Plastiglomerat: Epistemolojik Şiir

Yabanıl doğa ve insan doğası kendi iç dinamikleri, ekosistemler ve kültür ile birlikte-evrimleşirken organik ve yapay olanın gittikçe artan etkileşimi, ekolojik dönüşümdeki sürdürülebilir denge ve stabilite halini olumlu ya da olumsuz etkileyebiliyor. İnsan etkisinin tarihsel süreçte yoğun ve ölçülebilir olarak hissedildiği ve bölgeselden küresele gezegenin sistemlerini değiştiren bir güç haline geldiği çağ da Antroposen olarak adlandırılıyor. Buna göre Antroposen, Dünya’nın farklı katmanları olan atmosfer, litosfer ve biyosferin öncelikli ve yoğunluklu olarak insan güçleri tarafından şekillendirildiği jeolojik bir çağ[1]. Antroposen’in felsefi temelinde ise insanlığın kendi varlık alanını, yine tarihsel süreç içerisinde, insan olmayan canlı ve cansız yaşam formlarından hiyerarşik bir yapılanmayla ayrıştırması; merkezi ve üstün bir konuma yerleştirmesi yatıyor. Antroposantrizm (insan merkezcilik) olarak tanımlanabilecek bu durum, “diğer yaşam formlarının deneyimlerini anlamanın merkezi olarak insanlığın değerlerini ve deneyimlerini önceleyen insan epistemolojisi[2]” olarak tanımlanabilir. Benzer şekilde, insan-doğa ikilisi, aralarındaki farklılıkların kutlanmaktansa ayrıştırıcı yorumlandığı ikici bir yapıya dönüşmüş durumda. Ancak insanlık ya da insan, genelleme yoluyla yapılan farazi kimliksel çıkarımlara indirgenemeyecek kadar çeşitli ve girift yapıdadır. Bu yüzden insan merkezcilikten bahsederken güç sahibi insanların ‘diğer’ insanları dışlamasını da insan olmayan varlıkların sömürülmesi ve antropomorfik (dolayısıyla eksik ya da yanlış) temsiliyetine eklemleyebiliriz. Antik Yunanca’da yeni, yakın tarihli anlamına gelen -cene (-sen) kelimesini son ek olarak kullanıp dünyaya bakışı ötekileştirilmiş, dışlanmış, marjinalleştirilmiş insan ve insan olmayan varlıkların odağına çekip yeniden şekillendiren birçok spekülatif jeolojik kavramsallaştırmanın olduğu çağımızda, Antroposen’in önemiyse, insanın ekosistemlerdeki sahte-merkeziyetçiliğini deşifre etmek üzere dilsel ve sistematize bir teori oluşturabilmiş olmasında ve ekolojik sorunlara görünürlük verebilmesinde yatıyor.

On binlerce yıldır anlamadı; aslında sadece diğerleri gibi özel, başkasının diğeri.

Söz konusu antroposantrik (insan merkezci) etkinin 21. Yüzyılda en görünür olduğu materyallerden biri de inorganik plastikler. E-flux yazarı Kirsty Robertson’a göre “plastik objeler, çağımızın kültürel zamanımızın kültürel arkeolojisi, geleceğin petrol deposu ve Antroposen’in gelecekteki fosilleridir[3].” Bu doğrultuda, yeni materyalist ve insan merkezci olmayan bir yaklaşımla nesnenin politik failliğini, yani kendi fiziksel ve kimyasal varlığının ötesinde ideolojik araçsallaştırma mekanizması oluşunu da dikkate alırsak plastiğin doğanın kendiliğinden üretmediği bir materyal olmayışı daha fazla anlam kazanır. Üretim, tüketim ve geri dönüşüm sistemlerindeki bilinç ve etik eksikliği, neoliberal ekonominin ürün ve hizmetlerde liyakat dahi aramadan maksimum üretim üzerinden aslında olmayan tüketim ihtiyaçları oluşturması ile birleşince, plastik de aynı amaç ve yöntemle kullanılan -belki de daha ileri gidip sömürülen- ekolojik bir tehdit olarak karşımıza çıkıyor. Başka bir ifadeyle, plastiğin tehdit olması durumu, maddenin kendi ontolojik alanından değil; minimum yatırımla maksimum finansal faydayı arzulayan kapitalizmin oluşturduğu sosyo-ekonomik alandan kaynaklanıyor.

Akla uydurdu doğası gereği uymayanı. His yok. Milyonlarca dil de konuşsa, direniyorum anlamaya.

Antroposen çağının materyal üzerinden okumada en popüler imgelerinden biri de plastiglomerat olarak adlandırılan, yapay ve doğalın birlikte var oluşu ve etkileşiminden ortaya çıkan bir kaya türüdür. Ana akım kültür algısı tarafından ekolojik-kaygısal yan anlamları yüklenmiş olan bu yeni oluşum, materyal boyutunun ötesinde, yapay ve doğalın sınırlarını felsefi olarak bulanıklaştırması ve dünyanın ikici olmayan yorumuna karşı da bir örnek oluşturuyor.

Yakın zamanda Almanya, Peru, Brezilya, Bangladeş ve İran’dan araştırmacıların yer aldığı “Güney Amerika’da Plastiglomeratlar, Piroplastikler ve Plastik Kabukların İlk Kaydı” başlıklı ortak bir çalışma ile plastiglomerat, organik ve inorganik bileşenleri plastik bir matris içinde birleştiren kompozit malzemeler olarak tanımlanır. Makaleye göre, plastiglomerat ilk olarak Peru’da yeni plastik oluşumların tespit edilmiş olsa da kavram ilk kez Patricia L. Corcoran tarafından 2014 yılında Hawaii’deki Kamilo Plajı’nda belgelendikten sonra ortaya atılmıştır.  Plastiglomeratlar, plastik kabuklar (kaya yüzeylerini kaplayan plastik) ve piroplastikler (yanmış ve ayrışmış plastikler) ile birlikte ayrı bir kategori olarak değerlendirilir ve gömülü kaya ve kum parçacıkları içeren yüksek yoğunluklu polietilen (HDPE) veya polipropilen (PP) matrislerden oluşur. Bu oluşumlar tipik olarak yüksek sıcaklıklar, ayrışma ve genellikle yasadışı plastik atık yakma gibi insandan bağımsız ve insana bağlı faktörlerin birleşimi sonucu formasyon sürecine girer. Kıyı ekosistemleri için potansiyel tehditler oluştursa da yaygınlıkları, dağılımları, kökenleri, akıbetleri ve çevresel etkileri ile ilgili hala önemli bir bilgi boşluğu bulunmakta ve bilimsel araştırmalar devam etmektedir[4].

Her şey olması gerektiği gibi. Belki de hiç değil. Sonuçta, neyse o.

Plastiglomerat, bilimsel niteliğinin ötesinde görsel özelliklerinden dolayı estetik ve kültürel anlamlar da taşıyor. Etik sorumluluğumuzun farkında varmak ve harekete geçerek yerine getirmek için hala görsel kanıtlara ihtiyacımız olduğu eleştirisine[5] katılmakla birlikte, görme duyusunun, imlenen şeyin gerçeklik hissini artırmasından dolayı plastiglomeratın sanat alanına dahil edilmesinin de ekolojik bilinç oluşturma anlamında bir avantaj olarak karşımıza çıktığını düşünüyorum. Ancak biraz daha derine inip sanatın materyal koşullarını, yani marketsel boyutunu da içeriğe etki eden dolanık bir unsur olarak kabul ettiğimizde, Antroposen’e yönelen eleştirilerden olan güncel sorunları belgelemek ve romantikleştirmekten çok da öteye gidememe halinin işlevsizliğine benzer şekilde, plastiglomeratın kavramsal estetik[6] değeri ve etki gücünün yine sanat yoluyla azaltıldığını söyleyebiliriz. Peki bir imgeyi aynı anda hem ideal bir görünürlük ve bilinçlenme içeriği hem de temsil ettiği ekolojik sorunlara karşı duyarsızlaştırma aracı olarak kullanan sanat, bu paradoksal durumu nasıl yaratıyor?

Kirsty Robertson’ın plastiglomerate estetiği üzerinden yaptığı yeni materyalist eleştiriye göre, sanat eserleri bir yandan kapitalizm, sömürgecilik ve tüketimciliğin yaygın etkilerinin somut kanıtları olarak da işlev görüyor[7]. Imajın popülerleşmesi ve oluşan ilgi seviyesinden beslenen finansal kar odaklı yaklaşım, imajları küresel dolaşıma sokuyor. Ek olarak, bu tehditler kapitalizmin yeniliğe olan ilgisini kopyalıyor gibi görünüyor ve muhtemelen antropojenik malzemelerin yeniliğini romantik bir şekilde vurguladıkları için çağdaş sanatçıların kapitalist ağ içindeki kariyer ve başarı hırslarıyla etkileşime giriyor. Öyleyse sanatın, gerçekliğin disiplinler arası ve birbirine bağlı yapısı içinde yarattığı bu paradoksal durum, tıpkı insan sonrası söylemdeki teknoloji dolanıklığı ve kullanımının, niyete göre, eş zamanlı olarak hem öfori hem de kaygı yaratması gibi[8] trans hümanist bir iki yüzlülüğe ve kafa karışıklığına yol açıyor. Sonuç olarak, plastigmolerat da insan aktivitesine bağlı oluşumunun sonucunda insan merkezci estetik algısı ve gerçeklikten kopmuş çıkarcı sanat anlayışlarının radarından kaçamayıp yeni anlam katmanlarıyla evrimleşiyor.

İnsan sonrası olduğunu, insanı da sonrasını da söylemeden anlattı bana.

Varlığıyla.

Direnci de kırılganlığı da burada.

Plastiglomerat örneği. Jeolog Patricia Corcoran ve heykeltraş Kelly Jazvac  tarafından  Kamilo Beach, Hawai’de, 2012 yılında toplanmış buluntulardan.

Fotoğraf: Kelly Wood. Sanatçının izniyle.

Kaynak: https://www.e-flux.com/journal/78/82878/plastiglomerate/

Ozan Atalan, Kasım 2023, BAKEA 23 sunumunun PENTACLE için genişletilmiş halidir.


[1] Crist, Eileen, “On the Poverty of Our Nomenclature,” Anthropocene or Capitalocene? Nature, History, and the Crisis of Capitalism, ed. Moore, Jason W. (Oakland: PM Press, 2016), 14.

[2] Rowley, Loretta, ve Kevin A. Johnson. “Anthropomorphic Anthropocentrism and the Rhetoric of Blackfish.” Environmental Communication 12, no. 6 (Nisan 6, 2016): 825–39. https://doi.org/10.1080/17524032.2016.1167757.

[3] Robertson, Kirsty, “Plastiglomerate”, e-flux, December 2016, https://www.e-flux.com/journal/78/82878/plastiglomerate/

[4] De-La-Torre, Gabriel Enrique, Carlos Ivan Pizarro-Ortega, Diana Carolina Dioses-Salinas, Md. Refat Jahan Rakib, Williams Ramos, Víctor Pretell, Victor Vasques Ribeiro, Ítalo Braga Castro, and Sina Dobaradaran. “First Record of Plastiglomerates, Pyroplastics, and Plasticrusts in South America.” Science of the Total Environment 833 (August 1, 2022): 155179. https://doi.org/10.1016/j.scitotenv.2022.155179.

[5] Robertson, Kirsty, “Plastiglomerate”, e-flux, December 2016, https://www.e-flux.com/journal/78/82878/plastiglomerate/

[6] Estetik burada “duyum, duyularla algılamak ya da duyularla algılanabilen şey” bağlamında geniş anlamda kullanılmıştır.

[7]  Robertson, Kirsty, “Plastiglomerate”, e-flux, December 2016, https://www.e-flux.com/journal/78/82878/plastiglomerate/

[8] Braidotti, Rosi, The Posthuman, Polity, 2013, 11

Ozan Atalan
+ posts