İNSANSONRASI (POSTHUMAN) DİSTOPİK DÜNYADA İNSAN KLONLAMA VE BİYO-İKTİDAR

Bu makalenin aslı, “Metalaşmış Yaşamlar: Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma Adlı Romanının İnsansonrası (Posthuman) Distopik Dünyasında İnsan Klonlanması” başlığıyla, 2019’da Umuttepe Yayınları’ndan çıkan Ütopyada Edebiyat – Edebiyatta Ütopya adlı kitapta, burada yayımlanandan çok daha uzun bir bölüm olarak (ve dipnotlu referans biçimiyle) yer almıştır. Bu kitap bölümünden seçilen kısımların PENTACLE’da yayımlanması için özel izni sağlamak üzere yayıneviyle ve kitap editörleriyle iletişime geçen yazar Pelin Kümbet’e teşekkürlerimizi sunarız. Yazının PENTACLE’a uyumlu hale gelmesi için editoryal süreci Başak Ağın yürütmüş, metinde bütünlük mümkün olduğunca bozulmadan Kümbet’in onayıyla kısaltma yapılmıştır. Buradaki metinde, bugüne dek farklı kollarıyla ele alınan posthüman algısının teknolojik ve distopik boyutu tartışılmakta, yer yer transhümanizme kayan teknolojik müdahalelerle bedenin modifiye edilmesi konusu posthümanist bir bakış açısıyla eleştirilmektedir.

Sitede okunurluğu kolaylaştırmak amacıyla kısaltılan ve akışı sağlamak için kimi yerlerde editoryal değişiklik yapılan bu metinden akademik alıntı vermek isteyen okurlarımızın, mutlaka metnin orijinalini kullanmaları tavsiye edilmektedir. Metnin bütününü okumak isteyen okurlarımız için, eserin orijinalinin künye bilgileri şu biçimdedir:

Kümbet, Pelin. “Metalaşmış Yaşamlar: Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma Adlı Romanının İnsansonrası (Posthuman) Distopik Dünyasında İnsan Klonlanması.” Ütopyada Edebiyat – Edebiyatta Ütopya. Ed. Metin Toprak ve Güvenç Sar. İstanbul: Umuttepe Yayınları, 2019. s. 283-304.

2017 Nobel ödülü sahibi Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun 2005’te yayımlanan spekülatif bilim-kurgu romanı Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) biyomedikal ve biyoteknolojik buluşların hız kazandığı, bununla birlikte özellikle organ nakli amacıyla genetik ve insan klonlama teknolojilerinin geliştiği, 1990’lar Britanya’sına paralel distopik bir dünya düzeninde geçmektedir. [. . .] Ishiguro bu romanla sadece bugünün biyomedikal dünyasında en fazla yer edinen konulardan biri olan klonlama teknolojisini yarattığı figürlerle tartışmakla kalmaz, aynı zamanda, insan klonlamanın arkasında yatan kontrolü, ideolojik mekanizmayı ve bunun beden ve kimlik üzerine yarattığı etkileri, insansonrası (posthuman) etik anlayışı açısından da değerlendirir.

[. . .] Bu distopik dünyada, insan klonları, Catherine Waldby ve Robert Mitchell’in terimiyle “biyolojik değerleri” (biovalue) için tasarlanmış ve yaratılmıştır. Mitchell ve Waldby, biyolojik değer kavramını “bir ekonomi, hesaplanabilir hiyerarşik değerler sistemi” (2006, 33) olarak tanımlamıştır. Özellikle, biyolojik değerlerinden çıkar sağlansın ve bedenleri toplumun üstün saydığı sınıf tarafından kullanılsın diye yaratılan bu klonlar, gösterişçi tüketim ve kullan-at kültürü ile özdeşleşen harcanabilen/feda edilebilen atıklar (waste) olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla, bilimsel bir deneyin parçası olan klon figürler, romanda sadece yetişkin olduklarında “gerçek,” “doğal,” “hakkeden,” “ayrıcalıklı” ve “normal” olduğu düşünülen insan topluluğuna onların hayatlarını iyileştirme pahasına yaşamları sona erene kadar organlarını birer birer bağışlayacaklardır.

[. . .] Her ne kadar romanda diğer birçok şey gibi açıkça belirtilmese de, laboratuvarda bilimsel deneylerle üretilirken bu klonların bedenlerine çeşitli insan DNA’sı ve farklı genlerle birlikte biyoteknolojik bileşenler de entegre edilmiştir. Hibrid canlılar olarak yaratılan bu klonların, yaratılışları gereği insan duyularına, düşüncelerine ve hassasiyetlerine sahip olmamaları beklenmektedir. “Doğal” yollarla doğmadıkları için insan olarak nitelendirilmezler. Toplum tarafından insan-olmayan kategorisinde düşünülen bu klonlar, özel ve gizli yürütülen deneysel programa tabi tutularak olağanüstü insan özellikleri göstermeye başlarlar. Onların sadece dış görünüş bakımından “normal” insanlara benzemekle kalmayıp, aynı zamanda insani duyguları ve özellikleri sergilemesi, bizi insan olmanın ne anlama geldiğine veya insanı insan-olmayan varlıklardan ayıran şeyin/şeylerin ne olduğuna ilişkin sorular sormaya teşvik eder. Biyolojik ve teknolojik insansonrası bileşenlerini içinde barındıran klonlanmış bedenleri, biyomedikal ve biyoteknolojik atılımların ürünü olarak yeni bir öznellik anlayışına teşvik etmektedir. Bu yeni öznellik anlayışı ise insansonrası öznellik anlayışıdır.

[. . .] İnsansonrası kuramcı Katherine Hayles’e göre iki yaklaşım insansonrası kuramla özdeşleştirilebilir: Klonlama, gen terapisi, yapay rahim, laboratuvar ortamında döllenme gibi biyolojik müdahaleler ve bedenle makine bağlantısı sağlayan sibernetik müdahaleler (1999, 270). Dolayısıyla, insan klonlama bu romanda etkili bir insansonrası teknoloji olarak ortaya çıkmakta ve roman, insan ve insan-olmayan, biyolojik ve biyolojik olmayan, kendi ve öteki, organik ve inorganik, doğal ve doğal olmayan arasındaki belirgin ikilemlerin çöktüğünü başarılı bir şekilde betimlemektedir.

[. . .] Beni Asla Bırakma’nın kurumsal olarak disipliner ve kasvetli dünyasını, Shameem Black modern totaliter baskının yirminci yüzyıl mirası olarak niteler ve romanı distopik bir edebi ürün olarak bağlamlandırır (2009, 789). Bu distopik bilim kurgu örneğinde klonlar, Hailsham adı verilen klon yetiştirme okulunda belirli bir yaşa gelene kadar sadece organ donörü olmaları amacıyla yetiştirilirler. Okuldan çok bir bakıma organ çiftliği veya laboratuvarı andıran kurum, hükümetin yürüttüğü “bilimsel” ve “sosyal” projenin bir parçasıdır. Bu projede güdülen amaç, bu klonları olabildiğince insan olabilecek ve insan gibi hareket edebilecek, aynı zamanda da sıradan bir insan kadar hassas ve zeki olabilecek şekilde sözde insani eğitim sunmaktır. Hailsham, klonlar “normal” ve “doğal” insanları rahatsız etmesinler ve onları korkutmasınlar diye dış dünyadan kopuk bir yerde konumlandırılmıştır. Hatta okulun sınırlarına çıkmaları dahi yasaktır; kaçmaya çalışanların başına gelenler hakkında korkunç hikayeler anlatılır, dolayısıyla klonlar okul çitlerinden dışarı çıkmaya cesaret bile edemezler. Henriette Roos’un betimlemesiyle, “biyolojik taşıyıcı gemi” (2008, 45) vazifesi gören bu klonlar toplumun normal kesimi için bir çeşit organ taşıyıcı gemidir ve taşıyıcı olmaları sona erip tükenene (romanda ölmek anlamında kullanılmaktadır) kadar Hailsham’da sıkı bir “insani” denetim ve disiplinden geçerler. O zamanlar neden bu kadar katı bir beden disiplininden geçmeleri gerektiğini anlamasalar da okuldaki gözetmenlerin söylediklerini sorgusuz sualsiz yerine getirirler ve vücutlarına iyi bakıp sağlıklı olmaya çalışırlar.

[. . .] Bu distopik disiplini sağlamak ve kontrolü güçlendirmek için de gözetmenler onlara sıklıkla çok özel olduklarını söylerler: “Siz … özelsiniz. Bu yüzden kendinize iyi bakmalısınız, bedeninizi sağlıklı tutmanız çok önemli” (Ishiguro 2005, 72). Devamlı özel oldukları aşılandığı için maruz kaldıkları sıklıkla tekrarlanan tıbbi muayene ve yasaklar normal gelir. Özellikle sigara konusunda gözetmenler çok katı davranır. Onlar, sigaranın zararları hakkında korkunç resimler gösterip klonlanmış öğrencileri korkuturlar. O zamanki yaşadıkları belirsizliği Kathy H. şöyle açıklar: “Hailsham öğrencisi olduğumuz için hepimiz özeldik; bu yüzden, yanlış davranışlarda bulunduğumuzda daha büyük hayal kırıklığı yaratıyordu. Ama bunun ötesinde her şey bir sis perdesi içindeydi” (Ishiguro 2005, 49). Gözetmenlerin yaratıcılık konusunda neden bu kadar vurgu yaptığını, neden sanat eserleri üretmek zorunda oldukları, neden beden sağlıklarının gözetmenlerden daha önemli olduğunu merak ederler ama bir türlü buna da anlam veremezler. Kathy H. bunu ise şöyle ifade eder: “Şimdi geriye baktığımda, bu olay gerçekleştiğinde kendimiz hakkında bir şeyler bildiğimiz yaşta olduğumuzu görüyorum – kim olduğumuzu, gözetmenlerimizden ve dışarıdaki insanlardan farklı olduğumuzu biliyorduk – ama bunun ne anlama geldiğini henüz sindirememiştik” (Ishiguro 2005, 42).

[. . .] [Klonlar,] “gerçek” insanların fonksiyonel olarak yaşamaya devam etmelerini sağlayan, “normallere” itaat etmeye programlanmış veya obje olarak nitelendirilen varlıklardır. Bu zorlayıcı düzende, klonlar kaçış planı yapmamaktadırlar. Aksine, bir gün teker teker organlarını bağışlayacakları gerçeğine ve önceden belirlenmiş kaderlerine sessizce boyun bükerek distopik düzene yenik düşerler. Onlar bu distopik gerçekliklerine uysalca boyun eğerken, gerçek ve doğal sayılan “normaller” klonlara karşı herhangi bir ahlaki yükümlülük hissetmemekte veya organlarını alma konusundaki herhangi bir etik kaygısı taşımamaktadır; bu nedenle, klonlar birkaç bağış sonunda öldüğünde bu cinayet olarak sayılmamaktadır; bu, “normallere” göre aslında klonların daha önceden kaderi belirlenmiş hayatlarını tam olarak gerçekleştirmeleri demektir. Onlar biyomedikal amaçlar için kullan-at düşüncesiyle yaratılmıştır ve insan-olmayan varlıklar oldukları düşünüldükleri için bedenlerine yapılan zulmün cezasız kaldığı distopik bir dünyanın parçalarıdır. Shameem Black’in tasviriyle, klonların bu şekilde sistematik istismarı, genetik teknolojilerinin fütüristik halini ve büyüyen ekonomik dengesizliği (2009, 796) göstermektedir.

Doğal doğum yöntemiyle dünyaya gelmemelerine ek olarak doğurganlık özelliğinden yoksun olmak da onları insan kategorisinden çok uzak bir noktaya yerleştirir. Üreme organlarının olmayışı bu yüzden de üreme vasfından yoksun olup çoğalamadıkları için bireysellik hakkına da sahip değillerdir. Dolayısıyla “insandan aşağıda” olma statüleri normal insanların gözünde onların istismarını haklı çıkarır. Buna bağlı olarak, Rachel Carroll’un da belirttiği gibi, insan klonunun “doğal olmayan” ve “insanlık dışı” olarak konumlandırıldığı söylemsel yapı, toplumlarda hüküm süren heteronormativite anlayışından kaynaklanmaktadır (2011, 60). Klonlar dış dünyada görünüş açısından “normal” olarak görülebilir, ancak “doğurgan olmayan doğaları”[nın] (Garlick 2010, 151) onları “normallerden” ayıran şey olduğunu Kathy H. de belirtir: “Bebek sahibi olmamızın tamamen imkânsız olduğunu bilmemize rağmen, dışarıda onlar gibi davranmalıydık. Kurallara saygı göstermeli ve seksi çok özel bir şey olarak görmeliydik” (Ishiguro 2005, 86).

Steve Garlick, normallik duygusunun heteroseksüel ilişki ve üreme yetisiyle ilişkilendirildiği bir toplum düzeninde yaşadığımızın altını çizer ve şunu söyler, klonlanmış çocukların içsel bir anlayışları vardır, bu onların heteroseksüel bir ilişki içinde olma durumunu “uygun” olarak kabul etmelerini sağlar ve insanlığa bu yolla erişim olduğunu düşünürler (2010, 151). Dolayısıyla onlara üreme organları bahşedilmemiş olması onların gerçek ve doğal insan olarak algılanmasındaki en önemli engeldir. Açıkça belirtildiği gibi, insan olarak benimsenmek romanda üreyebilme ya da üreyememe özellikleriyle doğrudan ilintilidir.

[. . .] Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma romanının distopik dünyası kaçınılmaz bir şekilde Michel Foucault’nun betimlediği biyo-politik dünyasıyla özdeşleştirilebilir. Biyo-politika, biyolojik hayatın, devletin ve kontrol mekanizmalarının nesnesi haline geldiğine işaret eder. Bu, biyolojik hayatın, doğumdan ve tarih planlamasından yaşam standartlarına, doğum kontrolünden ailelere kadar birçok konuda kullanıldığı, sömürüldüğü ve boyunduruk altına girdiği anlamına gelmektedir. Foucault’nun bedenler ile biyo-teknolojinin iktidar ilişkisinde birbiri içine geçtiğini söylediği, “biyo-iktidar” olarak tanımladığı güç budur. Beni Asla Bırakma’nın insansonrası distopik dünyası, Foucault’nun tanımladığı biyo-iktidarın ortaya çıktığı biyo-politik dünyasına benzemektedir çünkü Foucault’nun dediği gibi, insan için, teknolojik ve politik olarak artık sadece hayatı yönetmek değil aynı zamanda hayatın kendisini kendisini yaratmak, onu ve çoğaltmak ile canavarın kendisini de inşa etmek mümkündür (2003, 254).

Klonların bedenlerinin nasıl harcanabilir mallara dönüştüğü, Michel Foucault’nun bedenlerin keşfedilmesi, ele geçirilmesi ve tüketilmesini inceleyen önemli kavramı “biyo-iktidar” ile açıklanabilir. Bu kavram, insan türüne ait basit insan uzuvlarının, siyasi strateji ve genel anlamda, güç unsuruna dönüştüğüne ışık tutar (2007, 1). Başka bir deyişle, Foucault, “biyo-iktidar” tesirinin altında insan vücudunun ve potansiyellerinin, yeteneklerinin ve arzularının gözetim ve denetim altında olduğu gerçeğini vurgular. Buna temel dayanak olarak da, şu gösterilebilir: Bugünün teknolojileri, sağladıkları spesifik teknik araçlar ve yardımlarla, biyo-iktidarın her alandaki etkinliğinin bir parçası olarak açıklanabilirler; biyo-iktidar ve biyoteknolojinin birbiriyle sıkı ilişkisi sonucunda sosyal kontrol ve hükümet kontrolü altında, belli biyoteknolojik öznellik türleri ortaya çıkmaktadır.

Bu düşünce sistemi, Beni Asla Bırakma’da yönetim kadrosunun klonlara davranış biçimiyle ile benzerlikler gösterir. Biyo-iktidar kontrolündeki biyoteknolojik ve biyomedikal gelişmeler, yeni yaşam formu üretimine olanak sağlamış, hükümetin yürüttüğü bir projenin parçası olarak yaratılan bu insansonrası klon yaşam formlarının bedenleri sömürülerek imtiyazlı kesimler onların organlarından faydalanır konuma gelmiştir. Biyo-iktidarın sürekliliği, hayati organları iflas etmekte olan ancak “gerçek ve doğal” olduğu düşünülen “normal” insanlarla, hükümetin kontrol mekanizması altında bulunan insansonrası klon özneler arasında ikili karşıtlık (binary opposition) yaratır. Bu ikili karşıtlıkta, imtiyazlı sınıf olan “normaller,” klonların bedenlerini sömüren bireyler olarak, klonlar ise daha henüz canlı ve hayattayken organlarını bağışlamak zorunda kalan sömürülenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Biyo-iktidarın toplumdaki biyoteknolojik buluşlarla desteklenmiş her alandaki hakimiyeti, klonların sömürüsünü artırmaktadır.

[. . .] Biyo-iktidarın etkisinin toplumdaki tüm kuruluşlar içinde ve her alanda var olabileceğine gönderme yapan Foucault, biyo-iktidarın kimin yaşayıp kimin ölmesi gerektiğine karar veren mekanizma olduğunu belirtir. Rosi Braidotti’nin de belirttiği gibi, bu, biyo-politik bir sorudur: Hangi türlerin hayatta kalmasına izin verilecek, hangileri ölecek? (2013, 145).

Sonuç olarak, Valorie Hartouni’nin belirttiği üzere, roman, biyoteknolojik ve biyomedikal olarak tasarlanmış insansonrası distopik dünyada, insan klonları, insanı “özel” olarak farklı kılan anlayışla çevrili sınırların değiştiğini (1997, 118) gösteren en belirgin örnekler olarak sunar. Böylece, insansonrası varlıklar olarak ele alınan bu klonlar, bizim neye insan, neye insan-olmayan dediğimiz sorunsalını düşünmemize sebep olmaktadır. Bu bağlamda, roman sadece biyoteknolojik gelişmelerle değişen etik olgusu üzerinde durmakla kalmaz, daha kapsamlı olarak dünyayı araçsalcı bir şekilde görmenin doğallaşması, bunun sosyal ilişkiler üzerine etkisi ve insan olmanın anlamı gibi kavramlar üzerinde durmaktadır. Bu bağlamda, Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma romanında biyomedikal ve biyoteknolojik gelişmeler, takas veya satılabilir değişim biyo-değerine sahip bedenlerin ve beden bölümlerinin giderek artan metalaşmasına destek çıkmakta, bu destekler kimi zaman ironik kimi zaman hüzünlü bir biçimde eleştirilmektedir.

Böyle bir distopik atmosferde, insan özellikleri ve nitelikleri sorunsallaştırılır çünkü toplum tarafından bütünüyle insan olarak kabul edilmeyen insansonrası klonlar aslında doğal yolla doğmuş diğer insanlardan sevgi gösterme ve sevgiye ihtiyaç duyma, öfke duyma, özen gösterme veya artistik yetenek gösterme açısından hiçbir fark sergilememektedirler. Böylece, “doğal ve normal” insanla “suni yoldan üretilen” arasındaki farklar yok olmaktadır. Bu öteki insanlar, ya da kavramsal açıdan insan-ötesi varlıklar, bu manada, insanı insan yapan geleneksel fikirlerin yıkılmasına katkı sağlayarak bizim hepimizin aslında bu çağda liminal (eşikte, arada veya sınırda) bireyler olarak adlandırılabileceğimizin etkili bir temsilidir.

Kaynakça (PENTACLE versiyonu):

Black, Shameem. “Ishiguro’s Inhuman Aesthetics.” MFS Modern Fiction Studies 55.4 (Winter
2009): 785-807.

Braidotti, Rosi. The Posthuman. Hoboken: Wiley, 2013.

Foucault, Michel, and Michel Senellart. Security, Territory, Population: Lectures at the Collège
De France, 1977-78
. Basingstoke: Palgrave Macmillan, 2007.

—. Society Must Be Defended: Lectures at the Collège De France, 1975-76. New York:
Picador, 2003.

Garlick, Steve. “Uncanny Sex: Cloning, Photographic Vision, and the Reproduction of Nature.”
Social Semiotics 20.2 (2010): 139-54.

Hartouni, Valerie. Cultural Conceptions: On Reproductive Technologies and the Remaking of
Life
. Minneapolis: U of Minnesota, 1997.

Hayles, Katherine. How We Became Posthuman: Virtual Bodies in Cybernetics, Literature, and
Informatics
. Chicago, IL: University of Chicago, 1999.

Ishiguro, Kazuo. Beni Asla Bırakma. (Çev. Mine Haydaroğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2005.

Roos, Henriette. ‘“Not Properly Human’: Literary and Cinematic Narratives about Human
Harvesting.” Journal of Literary Studies 24.3 (2008).

Waldby, Cathy, and Robert Mitchell. Tissue Economies: Blood, Organs, and Cell Lines in Late Capitalism. Durham: Duke UP, 2006.

Bir Cevap Yazın