Beauvoir’ın Feminizminden Haraway’in Feminizmine Posthümanist Bir Yaklaşım

1967’de Yıkılmış Kadın’ı yazan Simone de Beauvoir eserinde kadınlığı hakkıyla yapabilmek için kendi insanlığını ve birey olmayı unutmuş kadınları anlatır. Anne ve eş sıfatları arasında özünü kaybetmiş kadınların hikâyesini o kadar salt bir gerçeklikle yazmıştır ki bu öyküyü okuyan birçok kadının kendine itiraf edemediği harcanmış ömürlerini bir tokat sertliğinde yüzlerine çarpar.[1] Bu kitabı kendi adıma kült eser yerine koyma sebebim, kadınların çileli feryatlarının tohumunu, bir gün filizlendirecek kadar güçlü bir sese sahip olmasıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun aynı muamelelere maruz kalan, onlara atfedilen sıfatlar arasında kendi özlerini kaybeden ya da hiç bulamayan kadınların cesaretini toplayıp, “kaderim bu” demeden geleceğe umutla adım attıracak bir eserdir benim gözümde. 

Tarihin başından beri kadını doğurganlık ve erkeğe hizmetten başka bir zemine oturtamayan kültürel yapı tam anlamıyla henüz yıkılmış değil. Beauvoir bu yapıyı yıkmak isteyen savaşçılardan biri olarak kadının bu döngü içinde sonsuza kadar eriyip gitmemesi için, kendi özünü bulması gerektiği ve kendini kendi iç dünyasına adaması gerektiği fikrini benimser. Kadının ona atfedilen varoluştan ancak kendi entelektüel kapasitesini geliştirerek, kendi özünü, hiçbir eyleyicinin baskısı altında kalmadan yaşamsal faaliyetlerine yansıtarak çıkabildiğini savunur. Kadının özsaygısını kazanması için iktisadi, sosyal, kültürel özgürlüğe kavuşmasının elzemliğini vurgular.[2]

Ona göre kadın iş gücü dinamiğinin içinde yer alıp üretime katılmalı ve erkeğe özgü kabul edilen toplum dinamiğinin içinde yer almalı. Peki günümüz dünyasında kadın figürü, toplumun her kesitinde yer alıyorsa, erkeğe özgü varsayılan her bütünün parçası olabiliyorsa neden hala ayrımcılık var? Neden sorunlar hala çözülmedi? Geçmişten geleceğe geniş bir perspektiften bakalım. 

Günümüzde Beauvoir’ın yazıları hâlâ ilk günkü kadar taze ve etkileyicidir. Zamanla değişen kültür ve teknoloji, olaylara bakış açımızı, hatta etik anlayışımızı değiştirse bile, onun yazıları hâlâ birer öncü bizim için. Fakat posthümanist bir yaklaşımla bu konuyu incelediğimizde, Rosi Broidotti’nin vurguladığı gibi Beauvoir’in gözden kaçırdığı bir nokta var diyebiliriz[3]. Feminist felsefesini sadece kadın/erkek ayrımı içinde döndüren bir filozof, diğer etmenleri hatta diğer başkalaştırılan varlıkları göz ardı ediyor veya o başkalaştırmayı yine sadece kadın/erkek düalizminden yola çıkarak açıklıyor. Evrenin bütün olduğu, bu başkalaştırmayı eğleyen kültür, teknoloji, din ve biyoloji gibi kavramların gerçekliği üzerinde durmuyor. Bu kavramlar üzerinde neden durulması gerektiği de posthümanizmin bir açıklaması aslında.

İnsanlığa farklı bir bakışın başlangıç noktası aslında kadınlığın var oluşundan ve bunun sorgulanmasından geliyor olabilir. Bu bakış açıları erkek şovenizmine ait insan-merkezci evrenselciliğine radikal bir anti bakış açısı tabii ki. Posthümanizm, insanı merkezden çıkartıp onu bir bütünün parçası olarak gören, evrende değişimin gerçekleşmesinde insan ve diğer varlıkların farklı olmadığını savunan bir felsefi düşünce şeklidir. Rönesans döneminde doruk noktasına ulaşan hümanizm beyaz, fit, Avrupalı ve heteroseksüel erkeği evrenin merkezine koyarak hem entelektüel hem de manevi bir güç elde etmiştir. Sözüm ona insanı merkeze koyduğu halde bu merkezde engelli, siyahi veya kadın bireylere hiçbir zaman yer verilmemiştir. Evren sanki erkek-insanın etrafında dönüyormuşçasına bir algı vardı ki hâlâ var; insan öz farkındalığı olduğundan, yenilikler ve yaptığı icatlardan, gelişmelerden o kadar etkilendi ki evrenin kontrolünün kendisinde olduğunu sanıyor ve bu kontrol de ataerkilliğin bir uzantısı haline geliyor.[4]

Bütün bu ötekileştirmeye posthüman feminist vizyonundan baktığımızda, kadına veya bütün ötekileştirilen türlere yapılan ayrımcılığı, eyleyiciliği (agency)[5] göz önünde bulundurarak araştırmalıyız. Kadın ülkesi, ekonomik durumu, aile yapısı, dini, hatta yaşadığı yüzyıl fark etmeksizin hep aynı performansı göstermeye zorlanır. Onun yaşantısını etkileyen faktörler umursanmadan ona hep benzer görevler atfedilir.

Rosi Braidotti, “insanlık tamamen güç ilişkileriyle ilgilidir” der[6]. Bunun en ilginç örneklerinden biri bence ucube gösterileridir (freak show). Bedensel engelli insanların, sağlıklı bireyler tarafından sirk eğlencesi hâline dönüştürülmesi ve bunun, dönemin sosyal, ekonomik ve politik ilişki ağları içinde normal makul edilmesi Braidotti’nin sözlerini doğrular niteliktedir.

Bu ucube gösterilerinin dönemin söylemsel pratiklerinde normal kabul edilmesi gibi, kadın-erkek ilişkilerinde de ataerkil söylemin paralelinde kadınlar ikincil konuma itilmiş, bu konumlarını da tarihsel süreçte içselleştirmiştir. Erkekler asırlardır bu güç ilişki piramidinde ayrıcalıklı konumdadır. Erkekler kendi (kendine) tanımlanmış iken, kadınlığın tanımı erkeklikten arda kalan sıfatlardan oluşur. Judith Butler, tanımlanan bu roller konusunda performatif toplumsal cinsiyet (performative gender) terimini kullanır.[7]

Ona göre toplum tarafından yazılmış bu roller bizim oynamamız gerektiği söylenen rollerdir fakat bunun nesnel bir açıklaması hiçbir zaman olmayacaktır. Kim bu rolleri reddedip cinsiyetlerine özgü mekânlardan çıkmaya çalışırsa da hor görülecek ki bu da günümüz dünyasının bir gerçeğidir.

Bu gerçeği yapıbozuma uğratmak için Donna Haraway siborg manifestosunu, katı sınırların, özelikle de “insan”ı “hayvan”dan ve “insan”ı “makineden” ayıran sınırların reddini temsil etmek için kullanmıştır.[8]

Haraway’in siborgu post-cinsiyet dünyanın yaratığıdır, masumiyetle ilişkisi yoktur, insanların hayvanlar ile akraba olmaktan korkmadıkları, doğanın yeni baştan derlendiği bir evrenin ürünü olduğunu gösterir. Burada beden algısını yıkan Haraway’i anlamak için fikirlerinin bir noktada kesiştiği Karen Barad’ın kuramını incelemekte fayda var.

Barad der ki madde bir şey “olmaktan” ziyade bir şey “yapmaktır” ve edim haricinde hiçbir şey yoktur. Dahası, madde, bir niteliği anlatmaya özgülenen eylemlerden oluşur.[9] Bu, madde bir dizi nitelikten başka bir şey değildir demektir. Öyleyse beden, bazı niteliklere sahip uzamsal sabit bir varlık değildir, belirli bir zamanda uzamsal olarak toplanmış bir dizi niteliktir. Barad bu cümlelerde, bu gerçekliğin arasına her an başka etmenlerin girebileceğini ve çoklu ilişkiler ağı ile maddenin yeniden oluşabilme potansiyelini gösterir. Değişken bedenler buna işaret eder.

İşte tam bu noktada da Haraway, beden algısını yok etmek ister aslında çünkü beden-akıl arasındaki kadim hiyerarşik ikiliğin sebebini bedenin ihmal edilmesi olarak görmektedir. Çünkü ölümlü ve hayvani olan beden değişkendir ve sabit bir oluşum değildir. Ona göre bedenin sınırları, siborg kavramı ile yıkılır ve sınırların yıkılmasıyla ataerkil sistem çöker.[10] Bütün bu ütopyanın işbirlikçisi tabii ki teknolojidir. Fakat teknolojinin gelişmesi veya Beauvoir’ın önerdiği gibi, kadının erkek egemen üretimde yer alması, kadın sömürüsünü yok etmemiş, hatta belki de kadınlar üretimde yer aldıkça sömürülmelerinin daha az fark edilir şekilde yapılmasına sebebiyet vermiştir. Kadınların her alanda yer alması, erkeklerin sahip olduğu “kadınsal görevlerden” kaçınması gibi ayrıcalıkları, kadınlara sağlamadı. Hatta artık kadın figürü, hem iş hem ev hayatında daha fazla yük bindirilmiş oldu. Çünkü iş hayatında bile, kadın annelik ve eşlik sıfatı ile öne çıktı.

Siborg, bir kimlikten ziyade kimliksizlik demektir. Kadına yapılan sömürüyü ortadan kaldırmak için, kadını yok etmek demektir.[11] Ötekileştirmeyi yok etmek için, canlı ve cansızı sayısız eyleyici ağları içinde sürekli dönüşen ve değişen bir türe indirgemek demektir. Posthümanist Braidotti, organik ve inorganik, doğmuş olan ve üretilmiş olan arasındaki ayrımı sarsmaya yönelik bir ideal olduğunu söyler.

Bu noktada belirtmem gerekir ki feminizm adı altında yapılan bu çalışmada, kadını yok ederek bir nevi feminizmi yok eden Haraway bence bir çelişkinin içindedir. “Yenemiyorsan onlara katıl” fikrinin daha distopik bir versiyonu olduğunu düşünüyorum bu manifestonun.

Bu sömürüyü yok etmek için cinsiyetleri yıktığımızda bu sefer nasıl bir dualizm ortaya çıkacak? Saf insan, siborg insan kavgası mı? Cinsiyet, ırk, beden, canlı/cansız kavramını ortadan kaldırmak sadece başka ikiliklerin oluşmasına sebep olacaktır. Çünkü insan eliyle oluşturulan hiçbir şey evrensel olarak ortak olamaz. Doğanın işleyişi hakkında insanlar olarak bu kadar az bilgimiz varken, teknoloji ileriye dönük en ufak bir adım attığında, bunu doğamız üzerinde kullanmak için can atıyoruz. Asıl mantıksız olan şey, insanın hatalarından asla ders çıkarmayıp, sürekli doğanın bilge işleyişine karışmasıdır. Evrende bizim idrak edemediğimiz bir işleyiş var ve sanki kontrol bizdeymişçesine, doğada var olan ve hep var olması gereken kavramlara zarar veriyoruz veya yok ediyoruz. Evren biz varken de yokken de kendi dengesinde ilerleyebiliyor. Bu yüzden doğaya veya doğamıza karışmak yerine, bu tarz toplumsal veya kültürel algıları yıkmak için, beşeri olan ve kendimiz oluşturduğumuz bu kültürü yıkmalıyız. İnsanı hayvandan ayıran biyolojiyi değil, insanı hayvandan üstün hissettiren algıyı yıkmalıyız; kadınla erkek arasındaki kromozom farkını değil, kadını hor gören kültürü yıkmalıyız. Cinsiyetleri değil cinsiyet rollerini yıkmalıyız. Belli bir dönüm noktasına ulaşıp, bilgiyi tadan insan, yine tanrı kompleksine girip, ölümsüzlük, sonsuz kapasite ve güç istiyor. Doğanın özünü hiçe sayan ego-manyak insan yüzünden tarih tekerrür ediyor.

Eğer ki teknoloji, hayatımızın bir döneminde en az biz canlılar kadar yer kaplayacaksa o zaman feminizm adına, teknolojinin cinsiyetlere atfedilen rolleri yüklenmesini öneriyorum, cinsiyet rolleri cinsiyetsiz olsun, atfedilen görevler, robotlara özgü olsun. Kültürü yok edelim doğayı değil. Teknoloji doğaya zıt değil doğanın içgüdüsüne paralel ilerlemeli.  Teknoloji kendi yarattığı sorunlara çözüm arıyorken, biz neden bu konuda beşeri teknoloji ile beşeri idealleri çözmek yerine, doğa ile karşı karşıya getiriyoruz? Teknoloji yoldaş türlere yoldaş olmalıdır. Teknolojik çözüm adı altında, yapay ile doğalı tamamı ile bütünleştirmek yerine, teknolojinin yardımı ile doğaya geri dönmeliyiz. Doğa bizim özümüz, aradığımız cevaplar ve daha fazlası.

Son olarak Olga Ravn’ın Personel (The Employees, 2018) romanına atıfta bulunmak istiyorum. Bu romanda, gelecekte var olan bir uzay gemisinin içindeki, insanlar ve insansıların hayatı konu alınıyor. İnsansılar (robotlar) görünüş olarak insanlardan farksız olsa da yapıları aynı değil. Bir süre sonra insancıl duygular hissetmek isteyen, insan olmak isteyen insansılar, sevgi, yas ve cinayet arzusu gibi hislerle dolunca, yöneticiler tarafından tüm varlıklar için biyolojik ölüm kararı alınıyor. Demem o ki, günümüzdeki gibi teknolojinin lens, protez vs. gibi icatlarla bize yaptığı yoldaşlık, özümüze yardım etmekten ziyade, özümüzü değiştirmeye yönelirse, distopya adı altında okuduğumuz bu romanların gerçeğe dönüşmesi an meselesi.

İnsanlar olarak, egomuza yenik düşüp, bize bahşedilen unutkanlık, ölümlülük, farklılık gibi hediyeleri yok etmek için çabalamayalım. Yaratıcı olmadığımızı unutup, farklı türler yaratmaya çalışmayalım. Çünkü var olan türlerin hiçbirinde bizim payımız yok. Biz farkında olmadan, evren işliyor, dönüşüyor ve oluşuyor.

Rönesans hümanizminin merkezinde yer alan beyaz, fit, heteroseksüel erkek, 21. Yüzyıl posthümanizminde yerini, ırksız, cinsiyetsiz, hayvan/insan/robot karışımı bir yaratığa mı bırakıyor yerini? Siz ne dersiniz?


[1] “Simone de Beauvoir.” Wikipedia, The Free Encyclopedia. Wikipedia, The Free Encyclopedia, 11 Jan. 2024. Web. 14 Jan. 2024.

[2] Aydınalp, Esra Başak. “Varoluşçu Özgürlük Bağlamında Kadın: Simone De Beauvoir ve İkinci Cinsiyet”. Litera: Journal of Language, Literature and Culture Studies, cilt 30, sayı 2, 2020, ss. 465-88, doi:10.26650/LITERA2020-0066.

[3] Braidotti, Rosi. The Oxford Handbook of Feminist Theory. Oxford, 2015. pp. 674-690.

[4] “Başak Ağın – Posthüman Performans Mümkün mü? [SBAK-23].” Youtube, uploaded by Sosyalbilimler Org, 7 Oct. 2023, www.youtube.com/watch?v=ffT5bBzCpK8.

“Z. Gizem Yılmaz Karahan – Posthümanist Olmak Ne Demektir? [SBAK-11].” Youtube, uploaded by Sosyalbilimler Org, 11 Feb. 2022, www.youtube.com/watch?v=8MRvCKEffF4.

[5] Carranza, Nancy. “Agency.” Critical Posthumanism, 24 Apr. 2018, criticalposthumanism.net/agency/.

[6] Rosi Braidotti: “The Concept of Human Has Always Been Associated with Relations of Power”. Youtube, uploaded by CCCB, 17 Mar. 2022, www.youtube.com/watch?v=mb2_a-UX1OE. 00:01:15

[7] “Judith Butler: Your Behavior Creates Your Gender | Big Think.” Youtube, uploaded by Big Think, 6 Jun. 2011, www.youtube.com/watch?v=Bo7o2LYATDc.

[8] Haraway, Donna. Siborg Manifestosu. Agora Kitaplığı, 2006. p. 14.

[9] Toprak, Feyza. “New Materialist Feminism from Bergson to Barad.” ViraVerita E-Journal: Interdisciplinary Encounters, vol. 15, 2022, pp. 187-188, https://doi.org/10.47124/viraverita.1089521.

[10] “A Cyborg Manifesto.” Wikipedia, The Free Encyclopedia. Wikipedia, The Free Encyclopedia, 12 Dec. 2023. Web. 14 Jan. 2024.

[11] Tedoradze, Megi. “Posthumanism, the End of Gender and Possibility of Equality.” Queer, 18 Jun. 2023, queer.ge/en/Articles/Details/posthumanism-the-end-of-gender-and-possibility-of-equality/.

Yektanur Koçak
+ posts