Zenopoetik

For the English version of this post, please click here.

ZENOPOETİK

İnsan ve insan olmayan varlıkların yaşam alanlarının ekolojik ve politik nedenlerle hızla dönüştüğü dönemlerden geçiyoruz. Bu dönüşüm, insan perspektifinden göçün artışıyla, ekoloji perspektifinden ise biyolojik çeşitliliğin azalması ve endemik ekolojik krizlerle en belirgin şekilde kendini gösteriyor. Yaşam alanlarının değişimi yalnızca mobilite, yani bir yerden başka bir yere gitmekle sınırlı değil; aynı zamanda, mevcut habitatların içinde canlı ve cansız varlıkların mekansal olarak sabit kalıp bagli cevresel kosullarin değişmesi de bu sürecin bir parçası. 

Bu dönüşümün içinde, Akdeniz ikliminden subtropikal iklime, bir kültürden başka bir kültüre geçişin düşündürdükleriyle birlikte, algıda seçicilik yoluyla karşıma sürekli çıkan iki temel kavram var: ev ve yabancılık. Ev fikrinin fiziksel ve zihinsel, kültürel ve yabanıl, yabancılık ve tanıdıklık boyutlarını keşfederken, doğal çevremdeki değişimi yeraltı ve hava kökleri, rizomlar, dallar, simbiyotik sarmaşık bitkiler, mikorizal ağlar üzerinden gözlemlemeye başladım. 

Bataklık eko-politiği üzerine düşünürken, Delia Owens’ın Where the Crawdads Sing romanından uyarlanan aynı adlı filmle karşılaştım. Filmde, ana karakter Kya’nın bataklık ekosistemi içinde varoluşu, toplumsal dışlanmışlığı, doğayla kurduğu iç içe ilişki ve doğal hukuk fikrinin işlenişi ilgimi çekti. İnsan-merkezci olmayan, insan ve insan olmayan arasındaki geleneksel düşünce sınırlarını aşan, ayrıcalıklı insanlarla ezilenler arasındaki eşitsizlikleri gidermeyi amaçlayan yatay güç dinamikleri idealine de göndermede bulunarak, yabancılıktaki ve bilinmezlikteki şiirselliği aradığım çizimlere başladım. 

Bu yazı, ev ve yabancılık, bağlantısal ağlar, posthümanist etik, film ve çizimler arasındaki kesişimsellik üzerinden bir anlatı oluşturuyor.

  1. Mekânsal Dönüşüm, Yabancılık ve Dolanıklık

Doğal ve yapayın, turistik eğlence kültürü ve vahşi yabanıl hayatın, tanıdık ve yabancının, subtropikal iklime bağlı olarak zengin kültürel ve biyolojik çeşitliliğin sürekli iç içe geçtiği ve dönüştüğü bir yerde, batısında bataklıklar ve sulak alanlardan oluşan Everglades`in doğasıyla doğusunda Atlantik arasında konumlanıyor Miami. Bir yanda küresel kültürel akışların yoğunluğu, diğer yanda bataklık ekosisteminin özgün ve karmaşık dinamikleri olan bir yer.

Bataklıklar ve sulak alanlar kültürel olarak genellikle olumsuz çağrışımlar taşırken, aslında bazı ekosistemlerden çok daha zengin ve karmaşık yapılar barındırır; ne yazık ki bu benzersiz güzellik çoğu zaman göz ardı ediliyor ve yeterince görünür değil.

Son Buzul Çağı’nın sonunda sular altında kalan geniş ve neredeyse dümdüz bir deniz tabanı olan Everglades, aktif kireçtaşı zemini sayesinde modern karbonat çökeliminin en yoğun yaşandığı bölgelerden biri. UNESCO tarafından tanınan bu subtropikal sulak alanlar, kıyı ve deniz ekosistemleri ile karmaşık biyolojik süreçler, Everglades’in vahşi yaşamına ev sahipliği yaparken, tüm bu ekosistemler, bölgenin temel jeolojik yapısı tarafından şekillendirilmiş[1].

Çizimlere en büyük görsel katkıyı yapan ise Everglades`in bitki ağı. Bu ağ, yeraltı ve hava kökleriyle iç içe geçmiş, birbirini besleyen bir sistem oluşturuyor. Tatlı su bitkileri, bataklık ağaçları, banyan ağaçlarının destek kökleri, mangrov ağaçlarının tuzlu sulara da uzanan kök yapıları ve bromeliad gibi hava kökleriyle beslenen bitkiler, bu ekosistemde doğanın birbirine sıkıca bağlılığını gösteriyor. Bu bitki ağı, su filtrasyonu, karbon depolama, erozyon kontrolü ve habitat sağlama gibi kritik ekosistem hizmetleri sunarak bölgenin ekolojik dengesini koruyor[2].

Everglades, kuzeyden gelen suyu temizleyip arıtarak Florida Körfezi’ne ve Keys bölgesine ulaştıran devasa bir doğal filtre. Aynı zamanda yer altı su kaynaklarını besleyerek bugün 8 milyondan fazla insanın içme suyu ihtiyacını karşılamaya devam ediyor. Bir zamanlar Orlando’nun güneyinden başlayarak Kissimmee göller zinciri üzerinden Okeechobee Gölü’ne, oradan da Florida Körfezi’ne kadar uzanan Everglades, bugün bu genişliğinin yarısından bile daha küçük. Şehirleşme, tarımsal faaliyetler ve su baskınlarını önlemek için açılan kanallar su akışının %70’inden fazlasını engellemiş bulunmakta. Bu değişim, ekosistemin dengesini bozarak sulak alanların biyolojik bütünlüğünü tehdit ediyor; yerli kuş türleri ve diğer vahşi yaşam büyük ölçüde azalmış, bazıları ise kaybolmuş durumda[3].

Drenaj kanalları ve pompa istasyonları Everglades’in doğal su akışını bozarak ekosistemin dengesini sarsarken tarım, sanayi ve şehirleşme nedeniyle bölgenin yarısından fazlası yok olmuş, bu da birçok türün yaşam alanını tehdit edip sulak alanların kurumasına yol açmış, ayrıca Burmese pitonu gibi istilacı türler yerli ekosistemi bozarak biyoçeşitliliği ciddi şekilde azaltmıştır[4].

Tarım alanlarından gelen gübrelerin su kalitesini düşürmesinin yanısıra[5], düşük rakımı nedeniyle deniz seviyesinin yükselmesine karşı savunmasız olan Everglades, tuzlu su girişinin ve su kalitesinin bozulmasının etkisiyle giderek daha hassas hale gelirken, artan sıcaklıklar su kalitesini olumsuz etkileyip bazı türlerin üreme dengelerini bozmakta ve özellikle timsah ve krokodil popülasyonlarını tehdit etmektedir. Tatlı su akışının azalması ve tuzlu su girişinin artması mangrov ormanları ve deniz çayırı yatakları gibi kıyı habitatlarını tehlikeye atarak, bu ekosistemde yaşayan 2.000’den fazla bitki ve hayvan türünü risk altına sokmaktadır[6].

Bugün ise Everglades, ekosistemini eski haline getirmek için ABD Kongresi tarafından başlatılan en büyük restorasyon programına sahip. CERP (Comprehensive Everglades Restoration Plan), Everglades Güney Florida’nın su kaynaklarını koruma ve iyileştirme amacı taşıyor.  Ana hedefleri arasında suyun miktarını ve kalitesini artırmak, Everglades Milli Parkı’na su akışını sağlamak ve bozulan ekosistemleri onarmak yer alıyor. Ayrica, okyanusa boşaltılan tatlı suyu geri kazanarak doğal döngüyü yeniden kurmayı hedefliyor[7]

Kültürün ve yabanıllığın dolanıklığı, fayda kadar doğaya verilen zarar ekseninde de görünür oluyor. Bu paradoksun görünür olduğu bir yerde mekânsal dönüşüm de, doğaya yabancılaşmanın ötesinde bir yabancılığı da beraberinde getiriyor; ancak buradaki yabancılık, doğal çevreye ve kültüre, eşyanın doğası gereği yabancı olma haliyle, aynı zamanda yeni bir çevreyi tanımanın heyecanıyla birlikte geliyor. Bunun yanı sıra, bir de halihazırda alışık olunan kültür ve doğal habitatla ilgili bir yabancılık var ki, bu yalnızca biyolojik, fiziksel ya da kimyasal süreçlerle sınırlı kalmayıp, psikolojik ve kültürel bir toplumsal yabancılaşma durumuna da işaret ediyor.

Yabancıdaki bilinmezlik, insan için ilkel korkulardan biri olma ve beraberinde kaçınma dürtüsünü getirme potansiyeline sahiptir. Ancak bilinmeyenin kendi içinde bir otopoiesisi vardır ve bu paradigma, kendine özgü bir güzellik taşır. Otopoietik sistem, kendisini üreten bir sistemdir. Hammaddeleri alıp onları kendisinden başka bir şey üretmek için kullanan bir fabrika gibi allopoietik bir sistemin tam tersidir[8]. Bu anlamda ekolojik sistemler, dış müdahale olmadan kendi kendilerine sürdürülebilirliklerini ve uzun ölçekli süreçlerle dengelerini sağlayabildikleri için otopoietik sistemler olarak düşünülebilir. Ancak, bu kavram dünyayı anlamak için yeterli değildir. Dünya, uzaydan gelen dış etkilere açık, sürekli değişen ve hâlâ tüm gizemlerini çözemediğimiz bir yer. Bu nedenle, onu anlamanın yolu yalnızca kapalı bir sistem mantığıyla değil, ilişkiler ve ilişkisel dinamikler üzerinden kurulmalıdır. Sympoietic (birlikte-üreten) bir bakış açısı, yaşamı sürdüren süreçleri yalnızca içsel döngülerle değil, birbirine bağlı ve sürekli dönüşen ilişkiler ağı içinde değerlendirmemizi sağlar.

Latour’un belirttiği gibi, Dünya’nın mekanik veya sibernetik bir sistem gibi, önceden tasarlanmış ve yalnızca parçalarını görebildiğimiz bütüncül bir yapı olarak ele alınması, toplumsal olan ile doğal olanın bütüncül değerlendirmesi de kavrayışımızı sınırlar ve politik ekolojinin mantık hatalarından biridir. Tam da bu noktada, sympoiesis kavramı devreye girer. Sympoiesis, Haraway’in tanımıyla, “birlikte yapma” anlamına gelir ve yalnızca insanlarla sınırlı değildir; tüm organizmalar, ekolojik yaşam alanlarını birbirleriyle ilişkili olarak üretir ve dönüştürür. Dempster’in vurguladığı gibi, sympoietik sistemler belirli mekânsal veya zamansal sınırlara sahip olmayan, evrimsel süreçlerle işleyen ve sürekli değişen karmaşık ilişkiler ağıyla tanımlanır[9]. Bu bakış açısı, Dünya’yı statik bir yapı olarak değil, ilişkisel dinamiklerin kesiştiği, birlikte üretilen bir süreç olarak görmemizi sağlar.

Everglades`te kültürle doğanın—üstelik geçici eğlence kültürü gibi yapay görünen çağdaş unsurlarla vahşi doğanın—birbirine dolanıklığı kadar, bitkilerin alt ve üst kökleriyle bu devasa ekosistemin nasıl bağlantılı olduğu da ilgimi çekiyor. Hayatta kalma halinin bir dolanıklık estetiğine dönüşmesi, insan-teknoloji-doğa-hayvan-bitki-mantar-bakteri-virüs-organ-damar-dal-kök-taş-organik-inorganik-soyut-gerçek gibi kavramların birbirine karışarak yeni anlamlar üretmesi, çizimlerin arka planını oluşturuyor.

Bu iç içe geçmişlik, sympoiesis ile birlikte simbiyoz ve transcorporeality (bedenlerötesilik) kavramlarını da akla getiriyor. Buna göre Simbiyoz, iki farklı türden organizmanın uzun bir süre boyunca bir arada yaşadığı ve birbirleriyle etkileşim halinde olduğu bir durumdur. Bu birliktelik, karşılıklı fayda sağlama (mutualizm), tek taraflı fayda sağlarken diğer organizmaya zarar vermeme (kommensalizm), ya da bir organizmanın fayda sağlarken diğerine zarar verdiği (parazitizm) gibi farklı biçimlerde gerçekleşebilir[10](10). Simbiyotik ilişkiler, ekosistemlerin dengesini koruyan ve evrimsel süreçleri şekillendiren temel etkileşimlerden biri olup simpoiesis`in teknik koşulu halini alıyor.

Posthumanist düşüncede bağlantılı kavramlardan biri de trans-corporeality, yani bedenin sınırlarının geçirgenliği ve insanin, maddesel dünyayla sürekli bir etkileşim içinde var olduğu fikridir. Yeni materyalizm ve materyalist feminizmle kesişen bu kavram, tüm canlıların bedenlenmiş varlıklar olarak çevreleriyle iç içe geçtiğini, bu dinamik ilişkiler ağı içinde hem dönüştürüldüğünü hem de dönüştürdüğünü savunur. Ancak, trans-corporeality yalnızca insanı aşan bir düşünce değildir; aksine, Batı düşüncesindeki insan istisnacılığını sarsmak için insanın kendisiyle başlar. Bedenin, çevresiyle mutlak bir ayrım içinde ele alınamayacağını, insanın maddesel süreçlerle sürekli kesintiye uğradığını ve yeniden şekillendiğini ortaya koyar. Bu dönüşümlerin tüm türler ve ölçekler boyunca haritalandırılması, trans-corporeal etiğin ve politikanın temelini oluşturur. Batı hümanizminin bireysel özne anlayışına karşı çıkan bu perspektif, insanı dünyadan kopuk, aşkın ve bedensiz bir varlık olarak değil, biyolojik, teknolojik, ekonomik, sosyal ve politik sistemlerle iç içe geçmiş bir varlık olarak görür. Kapitalist sistem içinde varlığını sürdürmesine rağmen, trans-corporealite yüzeydeki çekici nesnelere odaklanmak yerine, üretimden imhaya kadar maddesel süreçleri sorgular ve bedenlerin, mekânların ve maddelerin birbirine nasıl dolandığını inceler. Böylece, nesneleri uzaktan gözlemleyen bir bakış yerine, dünyayı sürekli oluş halinde kavrayan bir maddesel varoluş olarak düşünmeyi önerir[11].

  • Where the Crawdads Sing ve Posthumanist Etik

Delia Owens`in 2018 tarihli ve aynı isimli kitabından yönetmen Olivia Newman tarafından 2022 yılında uyarlanan Where the Crawdads Sing filminin baş kahramanı Kya, ailesi tarafından terkedilmiş ve toplumdan dışlanmış bir figür olarak bataklıkla tam bir uyum içinde yaşıyor. Film boyunca doğanın ona sunduğu hayatta kalma becerilerini insan kültürüne entegre etme süreci anlatılıyor. Hikâye, insan merkezli sistemin dışından bir perspektifi tasvir ederken, ekolojik ve ilişkisel bir adaletin mümkün olup olmadığı fikrine bağlıyor. Bu noktada, posthumanizm bağlamında ilgimi çeken şeylerden biri, filmin yol açtığı etik sorgulamalar oldu. Film, başkahramanı Kya’nın doğayla kurduğu derin bağ, toplumdan dışlanması ve nihayetinde bir cinayetle ilişkilendirilmesi üzerine kurulu. Filmin doğal hukuk ile kurduğu ilişki ve pozitivist hukuk değerlerinden uzaklaşması yapılan eleştiriler arasında. Doğal hukuk teorisi, insan doğası ve evrensel ahlaki ilkelerin, insan davranışlarını yöneten nesnel ve değişmez yasaları oluşturduğunu öne sürer. Bu bakış açısına göre, bazı hukuki normlar otoritelerini yalnızca insan yapımı düzenlemelerden değil, aynı zamanda evrensel ahlaki gerçeklerden ve insan doğasının temel koşullarından alır[12]. Tarihsel olarak etkili olan bu teori, hukuk felsefesi içinde hala tartışmalı bir konumdadır. Filmin doğal hukuku ekolojik bir bakış açısıyla yorumlaması, geleneksel doğal hukuk teorisinin insan rasyonalitesi ve ahlaki muhakemeye odaklanan yaklaşımından ayrılan özel bir okuma sunar. İnsan doğasının yabanıl doğaya bağlı olduğu ve insanın bilinmezliklerle dolu ilkel ve manevi yönüne vurgu yaptığı için bu teori, doğaya adil yaklaşmak anlamında da metafor olabilir.

Filmdeki doğal hukuk teorisi ile ekolojik adaletin kesişimi birkaç kritik soru ortaya çıkarır:

  • Adalet sadece insana özgü bir yapı mıdır, yoksa daha geniş bir ekolojik perspektiften yeniden düşünülebilir mi? Sanatsal ve kültürel faillik, ekolojik adalet çerçevesinde yeni aktivizm biçimleri üretebilir mi?
  • Doğa kendi adalet mekanizmalarını kurar mı, yoksa adalet temelde insani bir kavram mıdır?
  • İnsanlar, insan olmayan varlıklarla ilişkilerinde karşılıklı refahı desteklemek için ahlaki çerçevelerini yeniden şekillendirebilir mi?

Bu sorular, insanlar ve doğa arasındaki sınırlar bulanıklaştıkça, etik kavramların da akışkan ve ilişkisel hale gelebileceğini gösteriyor. Filmin doğal hukuka yaklaşımı, geleneksel yorumlardan uzaklaşırken, ekolojik bağlamda adalet üzerine düşünmek için yeni olanaklar açıyor.

Ortak üretim ve ağsal ilişkiler perspektifinden bakıldığında, Kya’nın doğayla kurduğu simbiyotik bağ, onu varlığını tanımlayan ekosistemin bir parçası haline getirir. Onun bireyselliği, doğayla olan ilişkiselliği üzerinden ifade bulur ve bu da onu bataklığın üretken süreçlerinin bir bileşeni yapar. Onun farklılığa saygı duyarak var olma biçimi, simpoesis çerçevesinde alternatif gerçekliklerin olabilirliğini yansıtır.

Benzer şekilde, bedenlerarası akışkanlık açısından, insan bedeni ile doğa arasındaki sınırların sürekli değiştiği bir dünyada, Kya’nın deneyimi insan etiği, maneviyatı ve entelektüel kapasitesinin istikrarına meydan okur. Bu da söz konusu yapıların maddi dünyayla kurdukları ilişkiler aracılığıyla şekillendiğini gösterir.

  • Zenopoetik (Xenopoetics)

Xenos, Yunancada “yabancı: yabancı, yabancılık” anlamına gelirken, aynı zamanda yabancılık kavramındaki tekinsizliği bertaraf edecek şekilde “misafir, mülteci, dostça kabul edilen misafir, misafirperverlik hakkına sahip olan kişi” gibi anlamlar da içerir[13]

Kristen Alvanson, bu kavramı ilk kez İranlı filozof Reza Negarestani’nin teori-kurgu eseri Cyclonopedia: Complicity with Anonymous Materials (Siklonopedi: Anonim Materyallerle Suç Ortaklığı) adlı kitapta kullanıyor. Ona göre zenopoetik, “malzemelerden bir şeyler oluşturmakla ilgili bir şey”dir ve bilmemeyle ayrılmaz bir şekilde bağlı bir iletişim biçimidir: “Bilginin ve bilinebilirliğin çözülmesi, zenopoetik yaratıcılığın temel koşuludur.” Bu bilinebilirliğin reddi ve zamansal anomalinin amacı, insan öznesini kendinden emin yaratıcı merkeziliğinden uzaklaştıran düşünme biçimlerini teşvik etmek ve insan-olmayan, insan-dışı ve insan-ötesi güçlerin etkisine dikkat etmenin, feminist mirasla nasıl bağ kurup onu sürdürdüğünü göstermektir[14]

Hakkında çok fazla yazılmamış olan bu kavram, “miras alınmış kimliklerin iptaline ve varoluşsal akışkanlığın teyidine adanmış bir düşünme biçimi”dir. Postmodern estetik perspektifiyle örtüşen zenopoetik, sanatı aşkın değil, içkin bir varlık olarak tanımlar; ve estetik-oluşların ağsal varlıkları içinde delikler barınır: katının içinde boşluğun yarıkları ve sanatın barındığı yer de burasıdır[15]

Posthümanist ve daha spesifik olarak yeni materyalist dolanıklığın, performatif ve akışkan kimliklerin, maddenin içkin değerlerinin ve faillik potansiyelinin bir uzantısı olarak değerlendirilebilecek zenopoetik kavramına yaklaşımım, yabancı ve bilinmezdeki şiirselliği keşfetmek ve karşılıklı tanışma sürecinin görünümlerini araştırmak üzerine kurulu. Çizimler, bir yandan da yabancının estetiğini sorgularken, tanıdıklaşma sürecinin estetiğini arıyor. 

Posthumanizm perspektifinden bakıldığında, teknolojik bütünleşme sürecinde insanın ilkel, bilinmez yönlerini ve etik boyutunu göz ardı etmemek önemlidir. Batı hümanizminin yücelttiği ideal erkek-insan kimliğinin çözülmesiyle ortaya çıkan sorular, bu kavramın temelini oluşturur. Zenopoetik, yirmi birinci yüzyılda kimlik ve anlam krizleri içinde, geçmişten gelen yanlış öğrenilmiş kalıpları sorgulamak ve geride bırakmak açısından da değerli bir yaklaşım sunabilir. Bu bağlamda zenopoetik, yani insan-merkezci olmayan bir yaratıcılık anlayışı, yalnızca insan öznesinin değil, insan-dışı varlıkların, makinelerin ve ekosistemlerin de üretkenliğine alan açar.

Yazı boyunca mekânsal dönüşüm, insan ve yaban hayati arasındaki ilişkiyi ele alan bir film, Everglades’in dolaşıklık estetiği ve çizimlerin kesişim noktası gibi unsurlar, bu yaklaşımı destekleyen bir çerçeve sundu. Teknoloji, insan ve doğa arasındaki sınırları yeniden düşünmeye davet eden bu perspektif, insan sonrası dünyada etik, nesne yönelimi, kimlik ve yaratıcılık meselelerini iç içe geçirerek yeni anlamlar üretmeye katkı sağlayabilir.


Kaynakça

[1] http://whc.unesco.org/en/list/76

[2] https://floridaseminoletourism.com/ten-plants-of-the-everglades/

[3] https://conservancy.org/everglades-restoration/

[4] https://www.floridamuseum.ufl.edu/southflorida/regions/everglades/threats/  

[5] https://www.evergladesfoundation.org/everglades-ecology

[6] https://www.epa.gov/climateimpacts/climate-change-connections-florida- everglades

[7] https://www.evergladesrestoration.gov/comprehensive-everglades-restoration-plan

[8] Oxford Reference, s.v. “Entanglement,” erişim 11 Ocak 2025, https://www.oxfordreference.com/display/10.1093/oi/authority.20110803095436328.

[9] Petersmann, Marie-Catherine. “Sympoietic Thinking and Earth System Law: The Earth, Its Subjects and the Law.”Earth System Governance 9 (2021): 100114., sf 5. https://doi.org/10.1016/j.esg.2021.100114

[10] Paul A. Martin, D. Jayanthi, and Leena Sebastian, “Primary and Secondary Endosymbionts Aphid: Buchnera sps.” in Microbial Symbionts: Functions and Molecular Interactions on HostDevelopments in Applied Microbiology and Biotechnology, 2023, 587–598, https://doi.org/10.1016/B978-0-323-99334-0.00010-4

[11] Braidotti, Rosi, and Maria Hlavajova, eds. Posthuman Glossary. London: Bloomsbury Academic, 2018, 435-438.

[12] https://iep.utm.edu/natlaw/

[13] https://www.etymonline.com/word/xeno-

[14] https://hangar.org/en/agenda-hangar/holes-into-the-future-xenopoetica-y-pensamiento-mas-alla-de-lo-humano/#:~:text=For%20Alvanson%2C%20xenopoetics%20is%20a,the%20prefix%20xeno%2D%20is%20derived.

[15] Robert E. Cabrales, “On the Xenopoetics of Alchemical Theater as an Affective Model for Ritual Hyperoccultation,” Parasol: Journal of the Centre for Experimental Ontology 3, no. 1 (2020): 7–21, accessed January 11, 2025, https://www.academia.edu/38599146/On_the_Xenopoetics_of_Alchemical_Theater_as_an_Affective_Model_for_Ritual_Hyperoccultation.

Ozan Atalan
+ posts