Çevresel Enerji Aktarımına Ahir İnsan Bakışı

Yaşam başlangıcından itibaren—tahminen M.Ö. 3.000.000 zamanlarından, yaşam fışkıran çamurdan, tek hücreli başlangıçtan bu yana—çevremizi sarmalayan tüm varlıklarla enerji aktarımında bulunmamız bugünümüzü şekillendirmiştir. Bu aktarıma ve insan yaşamına 2000’li yılların insanı olarak—yani ahir insan (posthuman)[1] olarak—bakmak, bugünün insanının yaşamı biçiminde kurguladığımız hayatı nasıl ve hangi koşullar altında şekillendirdiğimizi anlamamızı sağlayabilir. Kabaca en temel içgüdümüzü, hayatta kalma iç güdüsünü düşünecek olursak, tek hücreli atalarımızın hayatta kalmak için çevrelerinde onların yaşamlarını uzatacak her enerjiyi (örn. gıda, öteki tek hücreli formlar gibi) kendi özüne dâhil ederek yaşam süresini uzattığını düşünebiliriz. Buna ilave olarak en iyi adapte olabilenin hayatta kaldığı koşullarda, çevresiyle uyumlanan varlıkların, sabır ile buzul çağları ve meteorları atlatarak, atlatırken de form değiştirerek farklı şekiller aldığını ve bugüne yaklaştıkça dünya hâkimiyetini ele geçiren forma, insan formuna doğru şekillendiğini (en azından M.Ö. 300.000 yılından bu yana) fark edebiliriz.

Bugün kendi konumumdan, Türk bir mühendis ahir insanı zihniyle düşünüyor ve yaşam fışkıran kimyasal çamurlardan, insan bedenine evirilen formlarımızın ilk günden bu yana değişmeyen en önemli özelliklerinden bir tanesi olan enerji transferi ilkesi üzerine kafa yoruyorum. Ve bunu da bu yazı içerisinde kısıtlı bir çerçeve ile düşünmek istiyorum: Çevresel etkileşimimiz.

Hatırlanabilir geçmişe kadar atalarımızın, nüfus açısından çok çok daha tenha bir dünya ortamında ne şekilde yaşadıklarını düşünüyorum. Hangi çevresel koşullar ile sarmalanmış, hangi enerjiler ile etkileşime girmiş, etkileşime girdikleri bu enerjiler onlarda ve çevrelerinde nasıl değişimlere sebep olmuştur? Buradan hangi yola sapmışız ve bugün ahir insanın yolu nereye gelmiş? Hadi çocukluğumuza inelim, 100.000 yıl önceye.

Bilinen ilk, ilkel, çatı, pencere ve kapısı bulunmayan, dört duvardan oluşan yapı, megaron, en eskiye gittiğimizde, erken tunç çağının başlangıçlarında (M.Ö. 3000) Anadolu’da görülmeden önce,[2] insan henüz yapı üretip içerisinde yaşamaktansa, bazen mağaralarda, bazen ahşap kulübelerde, bazen deri çadırlarda, her koşulda doğa ile iç içe her koşulda dünya ile birlikte yaşıyordu. Bir dönem avcı toplayıcı olmak bir yaşam tercihi değildi. Yaşam bir zamanlar doğa içerisinde, avcı toplayıcı olmak sınavıydı. Doğa ile en uyumlu olan hayatta kaldı bir zamanlar. İnsan çıplak bedeni ile tek başına iken doğada son derece yetersiz bir canlıdır desek, doğadaki başka canlıların pençeleri ile bizimkilerin kıyasını yaptığımızda, çok yanlış olmaz. Üstelik yavrusunun kendine bakabilir hale gelebilmesi için en az birkaç yıl büyümesi gerekiyor. Adaptasyon, sosyal bir varlık olmamızı gerektirdi. Bu sebepten, “bir elin nesi var iki elin sesi var” topluluklar oluşturduk, kabileler, beylikler kurduk. Tüm eski hikâyelerde, mitlerde bir yoldaş hayvan olması da adaptasyon ile açıklanabilir. İşimize yarayan yaşam formlarını yanımızda görmeyi istedik. Kurt, kedi, geyik, yunus bile dost edindik. Human Planet isimli belgesel serisinde günümüzde halen devam eden hayvan yoldaşlarımızla ilişkilerimize örnekler görebiliriz.

Hayatta kalmak için bizim sahip olmadığımız melekelere sahip olan dostlarımız olması, o dönemin önemli avantajlarındandı. (M.Ö. 23.000 dolaylarında) Buğday, arpa ve yulaf ile yaşam yeni bir miladı devirdi.[3] Tarım sonrası insan, yerleşmek zorunda kaldı. Yerleşmek her ne kadar sürekli dolaşmak kadar zahmetli olmasa da başka problemler doğurdu. O dönemden bu döneme kadar adaptasyonumuzdan hiç çıkmayan iki duygu olarak güvenlik ve nüfus meydana geldi. Bugünün ahir insanının, o günün ilkel insanı ile ortak kaygısının hâlâ aynı olması, hâlâ kalabalıklarda hayatta kalmaya çalışan canlılar olmamız ne kadar da düşündürücü değil mi?

Yırtıcı tehdidi ile yaşarken de türünü devam ettirmek için çare arayan insanın çevresine duvarlar örmeye başladığı dönemde de aynı kaygıları taşıdığını, hatta ahir insan olarak adlandırdığımız, türümüzün son örneklerinin dâhi ülke sınırlarına beton bloklar dikmekten tutun, site çevrelerine beton çitler yapmaya kadar aynı içgüdü ile davrandığını görmek size ne düşündürüyor?  Evvel – ahir arasında seni senden ayıracak, koskoca bir kibir dışında gelişememişiz demek haksızlık mı olur? Farklı zamanların mevcut koşullarına adapte olmayı başarırken, neden hâlâ geçmişin kaygılarını üstümüzde taşıyoruz? Yaşayış tarzımızla arkamızdan atlayacak son kaplanın da neslini tükettiğimize göre, artık bu yaşayışı aşmanın zamanı gelmedi mi sevgili ahir insan? Gerçi bu konu artık tercih değil, adaptasyon meselesi haline dönüşmüş durumda, dolayısı ile bu aslında bir teklif değil, zorunluluk.

Şimdi gelelim zihnimin ilgilendiği kısma. Çevremizde etkileşimde bulunduğumuz enerjilerin, elektronik cihazlar ile donatılmış, beton kutular içinde bir yaşamda iken bize sunduklarına. Bugün nasılız? Ne etkide bulunmuş yaşadığımız ortam karakterimize?

Çok şükür, geçmiş dönemlerde hayatımızda olan kıtlık kavramını, yapay sulamalar ve seracılık gibi geliştirdiğimiz metotlar ile hayatta kalmak için en ön planda tuttuğumuz beslenme başlığını artık çok düşünmez olmuşuz. Çoğumuz aç değiliz, herkese yetecek besin üretmişiz; fakat komşumuz açken tok yatmayı, vicdandan çıkarmayı da başarmışız…

Barınak ihtiyacı pek çoğumuzun, geçmiş dönemlerin imtiyazlı sınıfları için dâhi lüks kabul edilebilecek şekilde, sıcak su ve ısınma olanaklarına sahip…

Çevremizde bize tehdit kabul edebileceğimiz bir tür kalmamış kendimizden başka, dünyadaki baskın türüz. Biz ne dersek o.

Tüm bunları hesaba kattığımızda, bu koşullar insanın geçmiş dönemin kaygılarını üstünden atması için yeterli değil mi? Yeter de artar bile aslında. Geçmişi, imparatorluklar dönemini düşünüyorum da hiçbir kral, padişah, imparatorun, saraylarında musluktan sıcak su akmadığını, hiçbirinin domates yemediğini, kaloriferli odasının olmadığını, bugün orta gelir düzeyinin sahip olduğu pek çok imtiyaza sahip olmadığını düşününce, hepimizin krallar gibi yaşıyor olması gerekirken, huzursuzuz. Üstelik sebebini bile bilmiyoruz. Huzursuzluğumuzu bastırmak için çılgınlar gibi tüketiyoruz. Yaşam enerjimizi, vaktimizi, zihnimizi, bedenimizi. Dört boyutta da tüketiyoruz.

Çılgın kalabalıklar içinde mutsuzuz. Elektronik verilerden ibaret beğeniler (baş parmak, kalp vs.) peşinde huzursuzuz. Chuck Palahniuk’un Fight Club (Dövüş Kulübü, 1996) eserinde dediği gibi, sahip olduğumuz şeyler sonunda bize sahip olmaya başlamadı mı? Kitleler halinde hastalanıp, birbirimize maske arkasından hastalık korkusu ile bakmadık mı? Denizlerimiz kirlenirken, göllerimiz kururken, hayvan nesillerini tüketip, ormanlarımız yanarken telefonlarımızın ekranından bize gelen felaket haberlerini normalleştirip kanıksamadık mı? Kitleler halinde evlerimize kapandık, çoğumuz usandık, bir kısmımız depresyona girdi…

Bu noktada değişen dünyanın fiziksel koşullarının üzerimizde çok da olumlu etkiler bırakmadığını fark edebiliriz belki de. Aslında değişen dünyanın bu etkisinin temel sebebi, adaptasyon sorunu değil de nedir?

Bunu biraz açarak düşünecek olursak, dönemin getirdiği bu bolluk ile beraber ahir insan neslinde, açıklanamayan bir doyumsuzluk yükselmedi mi? Bu doyumsuzluk sonucu kısıtlı kaynakları olan dünyaya kibir ile bakıp, kölesi olduğumuz maddeler için çok yüksek bedeller ödeyip özümüzü unutmadık mı? Kendimizi, özümüzü unutmamız, yaşamın ne olduğunu unutmamıza, bu da başta çevremizdeki yaşama, sonra doğadaki yaşama nihayetinde dünyadaki yaşama karşı duyarsızlaşmamıza, böylelikle de yeni bir apokaliptik senaryoya doğru dörtnala koşuşumuza, “İKLİM KRİZİ”ne sebep olmadı mı? Oldu, oluyor… Ben işin bu tarafını yeteri kadar konuşan olduğu için detaylandırmayacağım. Detaylı bilgi için Google arama motoruna iklim krizi yazabilirsiniz. ‘Peki, ne yapabiliriz?’ kısmına odaklanmak istiyorum.

İlk işimizin sürdürülebilir bir yaşam ihtiyacı olduğunu vurgulamaya gerek yok herhalde. Sürdürülebilirlik tanımının kapsamını Marcus Aurelius’un “kovan için iyi olmayan, arı için de iyi değildir” sözünden yola çıkarak, kovanın şu anda net bir şekilde tüm dünya yaşamı olduğunu fark edersek bence konu kolay çözülür.

İkinci meselemizin “iç huzuru” olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar pek çok kültürün, felsefenin bu kavram üzerinden pratikler geliştirdiğini biliyoruz. Örnek verecek olursak, doğu kültüründen meditasyon gibi pratikler görebildiğimiz gibi, “rıza” kavramının da aynı hedefte olduğunu düşünebiliriz. Herkesin yolu kendine.

Bugün batının bilim söyleminde dolaşan bilgiyi posthümanist—ahir insansı şekli ile düşünecek olursak; canlı ve cansız tüm varlıkların yapıtaşının atom olduğu ve atomun altında ise enerji yüklü elektron, proton vs. olduğu bir sır değil. Dolayısı ile canlı, cansız, insan da dâhil, her maddenin enerjiden oluştuğunu düşünmek yanlış olmaz. Enerji transfer edilebilir, dönüştürülebilir, vardan yok, yoktan var edilemez, bkz: Termodinamik. Bu şekilde düşündüğümüzde, dünya üzerinde biz de dâhil, yayılan her enerjinin zamanın ruhuna katkıda bulunduğunu düşünmek Carl Gustav Jung’un “ortak bilinçdışı” kavramına benzer bir ifade olacaktır.  Kaos teorisi çalışmalarında Edward N. Lorenz’in “kelebek etkisi” kavramında düşündüğü şekilde, etkileşim halindeki herhangi bir enerji düzleminde, en ufak enerjinin dâhi, şekil değiştirerek çok büyük değişikliğe sebep olabileceğini düşünmek ise belki, “iç huzur” kavramının ne denli önemli olduğunu fark etmemiz için bir fırsattır.

Dünyaya yaydığımız enerji, bizim iç huzurumuza bağlı ise ve dünya şu anda hasta ise, sizce aç bıraktığımız bir çocuğun ahını, kelebek etkisi ile yaşıyor olabilir miyiz?

Söylemi Atatürk’ün dediği gibi en hakiki mürşid, ilim tarafına çevirecek olursak; maddiyat peşinde koşarken manevi varlıklar olduğumuzu unutmamız, hayvani nefsimizi besleyip, ruhani nefsimizi unutmamız ile artık “iç huzur” ve “rıza” kavramı pek çoğumuz için okuduğumuz; fakat bilemeyeceğimiz bir hâl olarak hayatımızda. Nefsimizdeki bizi bizden ayıran, kibri terbiye, gazabımıza tövbe etmedikçe tüm dünyaya karanlık getiriyoruz. İşin kötüsü bunun farkında bile değiliz. Anda kalıp yaydığımız enerjinin sorumluluğunu taşımanın tam zamanı.

Bu yazıyı okuyan türünün son örneği ahir insan, bu sözlerdeki mânâ içini karartmasın,

Mevlana’nın da dediği gibi “Hayat sana arka arkaya diken gönderiyorsa üzülme sevin, çünkü çok yakında gülü de gösterecektir.”

Aşk ile…


[1] Yazar İngilizce “Posthuman” kelimesinin Türkçe karşılığı olarak “ahir insan” kelimesini ortaya atmıştır.

[2] Kaynak: (https://www.jstor.org/stable/504897) Jayne Warner’ın “The Megaron and Apsidal House in Early Bronze Age Western Anatolia: New Evidence from Karataş”

[3] Bu konuyla ilgili olarak “First Evidence of Farming in Mideast 23,000 years ago” başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2015/07/150722144709.htm

+ posts