Carlo Cafiero 19. yüzyılda yaşamış bir anarko-komünisttir. Cafiero’ya göre insanlığı yöneten iki büyük unsur mücadele ilkesi ve toplumsallık ilkesidir. Bu ilkeler de egoizmin ikameleri olarak doğmuştur. İlkelere eğilmeden önce egoizme dair anlayışına göz atmamız yerinde olacaktır.
Cafiero birçok anarşist gibi toplumsal özgürleşme ile bireysel özgürleşmeyi, eşitlik ile özgürlüğü kol kola düşünmekte ve egoizmi ilişkisellik içinde ele almaktadır. Esasen egoizmin kendisi de ilişkisel yapıdadır ve bağlama göre değişebilmektedir: “İstem, arzu; soylu ya da bayağı, adil ya da adaletsiz, hayır ya da şer, insani ya da insanlık dışı amaçlara yöneltilebilir ancak böyle diye de egonun talebi olmaktan çıkmaz, yine de egoizmdir. (…) İster hemcinslerimizi ezmeye ve sömürmeye isterse insanlığın kurtuluşuna hayatımızı adamaya götürsün, yine de egoist oluruz.”[1]
Kısacası insan eylemlerinin ilham kaynağı olan egoizm, herkesin herkesle mücadele ettiği bir bağlama hapsedilmiş değildir. Zira kapitalist etik ve eşitsizlik aşıldığında “bireyin kendi gelişimini, iyiliğini ve mutluluğunu tüm insanların iyiliğinde ve mutluluğunda aramasıyla” varoluşun pozitif bir arzusu olarak vuku bulacaktır. [2]
Ancak kapitalizm altında, egoizm ilkesinin yarattığı mücadele ilkesi ve toplumsallık ilkesi işlemektedir. Doğar doğmaz genel mücadele içerisinde yerini alan insan hem rekabeti sürdürür hem de toplumsallık ilkesiyle kapitalist sosyalliğe katılır. Cafiero insan atalarımızın ve yamyamların mücadele ilkesinden bahsettikten sonra 19. yüzyıla sıçrayarak kapitalist ve işçi arasındaki mücadeleyi özetler:
Kapitalist, emekçileri sömürerek yaşar. Makinelerini çalıştıran işgücü ne kadar fazlaysa sermayesi o kadar artar ve gelişir. Emekçiler onun altında ne kadar çok ter döker, acı çeker ve ölürse kapitalist hayattan o kadar keyif alır ve zenginleşir. Emekçiler ciddi bir yoksulluk içinde yaşarken fiziksel ve ruhsal açıdan hastalanır ve güçsüzleşirler. Kapitalist ise ailesiyle en iyi sağlık koşullarına sahiptir, güzel çocukları kusursuz bir eğitim alırken bilim ve sanatta dahi olma şansı yakalar. Başka deyişle, bir tarafta ne kadar aşağı inilirse diğer tarafta o kadar yukarı çıkılır.[3]
Kapitalizmin sürekli artan tempoyla emeği sömürmesi neticesinde, proletaryayı yok edeceği yahut proletarya tarafından yok edileceği sonucuna varılmıştır. Ancak gerçekte olan proletaryanın yok olması değil, aksine sayısının giderek artmasıdır. Cafiero tam da burada toplumsallık ilkesinin devreye girdiğine işaret etmiştir. Toplumsallık ilkesi, bir denetleyici olarak mücadele ilkesine müdahale etmektedir; çünkü sermaye sömürüden ne kadar çıkar sağlıyorsa sömürdüğü kitleleri yaşatmaktan da o kadar çıkar sağlamaktadır—ki bu yolla yedek emekçi ordusu da yaratmıştır. Nihayetinde toplumsallık ilkesi, parçaları karşılıklı yıkımdan korumaktadır. Böylece ne sömürüyü yok etmiş ne de sömürülenler tarafından yok edilmiştir.
Tüm bunlar Foucault’nun biyopolitika kavramının erken bir işaretidir. Biyopolitikayı insan yaşamının, iktidarın politikası adına nesneye dönüşmesi ve düzenlenmesi şeklinde özetleyebiliriz. Biyopolitika, bedensel olduğu kadar zihinsel bir süreçtir.[4] Nesneye dönüştürülen insandan uzun erimli biçimde faydalanmak isteyen sistem, onu hayatta tutmanın yollarını aramaktadır. Ölümü geciktirmeye çalışan biyoiktidar, bir nevi nesnesinin kullanım değerini artırma gayretindedir. Fakat yaşamsal artış özgürlüğün artışı değildir. İnsan özgürlüğü asgari düzeyde, hegemonik araçlar eliyle yanılsamalar içerisinde tutulurken sermayenin ve iktidarın özgürlüğü azami hale gelmektedir. Yaşamın düzenlenişindeki mücadele ilkesi öyle yoğundur ki toplumsallık ilkesi insanlığın içerisinden ve ilişkiselliğinden belirememektedir. Keza iktidar ve toplumsallık aygıtları, gündelik yaşama girmekte ve sürekli kendisini yeniden üretmektedir.
Cafiero bu hususta, “eğer proleterler kapitalistlere karşı mücadele ediyorsa (…) kendilerini korumak ve insanlık alanında kendilerine daha geniş bir alan açabilmek amacıyladır.” der.[5] 19. yüzyılın sanayileşmiş toplumunun, mücadele ilkesinde sınıra ulaştığı düşünülmüştür. Ancak kapitalist iktidar sadece nesneleştirdiği emekçiyi yok etmemeyi değil; kendisinin de yok edilmemesini arzuladığından toplumsallık ilkesini sürekli geliştirmiş ve çeşitlendirmiştir; sigortalar, sağlık hizmetleri, anaakım psikoloji, hegemonya, ideolojik aygıtlar ve kurumlar, kültür endüstrisi, tüketim, teknoloji, medya ve iletişim süreçleri, dijitalleşme, popülizm… Böylece yalnızca proletaryanın varoluş mücadelesi değil, proleter kavramının kendisi dahi varlık olarak tartışmaya açık hale gelmiştir.
Kapitalist toplumsallaşma araçlarının çok daha çeşitlenmiş olması, sınıfın da çeşitlenmiş olmasıyla paralel değil midir? Bu araçların genişlemesi, mücadele ilkesinin de genişlemesi manasına gelmez mi? Keza on yıllardır içinde bulunduğumuz prekaryalaşma ve küreselleşme süreci, soruların yanıtını kendiliğinden vermektedir. Nihayetinde mevzubahis genişleme, mücadele ilkesinin de çeşitlendiğini ve genişlediğini göstermektedir. Bu sebepten kapitalist iktidar karşısındaki varoluş mücadelesi sürmektedir.
Bu kısa metni, Cafiero’nun sözüyle bitirelim:
Maddenin yaşamının her dönemi dönüşümle ve devrimle karakterize edilir. Böylece maddenin tüm sonsuzluğu sürekli dönüşüm ve devrim süreçlerinden hayat bulur. Dolayısıyla devrim; maddenin ruhu, yaşam koşulu, yasası ise açıktır ki parçası olduğu insanlığın da ruhu, yaşam koşulu, yasası olmalıdır.[6]
[1] Cafiero, C. (1881). “Our revolution.” The anarchist library. https://theanarchistlibrary.org/library/carlo-cafiero-our-revolution
[2] a.g.e.
[3] Cafiero, C. (1881). “Revolution is a natural law.” The anarchist library. https://theanarchistlibrary.org/library/carlo-cafiero-revolution-is-a-natural-law
[4] Ateş, T. (2022). Varoluş isyanı. Ankara: Phoenix Yayınları.
[5] Cafiero, C. (1881). “Revolution is a natural law.” The anarchist library. https://theanarchistlibrary.org/library/carlo-cafiero-revolution-is-a-natural-law
[6] a.g.e.
