Özellikle son yirmi yılda, dünya ve toplum belki de hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde değişmeye başladı. Bu değişimlere ayak uydurmak için sadece yaşam tarzımızı değil, aynı zamanda bakış açımızı, düşüncelerimizi, etik ve ahlaki değerlerimizi de değiştirmemiz ve genişletmemiz gerekiyor. Bu değişen dünyada insanın konumun yanı sıra, insanın tanımı ve insanlığın kapsama alanı da değişti ve posthümanizm, transhümanizm gibi düşünce akımları hayatımızda iyice yerini almaya başladı. Bu düşünce akımları aynı zamanda edebi eserlerde de görünürlük kazanarak bizleri sadece bu terimler üzerine değil, bu terimlerle hayatımıza giren etik meseleler üzerinde de düşünmeye cesaretlendiriyor. Paolo Bacigalupi’nin 2009 yılında yayımlanan ve dilimize Kurma Kız ismiyle çevrilen romanı The Windup Girl, insan olmanın ikircikli yapısını irdeleyen ve bizlere posthümanizmin anımsattığı etik yargıların gerekliliğini gösteren edebi eserlerden biridir. Romandaki “saf” insan bedenler, cyborg bedenler ve insan olmayan bedenler arasındaki ilişkiler bizlere posthümanist bir etik anlayışının önemini ve bu tarz bir etik sistemin insan-merkezci düşüncelerin yıkıp geçilmesine duyulan gereklilikten doğduğunu göstermektedir.
Roman, bilinmeyen bir gelecekte Tayland’da geçmektedir. Yazar Bacigalupi, günümüz dünyasının muzdarip olduğu birçok problemi bu spekülatif hikâyenin içine yerleştirerek eğer bu sorunları düzeltmezsek bizi gelecekte nasıl bir kıyametvari yaşam şeklinin beklediğini anlatmaktadır. Romanda olaylar iklim krizi tarafından esir alınmış bir dünyada geçtiği için bir iklim-kurgu eseri olarak da okunabilmektedir. Yükselen deniz sularından ötürü Bangkok seller tarafından yutulmamın tehlikesi altında dört tarafına yüksek duvarlar örerek şehri korumanın geçici de olsa bir yolunu bulmuştur. Romanda dünya Daralma adı verilen bir dönemden geçmektedir. Daralma döneminden önce yaşanmış olan Yayılım dönemi ise serbest piyasa ve fosil yakıtların tüketiminin altın dönemini yaşadığı zamanlar olarak nitelendiriliyor ve biz okurlara günümüz dünyasını hatırlatıyor. Yayılım dönemi aynı zamanda bizlere 15. ve 17. yüzyıllar arasında yaşanmış Keşif Çağı’nı da hatırlatıyor. Tıpkı Keşif Çağı gibi, Yayılım dönemi de belirli bir zümre insanı olduğundan daha zengin hale getirirken gezegeni yok oluşa sürükleyerek toplumun büyük bir kısmını sefalete terk etmiştir.
Kapitalizm, sömürgecilik ve ırkçılık, romanda işlenen güncel sorunlarımızın başlıcaları. Bacigalupi, romanına bu sorunların gelecekteki sonuçlarını işleyerek bizlere bu sorunlardan arınmadıkça bizi nasıl bir tablo beklediğini anlatmış, Kapitalizm ve sömürgecilik romanda yiyecek üretimi konusu üzerinden eleştirilmiştir. Yaşanan iklim krizinden dolayı doğal yaşam neredeyse yok olmuş durumdadır ve artık doğal yiyecek üretimi neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu yüzden Batı temelli şirketler yapay yiyecek üretimine yönelmiş, kalori şirketleri ortaya çıkmıştır. İlk ana karakterimiz Anderson Lake, bu kalori şirketlerinden birinin çalışanıdır ve her ne kadar Tayland kendi yiyecek üretimini kendi sağlıyor olsa bile şirketinin Tayland pazarına girerek satış yapması için çalışmalar yürütmek adına Tayland’a seyahat etmiştir. Asıl amacının ise Tayland’ın nasıl kendi yiyeceklerini ürettiğini öğrenmek ve bunu Tayland’ın elinden almak olası da sömürgeci amaçların hala geçerliliğini sürdürdüğünü göstermektedir.
Irkçılık ise romanda kurma kız adı verilen, cyborglar üzerinden işlenmiştir. Kurma kızlar bedenleri teknolojiyle geliştirilmiş, genetikleriyle oynanmış insanlardır. Bir açıdan, transhüman bedenler olarak değerlendirilebilirler. Transhümanizm denince akla gelen ilk isimlerden biri olan Nick Bostrom, transhümanizmi insan var oluşunu, bedenini teknolojik aletler ve gelişmelerle daha iyi bir konuma getirmek, ömrünü uzatmak, hastalıkları yok etmek, bunun yanı sıra akıl kabiliyeti yüksek makineler üreterek insanlığı ileri götürecek başarılara imza atmaya çalışmak olarak tanımlamıştır (3). Fakat romanda gördüğümüz üzere bu transhümanist idealler dünyanın gerçekleriyle çelişmektedir. Romanın diğer karakteri Emiko’nun hikayesi bize bu durumu örneklemektedir. Emiko, bir kurma kız olarak roman boyunca insanlar tarafından, insandan daha değersiz, insan dışı, içi boş bir makina olarak değerlendirilmiş ve aşağılanmıştır. Bu durumda görüyoruz ki transhüman bedenler, üstün insan olarak görülmeyi bırakın insanların kendileriyle eş değerde bile göremediği bedenler haline gelmiştir. Genetiği teknolojiyle geliştirilmiş kurma kız Emiko’nun insan dışı bir nesne olarak değerlendirilmesi vücudumuzda yer alan teknolojik değişimler ve geliştirmelerin bizi daha mı az yoksa daha mı üstün bir insan yaptığı ya da bizi bir insan olarak değiştirip değiştirmediği sorusunu akıllara getiriyor. Bu açıdan transhümanizm kendisiyle çelişmeye başlıyor. Emiko’ya karşı yapılanlar transhümanizm idealinin temelindeki sorunları göz önüne çıkarıyor ve posthümanist bir felsefenin öneminin altını çiziyor. Kurma kızların yaratılma amacı insanlara hizmet etmeleri, insanlara karşı gelemeyecek birer hizmetkar olmalıdır. Bu amaç bile insan-merkezci bir dünyada teknolojik ilerlemelerin nasıl yozlaştırılabileceğini gösteriyor. İnsanlar bu genetiği değiştirilmiş bedenlere karşı empati beslemiyor ve sadece onların üzerindeki yönetici güç olmaktan kötücül bir zevk alıyor.
Emiko patronu tarafından Tayland’da terk edilmiş ve Tayland’da bulunması yasal olmadığı için hayatını devam ettirebilmek adına hayat kadını olarak çalışmaya başlamıştır. Bu işteki müşterileri onu birçok farklı acımasız şekilde istismar ediyor. Romanın yürek burkan bu kısımları ötekileştirmenin ne gibi çirkin sonuçlar ortaya çıkardığını gösteriyor. Emiko’nun yaşadığı şeye ırkçılığın yanı sıra türcülük de diyebiliriz ve bu durum teknolojik gelişmelerin insanlar tarafından ne tür bir önyargıyla karşılanabildiğini gösteriyor. Bu alanda çalışan, özellikle de yapay zekâ ve insan ilişkilerine odaklanan Margaret Archer, yapay zekâ ve insan ilişkisinin bariyerlere takılmış durumda olduğunu ve bu bariyerlerin insanların kendi becerilerini ölçü alarak yapay zekayı yapamıyor olarak değerlendirdiği şeylerden oluştuğunu söylüyor (133). Archer aynı zamanda yeni teknolojik gelişmelere karşı olan tepkilerin kökünü sömürgecilik ve ırkçılıktan aldığını öne sürüyor ve bunu zamanında Batılı beyaz adamların yerlilere atfettiği negatif özelliklerin bugün yapay zekaya atfedilmesiyle açıklıyor (133). Emiko, bilgisayardaki bir yapay zekâ yazılımına kıyasla daha insanvari özelliklere sahip olabilir fakat bu onu insanların gözünde aynı değerde kılmıyor. Transhümanist idealler işte bu noktada işlevsiz kalıyor ve sahneye posthümanizmi çıkarmamız gerekiyor. Emiko’nun bedeninde insanın nerede başladığını, teknolojinin nerede bittiğini işaretlemek nafile bir çaba olurdu, bu da tıpkı hepimiz gibi onun da en başından beri bir posthüman beden olduğunu gösteriyor. Romandaki sorunların hepsine günümüzde de sahibiz, çünkü öyle davransak ve bütün dünyamızı buna göre inşa etsek de “insan hiçbir zaman ‘salt’ insan olmamıştır” (Ağın 30). İnsanmerkezci bir dünyada yaşayan her posthüman ve insan dışı beden gibi Emiko da bu sorunların ceremesini fazlasıyla çekmektedir.
Posthümanist ideallere dayalı bir etik anlayışı bu açıdan önemlidir çünkü posthümanizm insanlar ve insan dışı bedenler arasındaki hiyerarşiyi bozmaktadır. Posthümanizm temeline insan bedenlerinin diğer bütün maddelerle dolaşık olduğu düşüncesini alır, böylece hiçbir zaman diğer bütün elementlerden ayrı, düşündüğümüz kadar saf bir şekilde insan olmadığımızın altını çizer. Posthümanizmde insan ve insan dışı bedenler arasında keskin ayrımlar yoktur, bunun yerine maddeler arasına çekilen çizgiler bulanıklaştırılmıştır. Posthümanist düşüncede bütün maddeler ve bedenler yatay bir ontoloji içinde birbirleriyle sürekli etkileşime girerek birbirlerini etkiler, eyler ve şekillendirir. Romanda Emiko’nun da çevresinden bağımsız bir varlık olmaktan ziyade çevresel etkenlerden etkilenen, sıcaktan dolayı bayılan, serinliğe ihtiyaç duyan bir beden bütünlüğü olduğunu görüyoruz. Bunun ne kadar insani bir yanı olduğunu görmek içinse yine bir edebi esere, Albert Camus’nün Yabancı isimli romanına bakabiliriz. Romanın ana karakteri Meursault da tıpkı Emiko gibi sıcaktan bunalmış, sadece fiziki olarak değil mental anlamda da hava durumundan etkilenmiş, hatta bunun işlediği suçta bir payı olduğunu mahkemede dahi dile getirmişti. Bu benzerlik bize vücudundaki bütün teknolojik eklemelere ve değişimlere rağmen Emiko’nun da doğadan bağımsız, hatta transhümanistlere göre üstün, değil hala doğadan etkilenebilen, hala doğanın bir parçası olan bir bedeni olduğunu gösteriyor.
Bu türden bir varoluşun kabulü, yeni bir etik sisteminin kabulünü de gerektirmektedir. Maddelerin birbirlerine olan bağlılığı ve dolanıklığı insanları merkezdeki yerinden oynatan bir değerler sistemini doğuruyor. Bu gereklilik sadece insan dışı varlıklar için değil, insanın durumunu da anlamak için önemlidir çünkü tıpkı bir cyborg ya da kurma kız gibi insanlar da başka insanlar, hayvanlar ve/veya mekanik varlıklarla bir arada yeniden var olan, iç içe geçen ilişkiler kuran bir varlıktır (Sands 3). Bu açıdan posthümanist etik değerler farklı bedenler ve varlıklar arasındaki ilişkilerin aracısı olma yolunu izlemektedir (MacCormack 13). Posthüman etik neyin insan olup olmadığını belirlemekten çok farklı bedenler arasındaki ilişkilere ve bu dolanık yaşam şeklinin önemini kavramaya odaklanır. Emiko’nun roman boyunca yaşadığı zorluklardan yola çıkarak, indirgemeci ve insan merkezci bir yaşam şeklini geride bırakıp posthümanist etik değerlere dayalı bir yaşam şeklini benimsememizin önemini anlayabiliyoruz.
İnsanların hiçbir zaman diğer varlıklardan ayrı, uzak bir konumda, diğer varlıklardan bağımsız şekilde yaşamadığını fark etmek posthümanist bir etik sistemi oturtmanın ilk adımıdır diyebiliriz. Diğer varlıklarla, maddelerle bir etkileşim içinde olmadığımızı düşündüğümüz anlarda bile görünmez boyutlarda olsa dahi farklı maddelerle sonsuz bir şekilde etkileşim içindeyiz. Bağırsaklarımızda, midemizde, kirpiklerimizde ve vücut bütünlüğümüz içinde var olan hatta buna katkı sağlayan milyonlarca bakteri bu durumun en basit örneklerinden biri. Bu şartlar altında insanların bütün canlıların ve cansızların efendisi olduğunu savunmak, yanıltıcı bir bakış açısı sağlar ve sağlıksız bir yaşam sistemine yol açar. Günümüzde bunu birinci elden deneyimlemekteyiz. Birlik içinde yaşadığımızı inkâr etmenin sonuçlarını, gelecekte önümüze çıkabilecekleri anlatan Kurma Kız gibi edebi eserler bu sorunlara karşı çıkmak için yollar aramamıza ön ayak olmaktadır. Posthümanist etik bu yollardan biri olarak değerlendirilebilir. Bahsettiğimiz değerler üzerine kurulan böylesi bir etik sistemi, şu ana kadar gezegenin, doğanın ve varlıklar arası ilişkilerin içindeki bozulmaları engelleyerek Bacigalupi’ninki gibi spekülatif eserlerde bahsedilenlerin gerçekleşmemesini amaçlamaktadır.
Kaynakça
Ağın, Başak. Posthümanizm: Kavram, Kuram, Bilim-Kurgu. Siyasal Kitabevi, 2022.
Archer, Margaret S. “Can Humans and AI Robots be Friends?” Post-Human Futures: Human Enhancement, Artificial Intelligence and Social Theory, edited By Mark Carrigan and Douglas V. Porpora, Routledge, 2021, pp. 132–152.
Bostrom, Nick. “Transhumanist Values.” Ethical Issues for the 21st Century, edited by Fredrick Adams, Philosophical Documentation Center Press, 2004, pp. 3-14.
MacCormack, Patricia. “Posthuman Ethics.” Posthuman Ethics: Embodiment and Cultural Theory, Ashgate, 2012, pp. 1–17.
Sands, Danielle. “Introduction: Encounters between Bioethics and Posthumanities.” Bioethics and the Posthumanities, edited By Danielle Sands, Routledge, 2022, pp. 1–11.
