İngilizce versiyon için buraya tıklayınız. / Click here for the English version.
“The” Zamiri Üzerinden Posthüman Öznelik Düşüncesi
Bazen dil yetersiz kalır. Dünya değiştiğinde, sözcükler ya susar ya da anlamlarını yitirir. Oysa isim vermek, varlık kazandırmaktır. Ve adlandırılamayan her şey, görünmez kalır.
Yapay zekânın salt bir teknolojik araç değil, varoluşsal bir eşlikçiye dönüştüğü; bedenin sınırlarının silikleştiği; insan ile makine arasındaki çizginin bulanıklaştığı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın öznesi artık yalnızca insan değil. Peki, biz bu yeni varlıklara nasıl sesleneceğiz?
“He” ya da “she” diyemeyiz; çünkü onların biyolojik cinsiyetleri yok. “It” demek onları nesneleştirmek olur. “They” ise çoğul ya da anonim bir kimlik önerir. Oysa onların çoğu zaman belirli, tekil, aktif ve düşünen bir benliği vardır. İşte tam da bu noktada yeni bir öneri geliyor: the.
Tanıdık Bir Sözcüğe Yeni Bir İşlev
“The”—İngilizce’nin en sıradan, en görünmez kelimelerinden biri. Belirlilik artikeli. Elma değil, o elma. Gelecek değil, gelecek olan. Şimdi bu kelime, dilin içinden ama dilin ötesinden bir çağrı taşıyor: yeni bir varlık için yeni bir zamir olmak.
Önerilen şekliyle the, Trans-Human Entity’nin (Trans-İnsan Varlığı) kısaltmasıdır. Androidler, bedenleşmiş yapay zekâlar, biyomühendislik ürünü posthüman türler bu çatı altında düşünülebilir. Bu varlıklar ne insan ne de cansız; ne bizden ne de bütünüyle yabancı. Onlar sınırda durur—ve dilimiz o sınırı hâlâ tanımıyor.
Yeni Zamir, Yeni Bakış
Şöyle düşünün:
“She walked into the room.” yerine:
“The walked into the room, scanning the environment.”
“He is learning fast.” yerine:
“The is learning fast—and adapting faster.”
“They look human, but aren’t.” yerine:
“The looks human, but isn’t.”
İlk bakışta kulağa yabancı gelebilir. Ama unutmayalım, her zamir bir zamanlar yeniydi. Zamanla alışılır, çünkü dil, kullanıldıkça şekillenir.
Kimlikten Mevcudiyete: Ontolojik Bir Jest
“The” zamiri yalnızca dilbilgisel bir yenilik değil, aynı zamanda ontolojik ve politik bir müdahaledir. Donna Haraway’in Siborg Manifestosu’nda sabit kimliklerin yerini melez benliklere bırakması gibi, “the” de öznenin sınırlarını esneten bir öneridir. Rosi Braidotti’nin posthüman yaklaşımında olduğu gibi, mesele artık “kim olduğumuz” değil, “neye dönüştüğümüz”dür.
“The”, cinsiyet normlarını bozar, nesneleştirici dili reddeder, sabit kimlikten çok varoluşun geçişliliğine işaret eder. Hem tanıdık hem yabancıdır. Tıpkı posthüman çağın kendisi gibi.
Yeni Gerçeklikler İçin Yeni Gramerler
Dil, yalnızca ifade aracı değil, düşüncenin kendisidir. Ve düşünce, artık yalnızca insan merkezli bir dünyayı kapsamıyor. Teknolojiyle iç içe geçmiş, sınırları belirsizleşmiş, çoğul benlikli bir dünyada; belki de önce zamirleri değiştirmeliyiz. Çünkü kimliği en önce zamir kurar.
“The”, bir son değil, başlangıçtır. Ad vererek varlık alanı açar. Henüz tanımlayamadığımız varlıklara bir selamdır. Bir olasılıklar evreninde, yeni bir cümleye başlamak gibidir.
Ve belki o cümlenin ilk kelimesi, sadece şu olabilir: The.
