Yazıdaki tüm fotoğraflar tiyatro ekibinin izniyle kullanılmıştır.
“Çürümüş bir şey var Danimarka krallığında” demişti yakın bir dostum. Ben her şeyden habersiz, korkunç gerçekleri öğrenmek için sevgili babamın ardı sıra gittikten sonra söylemiş bu sözleri. İçimde biriktirip adını koyamadığım her şeyi ne güzel özetlemiş. Bana kalırsa sadece Danimarka değil, dünya içten içe çürümüş. Yem oluyor kurtçuklara, yeni yemler türetip yeniden çürümek için. Sonsuz döngüsünü sağlayacak, hem de sonsuza kadar. Yok edecek, var edecek; yok olacak, var olacak.
Bir tohumun içine düştüğünü farz et. Bir hücren, toprağa karışan bir tohumun içinde filizlenecek. Hücrelerin bölünüp çoğalacak ve o filizle büyüyecek. Farkında olmadan çoğalacak zerrelerin. Nefes almaya başlayacaksın. O filizle dünyaya yeniden serpileceksin. Nefes almaya devam edeceksin. Dalından kopmaya hazırsın, nefes alıyorsun. Dalından koptuğunda bile nefes almaya devam ediyor olacaksın, hayatının son bulduğunu düşündüğünde bile.

Ruhunu tüketen korkunç zehir kalbine ulaştığında sakın kalbinin de durduğunu düşünme. Vücudun çürümeye geçecek anında. Hayat durdu mu sanıyorsun? Aslında vücudun, toprağa karıştığında besleyeceği yeni hayatlara hazırlanıyor. Toprağın içinde derin derin nefesler almaya devam edeceksin. Köstebeklere, kurtçuklara ev sahipliği yapan toprağın içinde onların yemeğine dönüştüğünü düşün. Düşün bir… Düşün. Akıl benim en büyük yeteneğim. Akıl insanın en büyük yeteneği. Akıl bu çürümeye dayanır mı? Yok olmadan var olduğunu bilememek nasıl bir duygu? Bana aklımı yitirdiğimi söyleyenler bir kere oturup düşünse, aklı bırak tutsak olduğu bedenlerinin çürüdüğünü bir fark etse…
Bedenime tutsak yaşarsam zihnim de çürür. Derimi zihnimle bütünleştiririm. Aklım, yegâne varlığım, etten kemikten kokuşmuş bir zindana hapsolur. Aklım ölür, aklım nefes alamaz. Nefes alan dünya, içinde boğulan ben… Döngüye karışan hayatlar, akıştan kopan zihnim… Koca krallığın prensi Hamlet, aklını kaybetmiş bir kaçkın… Dünyadaki bütün zamanları bahşetseler vazgeçmem kaçkınlığımdan. Vücudumdaki kiracılara hesabım var verecek. Benimle doğup benimle nefes alan canlara verecek hesabım. Birlikte karışacağız toprağa, arkadaşlarına ulaşacağız. Bir bütün olacağız tüm dünyayla. Yeniden büyüyeceğiz, başka kaçkınlara hayat olup, birbirimizin kurdu olacağız.

Merhaba! Ben C. Su Yılmaz. 20 Mayıs 2023’te, William Shakespeare’in yazdığı, yönetmenliğini ve genel sanat yönetmenliğini kıymetli hocalarım Z. Gizem Yılmaz ve Serdar Kara’nın yaptığı ünlü kült eserde başrol Hamlet’i oynama şerefine nail oldum. Bu yazıda da, bir oyunda rol olarak görüp değerlendirdiğimiz Hamlet’in dilinden kendi yorumumla bir şeyler aktarmaya çalıştım. Biraz da oyuna hazırlanış sürecindeki düşüncelerimden bahsetmek isterim.

Hamlet’in bunalımına hepimiz az çok hâkimiz. Babasının ölümü, tahta amcasının geçmesi, annesinin amcası ile evlenmesi… Bütün bunlar onun için birer ihanet. Hayat ona bunu mu reva gördü gerçekten? Acılar içinde kıvranan sevgili babasından gerçeği öğrendi ve intikam alacağına yemin etti. Hamlet, bu kadar mı? Bir intikam, trajedi oyunu mu? Hamlet’in yanında gerçek bir dostu, dostları olduğunu iddia eden iki de casusu vardı. Ne onlar, ne amcası, ne kendisi, ne annesi, ne sevdiği kadın, ne de çevresindeki kimsenin yüzünde bir maske vardı. Sanat düşkünü Hamlet’in sevdiği şehir oyuncularının yüzündeyse kocaman maskeler vardı, oyuna da maskeleriyle çıkmışlardı. Peki, asıl oyuncu olan ve maske takması gerekenler o şehir kumpanyasındaki oyuncular mı yoksa Hamlet’in kendi de dâhil olmak üzere bütün krallık mı?
Hamlet’in ya da etrafındakilerin taktığı maskeler görünür değildi. Ve Hamlet de bunun farkındaydı aslında. Ölüm yokmuşçasına, maskeleri ardı ardına değiştirerek kuyular kazıyordu insan. Kazdığı kuyuya bir gün kendinin de düşebileceğini hesaplamadan… Onun anlam veremediği de buydu zaten. Kendine anlam veremeyişi, bu tuzakları kurabilecek kadar akıllıyken bir gün öleceği gerçeği… Yaptığı hiçbir şeyin bir önemi kalmayacağı…

Rol dağılımını öğrendikten sonra yaşadığım heyecan ve stresin ardından oyun rejisinin bir çöplük krallığı olacağını öğrendiğimde şaşırdım ve itiraz etmek istedim. Benim gözümde Shakespeare’in tarif ettiği Danimarka ve krallık bir çöplük olamazdı. Yakıştıramadım daha doğrusu. Kendime de ‘bir çöplük krallığının prensini’ oynamayı yakıştıramadım. Lakin yönetmenlerime itiraz edemezdim çünkü Hamlet’i oynayacaktım, saçımı kazıtmamı söyleseler yapardım.
‘Bir çöplük krallığının prensi’ni oynamak için toplumsal olarak edindiğim hijyen kültürünü, bireysel olarak cinsiyetimi geride bırakmam gerekiyordu. Önce çöplük olayını ele almak istiyorum. Gazeteler, toz toprak ve çöp poşetleriyle dolu olan sahneye adapte olmak kolaydı. Çünkü bunların gerçek çöplüklerden gelen malzemeler olmadığını bilmek beynimi kandırmama yardımcı oluyordu. Hem bir trajediyi çöplükle bağdaştırmaktan daha akıllıca ne olabilirdi ki? Benim, Shakespeare’in tarif ettiği bu olamaz dediğim, tam olarak da buymuş aslında. İnsanların çürümüş ruhlarını yansıttıkları Danimarka’nın bir çöplük krallığı olması mantıklı gelmişti. Beni zorlayan asıl kısım o krallığın ‘prensi’ni oynamak olmuştu. Bir kadın olarak hiçbir zaman feminenliğimin baskın olduğunu düşünmezdim. Kadınsılık ve erkeksilik terimlerine, bunların davranış biçimime yansıyışına aldırış etmezdim. Halbuki sandığım kadar nötr değilmişim. Oyun için bana gelen yönerge özetle şuydu, kadın olduğum ortada olsa da kadın olmamam gerekiyordu. İşte bu gerçekten zordu. Hem bu yönergeyi uygulamaya çalışmak, hem Hamlet’i ‘çöplük krallığı da olsa prens, prenstir asaletini unutmayalım’ mantığıyla insanların önüne nasıl çıkaracağımı düşünmek bana birçok uykusuz geceye mâl oldu.
Bunun yanı sıra tahtın bir klozetten, hayaletin çıktığı öbür dünya ve fiziksel dünya geçit noktasının da bir küvetten olduğunu görmek bu nesnelerin hem maddesel hem de metaforik anlamlarını birbiriyle bağdaştırmam için çok önemliydi. İnsanın doğayla dönüşümünü ve başka hâllere bürünmesini daha da anlamlı kıldı. Ayrıca ellerimizi, yüzlerimizi ve çıplak ayaklarımızı kirletmek için kullandığımız kömür de çok önemliydi. Shakespeare döneminde Londra’da aşırı kömür tüketimine bağlı olarak asit yağmurlarından dolayı küçük bir iklim krizi sorunu yaşadığını bilmiyordum. Ve bu yağmurların pek çok balık ve bitki türünün neslini tükettiğini de. Rönesans dönemindeki kömür tüketimiyle günümüz plastik tüketimi arasında bir bağlantı kuran yönetmenimiz sahneyi plastik çöplerle doldurmuştu.
Seni ve bu dünyayla olan derdini çok iyi anlıyorum Hamlet. Rönesans döneminde de, 21. yüzyılda da. Hamlet’e hazırlanırken hayata dair birçok şey keşfettim. Bence en çarpıcı, gerçekçi ve unutulmaz olanı; ölümden korkmayı korkmadan öğrenmek.

Final koreografimizi izlemek için buraya tıklayınız.
