“Kediler binlerce yıldır şimdiki adıyla İstanbul olan bu şehirde yaşamışlardır. İmparatorlukların yükselişine ve düşüşüne, şehrin küçülüp büyümesine tanık olmuşlardır. Pek çok kişi tarafından bakılmalarına rağmen, bir efendileri olmadan yaşarlar. Sevilsinler, hor görülsünler ya da görmezden gelinsinler, herkesin hayatının tartışmasız bir parçasıdırlar.” (Torun, 2016, 00:00:05)
Kadim geleneklerin modern yaşamın ritimleriyle kusursuz bir şekilde harmanlandığı İstanbul’un kalbinde, kedi sakinlerinin gözünden görünmeyen bir anlatı ortaya çıkıyor. Ceyda Torun’un kısa belgeseli Kedi, şehrin kedilerine dair büyüleyici bir keşif sunarken, kentsel bir peyzajda şehrin tüm bileşenleri arasındaki simbiyotik ilişkinin samimi bir tasvirini sunuyor. Posthümanizm merceğinden bakıldığında ise Kedi, geleneksel insanmerkezci bakış açılarına meydan okuyarak insan ve insan olmayan yaşam formları arasındaki değişken sınırları, hatta bu sınırların yapaylığını vurguluyor. Belgesel bu sınırların ortadan kalkışını yansıtırken aynı yaşam alanındaki dolanıklığımızı da bir kere daha gözler önüne seriyor. Bu kedilerin yaşamlarını ve İstanbul’un kendisiyle, tarihiyle, dinleriyle, sanatıyla ve sakinleriyle etkileşimlerini inceleyen Kedi, izleyicileri hayvanların şehirlerin kültürel ve sosyal dokusunu şekillendirmedeki rolünü yeniden düşünmeye davet ediyor ve nihayetinde insanları diğer türlerden uzun süredir ayıran katı hiyerarşileri sorguluyor. Bu makalede, Kedi’de sunulan insan sonrası temaları inceleyerek, filmin kentsel bir ortam bağlamında öznellik, faillik ve aidiyet algımızı nasıl yeniden şekillendirdiğine bakacağız.
“Kedi, kediden öte bir şey İstanbul’da” diyor ilk konuşmacı. “Kedi, bütün İstanbul’un tarif edilemez karmaşası, kültürü ve özgünlüğüyle, özelliğiyle ilgili bir şey. Ve kediyi kaldırırsan İstanbul’un bir yeri daha tamamen yok olur ve bunun benzeri yoktur dünyada” (00.55). İstanbul’da Kedi, sayılarla ifade edilen bir varlık olmaktan öteye geçmiş. Kedi, bir olgu; şehrin tarihler boyu insan ve insan olmayan öğeleri tarafından dokunan karmaşık örgüsünün bir parçası haline gelmiş.
Kedi, sokaklarda gezinirken şehirdeki insanlarla, binalarla, dükkanlarla, mobilyalarla sürekli devinen bir etkileşim içerisinde. Şehrin tarihi binalarıyla da özdeşleşmiş ve bütünleşmiş durumda. Farklı zamanların mimari izlerini taşıyan pencere pervazlarının, su oluklarının, çatıların üzerinde sınır bilmeksizin gezinebiliyor; insanlara atfedilen sınırları tanımıyor, onların ötesine geçiyor. İstediği mekanlara selamsız sabahsız girip çıkabiliyor, istediği koltuğun üzerinde oturabiliyor, mağaza vitrinlerinde güneşin tadını çıkarıp uyuyabiliyor. İstanbul’un Kedisi’nin kapalı bir “ev”i de yok. Kendisine bir sınır çizilmiş değil. Şehir onun, o şehrin.
Üstelik şehirde Kedi’nin bakımı da kolektif bir hale gelmiş durumda. Kedi’nin sahibi yok. Kiminin adı da var, ama tasması yok. Geleneksel efendi/sahip-köle/mal ilişkisini reddetmiş. Şehri ve insanı dönüştürmüş, onunla dönüşmüş. Şehrin her yerinde, sokak köşelerinde mama ve su kapları bulmak mümkün. Pazar tezgahlarında onlar için toplanan paralar için kutular var. “Bir kap yemek, bir kap su” yalnızca İstanbul’un değil, tüm ülkenin genel mottosu olmuş durumda. Yaz ayları yaklaştığında insanlar sokak hayvanları için özellikle kapıların önüne su koymayı birbirlerine hatırlatıyor.
İlk kedi Sarı’nın hikayesinde bir apartman boşluğunda doğum yaptığını öğreniyoruz. Onunla beraber apartmana girdiğimizde mama ve su kapları; hatta bir kum kabı dikkatimizi çekiyor. Bu apartman boşluğu Sarı’nın ve yavrularının evi gibi fakat oraya bağlı, oraya ait de değil. Bu yönüyle İstanbul insanıyla Kedi’nin alanları birbirini dışlar şekilde çizilmemiş. Alanlar iç içe. O kadar ki, insanlar için belirgin sınırlar ve alanlar mevcut iken Kedi için sanki alan mefhumu da yok. Kedi’nin mekân anlayışı (ya da bu anlayışın yokluğu), insanınkini de kapsıyor ve adeta yutuyor.
İkinci hikayede bir balıkçı, kedi Duman’ın kendisine geldiğini, yavrularını ona gösterdiğini anlatıyor. Kedi-severler arasında sosyal medyada popüler bir söylem vardır: “Kedi seni seçer” (Cat chooses you). Bu insan-merkezciliğini sorgulayan ve insan iradesinin kedi iradesi karşısında etkisiz olduğunu vurgulayan cümle, insan iradesinin kedininkinin karşısındaki güçsüzlüğünü vurgular nitelikte. İnsan bazen kediyi “besleyerek” ve “bakım” yaparak ona hükmettiğini düşünebilir. Oysa ki, hizmet alacağı kişiyi de seçen Kedi’dir.
Güzel şehirlerin kendine has silüetleri olduğu söylenir. İstanbul silüeti denince son yıllarda aklımıza ne yazık ki gökdelenler ya da inşaat çalışmaları geliyor. İnsan İstanbul’a tahakküm etmeye, onun tarihler boyu koruduğu çehresini bile değiştirmeye çalışıyor. Belki de bu önlenemezdir, zira insan sivildir “toplumda var olan”dır, civilistir. Toplumun (hele de 15 milyonluk bir topluluğun) olduğu yerde binalar, alt yapı çalışmaları, su sistemleri ve şehir planlaması kaçınılmazdır. İşte üçüncü kedimiz Bengü de bu durmaksız inşaat şehrinin bir hırdavatçısında, metal parçaların, demir zincirlerin, plastikle kaplı bakır tellerin, inşaat malzemelerinin arasında bebeklerini doğurmuş. Orada yavrularına geniş bir alan bulmuş. Modern İstanbul’un parçası olarak Bengü ve yavruları, insanlar ile insan olmayanlar; canlılar ile cansızlar; küçükler ve büyükler; seçenler ve seçilenler ile beraber şehrin bu kısmında sınırları ortadan kalkmış bir dolanıklık içerisindeler. Aynı varlık alanını paylaşıyor, yokluklarında birbirlerini arıyorlar.
Fransız psikanalist Jacques Lacan dile geçmeyi ya da Sembolik alana geçmeyi öznenin oluşması ve insan toplumunun ve sivil yaşamın parçası olmanın ön koşulu olarak görür. Dil kurallı yapılara sahiptir. Nettir. Sınırları, amaçları vardır dille iletişimin. Belgeselde dikkat çekilen önemli bir nokta kedilerle olan iletişimdir. Görüşme yapılan her kişi kedilerle kurduğu iletişimden bahsediyor. Oysa ki bu iletişimde sivil bir dil yoktur. Ve bu durumda İstanbul, dilin ötesinde, sınırların, kuralların, yapıların, amaçların; bir başka deyişle Aydınlanmacılığın, Kartezyenciliğin, Akılcılığın, fenomenolojinin ötesinde bir ortak alan haline gelmekte. İnsanın ve onun “aklı”nın hiçbir şeyin merkezi olmadığını, insanın yalnızca kendinin de içinde olduğu bir ilişkiler yumağının parçası olduğunu hatırlatıyor İstanbul Kedisi.
Çıkar-beklenti ilişkisini, dolayısıyla da insanın kendini tepesinde gördüğü hiyerarşileri yırtıp atıyor Kedi. İnsanın değil, şehrin kendisine bakacağından emin. İnsanı bir efendi gibi görmüyor. İnsanın bir etkisi var elbette; balık tezgahlarında, pazarlarda, ona peynir ve et sunan kafelerde, yani Kedi’nin karnının doyduğu yerlerde insan var ama insan oraların da sahibi değil. En fazla bir elçi olabilir. Belki o bile değil… Bir yumağın içindeki birçok parçadan biri sadece. O parçalar da kaçınılmaz olarak birbirine değmekte, birbirini etkilemekte, doğurmakta, doyurmakta, değiştirmekte, dönüştürmekte. Kendileri dönüşürken yumağı da dönüştürmekteler.
İnsan her zaman bu girift ağın farkında değil. Belgeselde ara ara insan-merkezci yorumlar duymak elbette mümkün. Kedi ile ilişkisini faydacılık üzerine kuran insanlar da var. Fakat bu ilişki karşılıklı görünmüyor. Bir başka deyişle, o faydacı bakış açısı yalnızca insana ait. Kedi’de ne öyle bir kaygı var ne de öyle bir zihniyet. Kedi’nin bu duruşu Rönesans’ın varlık hiyerarşisine de bir tepki adeta. Sınırlar, altlar-üstler, efendiler-köleler hiç umrunda değil. İnsan uydurması insan merkezli paradigmalar onu bağlamıyor.
Ama o dolanık yapının da büsbütün içinde. İnsan yüzünden, insan gibi o da vahşi kapitalizmden nasibini almış. Şehirde yeşil alanlar yerini beton yapılara bırakmak zorunda kaldıkça güvenli alanları daralmış; şehir kentsel dönüşüme girdikçe zorlanmış. Bir pazarcı amca belgeselde şöyle diyor: “Çünkü burası dağılırsa, ki büyük ihtimal, bunlar da sahipsiz olacak” (00:39:07). Sahipsizlik insansızlık demek değil, alışkın olduğu yerlerden, insanlardan, hayvanlardan, topraklardan uzaklaşmak demek sahipsizlik. Şehri daha da sivilleştirirken şehrin dokusuna müdahale edip yüzyıllardır var olan ilişkiler yumağına makas sokanlar o yumağın parçalarını birbirinden ayırıp sahipsizleştirmişler. Bu durum devam ediyorlar. Ve bu yalnızca Kedi’nin sorunu da değil. Yumağın sorunu…
Çizili sınır tanımadığı gibi şehrin içinde camdan ağaca oradan arabaya oradan asfalta atlayarak canlı-cansız; doğa-şehir gibi ikili sınırları da yok ediyor Kedi. Yaşayanlarla da iç içe; mezarlıklarda, ölmüşlerle de. Apartmanlarda, iş yerlerinde, mezarlıklarda, metro istasyonlarında, kendilerine tahsis edilmiş yuvalarda… Şehrin her ilmeğinde, tarihinde, sanatında, ticaretinde, insanında, doğasında, özünde yani, imzası var Kedi’nin. İnsan gibi, insanla birlikte.
Bu yazımı evimdeki kedilerim Plato ve Dr. Faust’a ve sokakta baktığım onlarca isimli-isimsiz kedoşlarıma ithaf ediyorum. İyi ki beni seçtiniz <3
Kaynakça
Torun, Ceyda. 2016. Kedi. Belgesel. MUBI.

