hikâyesi, hiç bitmeyen güç yarışları uğruna, doğal afetler, hastalıklar ve savaşlar ile nesillerin yok olmasını her dönemin tarihinde karşımıza çıkarıyor. Peki, biz öğrenmeye, öğretmeye gerek duymuş muyuz bu zamana kadar? Bugün bu tarihi karakterlerin benzeri şekilde, doğruyu söyleyenlere ne yapıyoruz? Nefret tohumları ekilmiş dünyadaki insanlar bugün hâlâ çözüm arayışında mı? Yoksa kendine benzemeyen herkese düşman mı oldu herkes? Doğruya yönelmeyip, çözümü uygulamak yerine, kamplaşıp ayrışmıyor mu insanlık? Bunlar geçmişin hikâyelerine çok benzemiyor mu? Posthümanizm, bu ayrışma ortamında, kuantum fiziğinin gücünü arkasına alarak, zamanımızın dilinde “hepimiz Bir’iz” demeye çalışmak olabilir belki de…

Her olay kendi koşulu içerisinde değerlendirildiğinde, koşulların değişken fakat davranışsal yöneliminin benzer olduğunu görebiliyoruz. Her dönem farklı ellerde dolaşan güç yüzüğünün peşinden koşan insanlar ile birlikte, gücün insana verdiği niteliği, kendi yarattığı yapay gölgeleri ile savaşarak kullanmayı, bu uğurda nesiller kurutmayı tercih etmesinin sebep olacağı yeni bir döngüyü mü istiyor insanlık hâlâ? Birinci Dünya Savaşı’nın derslerini dünyamıza aktaran George Orwell 1984 (1949) isimli eserinde de benzer bir hikâyeyi anlatmamış mıydı neredeyse yüz yıl önce?

Post apokaliptik – kıyamet sonrası – senaryoların cazibesi mi çekiyor insanı yoksa? Belki de gün geçtikçe sıradanlaşan hayatımız, renksizleşen dünyamız, her geçen gün köleleşen bedenimiz, hiç bitmeyen kara bulutlar, insanın yaşamanın ne olduğunu unutmasına sebep olmuştur. Her geçen gün daha da derin bir distopyanın içinde, artık çıkış yolu bulamaz şekilde, zombiler gibi şuursuzca sadece önümüze çıkan tüm canlılığı tüketerek, değişim ihtiyacımızın tek yolunu bu yok oluş senaryosunda mı görüyoruz?

Ne mutlu insanlığa ki bir başka yol daha var:

Milyonlarca insanın emeği üzerinde yükselmiş medeniyetlerin, birkaç insanın güç hırsı uğruna kurban edilmesi belki de geçmişte kalmıştır artık. Bahsi geçen güç hırsını İskenderiye, Endülüs kütüphanelerinin yakılması gibi hikâyelerden anlayabiliriz. Ne mutlu insanlığa ki bu olaylar çok yıllar önceydi ve o günler geçti. Bugün bilgiye ulaşmak, birkaç kişinin imtiyazı değil çünkü bilgi cebimizdeki telefonlara kadar geldi. Artık belki günümüz dili, insanı insana anlatarak, insanın kendini anlamasını ve ortak bir amaç için birleşmesini sağlayabilir: Yaşam! İnsanlığın tek yapması gereken, istemek ve bu gidişata bir dur demek. Bilmek için sadece istemenin koşul olarak kaldığı bu zamanda, geçmişten ders çıkarıp, insanın gerçekten bilmeyi istemesini sağlayabilecek miyiz? Bence hâlâ umut var; en azından bilim öyle söylüyor – fakat çok da zamanımız kalmadı.

Geçtiğimiz yıllar içerisinde yaşadığımız muazzam teknolojik değişime mükemmel şekilde adapte olduğumuzu parmaklarımızla yayın akışı içerisindeki fotoğrafları kalpleyerek ispatladığımızı düşünürken, dopamin tuzakları ile aslında telefonumuz tarafından sömürülen bir ürün haline dönüştürüldüğümüzü panik halinde fark ettik. İnsansız algoritmaların sebep olduğu,  sevgisizlikle kamplaşan, nefret söylemi ile bölünen, farklılıkları ötekileştiren dünyada, beni bana düşman edip, şiddetin ruhumuza sızdığı huzursuz, mutsuz, içine kapanık şekilde yaşamaya başladık. Bu mutsuzluk içindeyken dahi mutsuzluğumuza neyin sebep olduğunu biz bulamadık belki ama buna sebep olan sosyal medya şirketleri bunu itiraf eden bir belgesel çekerek günah çıkarttılar.[2]

Yeni dünya düzeni, bizi topraktan koparıp, apartman dairelerine tıkarken, yaşadığımız tek evimiz olan Dünya’ya yabancılaşıp onun bir parçası olduğumuzu unuttuk. Daha yüz yıl önce doğa ile iç içe dört element ile yaşarken, bugün betondan oluşan bir dünya inşa ettik ve artık bizi oluşturan elementler ile ilgili bir fikrimiz dahi kalmadı; içimizdeki elementlerden vazgeçtik. Tüketmeye dayalı bir kültürel düzen inşa edip, beton kibir kulelerinde maddesel varlıklarımızla, iç huzursuzluğumuzu gidermek için, hayvanlardan vazgeçtik. Bizim haricimizdeki tüm hayvanların yaşam alanlarını yok ettik, nesillerini tükettik. Denizlerimizden, akarsularımızdan vazgeçtik, onları plastikle doldurduk, atıklarla kirlettik, yataklarını bozduk, akmaz hale getirdik. Ormanlarımızdan vazgeçtik; yaktık, kestik daha çok şehir alanı yaptık, şimdi sıra o büyük harfle başlayarak yazılan “İnsan”da. Kendi türdeşlerimize de aynı şeyi yapabilecek miyiz?

Belki bunu anlatmaya çalışıyordur posthümanizm.

Tamam mı? Devam mı?

Umarım gelecek, özümüzü anlayıp, kendimizi bilme yolunda, kuantum parçacıklarımızın canlı ve cansız her varlıkla aynı olduğunu öğrenebildiğimiz ve özümüzün yansımaları ile dünyayı şekillendirdiğini fark edebildiğimiz günlere, ayrışma yerine birleşme yolunda, her marjinalin, sıradanın teminatı olduğunu, farklı renklerin kültürel derinliğin temeli olduğunu, bu sebeple, dünyada öteki’nin olmadığını ve aslında canlı, cansız her şeyin Bir olduğunu, Biz olduğunu kavradığımız günlere götürür bizi. Bu kavrayış ile yok oluşumuza engel olacağımız, gelişimimizi ise insanlığın hiç ulaşmadığı noktalara taşıyacağımız günler umudu ile…

Ya hep beraber, ya hiç birimiz!!!


[1] “Homo Stultus” yazar tarafından Aptal İnsan anlamını kavramlaştırmak için ortaya atılan bir terimdir.

[2] Bu belgesel 2020 yılında Jeff Orlowski tarafından yönetilen Social Dilemma (Sosyal İkilem) isimli belgeseldir.

+ posts