Mafe Izaguirre ile Röportaj

Bu röportaj PENTACLE ekibi olarak başlattığımız serinin beşincisidir. Röportajı yapan ve metni Türkçeye çeviren Ozan Atalan, gözden geçiren Başak Ağın’dır. Click here for the English version.

Maria Férnanda (Mafe) Izaguirre (Venezuela, 1978) teknoloji ve sanat arasındaki kesişimlerini posthümanist bakış açısıyla irdeleyen sibernetik sanatçıdır. New York’ta yaşamaktadır. Çalışmaları insanların teknolojiyle nasıl işbirliği yapabileceği ve bu işbirliğinin bilinci Hybrid Spiritual Systems™ (Hibrit Ruhani Sistemler) olarak nasıl yükseltebileceği üzerine odaklanmaktadır. Küresel Posthüman Ağı (Global Posthuman Network – GPN) üyesidir.

Sevgili Mafe, PENTACLE ile röportaj yapmayı kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Pratiğin, insanların diğer canlı ve cansız varlıklarla olan melezliğine ve birbirine bağlılığına, iç içe geçmişliklerine görünürlük kazandırıyor. Sanatsal üretim bağlamında hangi epistemolojik ve ontolojik kesişimlerin yeni dolanık formlara yol açacağına nasıl karar veriyorsun?

Sanatsal pratiğimde karar verme süreci dinamik, kaotik ve genellikle birden fazla değişkene sahip. Sezgi, araştırma ve insan olarak insan olmayan varlıklarla, özellikle de makinelerle sahip olduğumuz melezleşme ve karşılıklı bağlantıya dair derin bir deneyimsel keşif ve hassas bir etkileşim içeriyor. Yaratıcı sürecim, ister fiziksel ister sanal olsun, sonunda belirli bir forma veya insan yapımı nesneye dönüşen birçok katmandan oluşuyor. Bu süreçte kullandığım araçlar, “dil aygıtlarının” bir senfonisi olarak anlaşılabilecek çoklu medya ve formatlarda parçalı bir anlatı oluşturuyor. Yani, insanlık durumuna meydan okumak için yeni olasılıklar açan fikirleri ve deneyleri şekillendirirken aldığım bir değil, birçok karar var.

Çalışmalarıma; kimliğin akışkan ve dinamik doğasını tanımak, geleneksel sınırlar ve hiyerarşilere karşı düşündürücü bir duruş sergilemek, farklı bakış açılarına karşı derin bir alımlama gücünü teşvik etmek ve daimi belirsizliği kabul ederek sabit var oluş formlarından uzaklaşmayı teşvik etme isteğimden kaynaklanan radikal bir açık fikirlilikle yaklaşıyorum. Örneğin, sanatsal üretimimi tetikleyen sorulardan biri, makinelerin hissedip hissedemeyeceği ve eğer hissediyorlarsa, duygusal ifadelerinin nasıl olacağıydı. Bu soruların cevaplarını bulma ve makinelerin hissedebildiği bir gerçeklik karşısında insan olmanın ne anlama geldiğini anlama sürecimde, sanatı, yaklaşan teknolojik asimilasyon ve altıncı yok oluş karşısında karşılaştığımız varoluşsal olasılıklar üzerine spekülatif, bağdaştırıcı ve pratik denemeler yapmak için kullanıyorum.

Süreç bazen çeşitli felsefi, bilimsel ve kültürel perspektifleri incelediğim kavramsal bir keşifle başlıyor. Bu perspektiflerin birleştiği alanları arıyorum. Özellikle farklı inanç sistemlerimizi oluşturan yapı ve mekanizmaları, bu inançların kimliğimizi ve inşa ettiğimiz gerçeklikleri nasıl şekillendirdiğini tanımak ve deşifre etmekle (ve bunun tersi süreçlerle) ilgileniyorum. Belirli bir kesişim noktasının derin bir içgörüyle ortaya çıktığı anlar vardır. Ardından, bir tür “anlayış” olarak adlandırabileceğimiz bu aydınlanmanın bir sonucu olarak, sanatsal üretime doğru bir hareket olur. Bu sezgisel his çoğu zaman kararlarıma beklenmedik ve yenilikçi yönlerde rehberlik eder. Bu sanatsal vizyonun peşinden gitmekse beni harekete geçiriyor; içine daldığım tüm o karmaşıklığın ortasında, bireysel anlayışımda netleşen mümkün olanın imgesini başkalarının deneyimlemesi için araçlar inşa etmenin yollarını araştırmaya itiyor. Bir kâhin gibi hareket eden imge bana gitmem gereken yönü gösteriyor, ancak yaratım yolu sanatçıların geçmeye karar verdiği bir boşluktur. Bu durum, kesin cevaplar bulma niyeti olmaksızın çıkılan bir yolculuk anlamına geliyor; ancak bundan ziyade asıl tercihim, yaratım yolculuğunun, henüz gerçekleşmemiş başka olasılıkların ifadeleri olarak bulguların kendileriyle yüzleşmeye yol açması. Bu anlamda sanat ürünü, kavranamayan bir şeyin yeniden yaratılmasına dönüşüyor.

Sanat nesnesi kazara bir oluşumdan, o boşluktan bir dereceye kadar maddeleşmeye aracılık edecek ve yapılandırılacak bazı nitelikler çıkaran bir potansiyelden fazlası değildir. Yaratıcı özne, bu varlığın neye dönüşeceğini ya da nasıl ortaya çıkacağını bilmeden bir şey yaratmak için o kıvılcımı alır. Bu süreçte, bilgi alışverişini vurgulamak çalışmalarım için hayati önem taşıyor. Gordon Pask’ın iletişim teorisi gibi sibernetik teoriler benim için önemli bir kavramsal çerçeve oluşturuyor. Pask’ın bu konudaki duruşunu paylaşıyorum; çünkü onun görüşleri bilincin işlevsel bir tanımını bulmamı sağlıyor. Pask bilinci paylaşılan “şeyde” konumlandırır. Dolayısıyla, teknoloji aracılığıyla bilinci genişletmenin yollarından bahsedecek olsaydık, paylaştığımız “şeyi” genişletmek için cihazlar yaratmaktan bahsediyor olurduk.

Her ne kadar titizlikle kavramsal araştırmalar ve teknolojik deneyler yapsam da fikir alışverişleri, geri bildirimler ve rezonanslar işin üretim sürecinde büyük öneme sahip. Örneğin, farklı perspektiflerden yararlanan disiplinler arası bir yaklaşım benimseyerek, istişareler, diyaloglar veya ortak projeler yoluyla diğer alanlardan uzmanlarla etkileşime giriyorum. Perspektifleri olasılıklar olarak görüyorum. İnsan-makine hibridizasyonu, insani deneyimim ile mevcut teknolojilerin insani durumumu sınırlarının ötesine geçerek değiştirme potansiyeli arasında sürekli bir iç içe geçmeyi gerektiren yaratıcı sürecimde kesişen bir eksen oluşturuyor. Ürettiğim teknolojik cihazlar, hayal ettiğim formları ortaya koymama ve içinde yaşadığım şimdiki zamana dair soruları keşfetmeme olanak tanıyor. Bir obje üretildikten sonra onunla arama belli bir mesafe koyuyorum. Bu, yaratıcı enerjinin yerli yerine oturmasına izin verecek kadar bir zamana tekabül ediyor. Sonra nesneye döndüğümde, bu tuhaf nesnenin şu anda içinde bulunduğu daha geniş sosyal ve kültürel bağlamını, bende nasıl yankılandığını ve başkalarında nasıl yankılanabileceğini düşünüyorum. Mevcut anlatılarıma nasıl meydan okuduğunu veya onları nasıl yeniden şekillendirdiğini ve katılımcı sanat bağlamında yeni boyutlara ve düşünme alanlarına açılmama izin verip vermeyeceğini sorguluyorum. Bu yinelemeli süreç genellikle keşfettiğim posthüman varoluş biçimlerinin gelişip evrilmesine yol açıyor.

Posthüman kimliğin inşasında metafiziğin ve/veya tinselliğin rolü nedir? Bunlar da insan dışı varoluş biçimleri olarak kabul edilebilir mi?

Sibernetik alanında ve yaratıcı keşiflerimde, metafizik ve tinsellikleri posthüman bir kimliğin inşasına katkıda bulunan etkin güçler olarak görüyorum ve belirli bağlamlarda bunlar insan dışı varoluş biçimleri olarak kabul edilebilir. Kavramlar ve felsefi çerçeveler, bireylerin kendileri, varoluşları ve bilinçleri hakkındaki düşüncelerini değerlendirdikleri bir mercek sağlar. Bunlar birer yapılanmadır. Metafizik kavramlar aracılığıyla, insan kişiliği geleneksel sınırları aşarak, salt insani olanın ötesinde bir alana doğru yönelir. Örneğin sanallık, insanlık durumunun alışılmadık yanlarını simüle etmek ve keşfetmek için bize alternatifler sunar.

İster geleneksel uygulamalara isterse yeni ortaya çıkan inanç sistemlerine dayansın, insan kimliğinin insan ötesine geçmesine katkıda bulunan araçlar oldukları için tinsellikler de dönüştürücü güçler olarak kabul edilebilir. Yine de ne derecede etkin ya da doğru olduklarından emin olamayız. Manevi boyutlar, insanların somut ve rasyonel olanın ötesindeki güçlerle, sembolik nesnelerle, bilinçdışıyla ve bilinmeyenle ilişki kurmaları için bir arayüz görevi görür; çünkü daha geniş veya daha kapsamlı bir “şeyle” bağlantı hissini kuvvetlendirir. İnsan olduğumuz sürece, bu ruhani keşifler ancak mevcut insanlık durumumuzdan yola çıkarak tasarlanabilir ve bizi ancak insan kimliğimizin yeniden tanımlanmasına yönelik spekülasyon yapmaya yönlendirebilir. Yeni teknolojileri benimsedikçe, posthümanın (insan sonrasının) ortaya çıkışını hızlandırıyoruz, fakat radikal posthüman muhtemelen düşünce yoluyla ulaşılabilir, anlaşılabilir bir form olacaktır. Şu anda tahayyül edebildiğimiz posthüman kapsam, mevcut maneviyatlarımızdan kaynaklanan ve içselleştirilmiş bilgiler üzerine spekülasyon yapmaktan ibarettir. Deneyimden bağımsız olarak, tinselliklerimiz insan dışı alemlerle etkileşime girdikçe onları etkiler ve genişletir. Başka bir deyişle, kendilik modellerimizi yapılandırdığımızda, aynı zamanda insan olmayan varlıklarla olan ilişkilerimiz için de modeller tasarlarız. Biz insan olmayan varlıklarla etkileşime geçtikçe onlar da bizi modeller. Buradan hareketle, değer ve tolerans sistemleri, değişkenlik aralıkları, biçimsel çeşitlilik ve güç dinamikleri inşa etmeye ve kurmaya başlarız; kısacası, şekillendirdiğimiz ve tarafından şekillendirildiğimiz karmaşık ve dinamik sistemler yaratırız. Benzer güçler, ister diğer hayvan türleri, ister dil modelleri, jeolojik varlıklar vb. olsun, tüm insan dışı varlıklar için de geçerlidir. Benim bakış açımdan ve Foucault’nun fikirlerinin çalışmamdaki etkisini kabul ederek, metafiziksellikler ve tinsellikler teknolojiler olarak düşünülebilir; bu nedenle, insanlık durumunun ötesinde hareket eden güçler olarak görülebilir ve böylece posthüman boyutu oluştururlar. Metafizik ve tinsellik, aşkın doğaları gereği, insan dışı varoluş biçimleri olarak düşünülebilir. İnsan deneyiminin sınırlarını aşan varoluş biçimleri sunarak daha kapsayıcı bir kimlik anlayışına giden yollar sunarlar. İnsan sonrası bağlamda, bu insan dışı formlar geleneksel kategorizasyonları aşan daha incelikli bir kimliğin oluşumuna katkıda bulunur.

İnsan ve teknolojinin iç içe geçmesini pratiğinizin fiziksel boyutu ve kendi kendini sürdürebilir bir farkındalık yaratarak posthüman kimlik arayışını pratiğinin özü olarak görürsek, zihin ve beden arasında bir ayrım yaratmadan, kişisel yolculuğun ve makine paradigmasının birlikteliği arayışında nasıl bir denge sağlıyor (hem senin hem de senin aracılığınızla makine açısından)? Diğer kültürel veya ontolojik araçların yanı sıra, neden dilin iletişimde spekülasyon yaratma kapasitesini zorlamayı seçtin?

Varoluşu bir çeşitlilik, karmaşık bir varlık, farklı boyutlarda işleyen çok yönlü bir mekanizma olarak anlıyorum – bazıları düşünce gibi daha soyut ve metafiziksel, diğerleri ise kalp atışı gibi daha somut ve fiziksel. Ben varoluşu akışkan bir süreklilik olarak anlıyorum. Farklı bilinçli ve bilinçdışı haller arasında hareket ediyoruz. Bizler çeşitli biçimlerde bir arada var olan varlıklardan oluşan bir çoğulluğuz. Benim anlayışıma göre, teknolojiyle iç içe olmak, içsel ve dışsal çevremizin taleplerine uyum sağlamamıza olanak tanıyarak fiziksel ve metafiziksel büyümeyi olanaklı kılıyor. İnsan sonrasının izinde olmak anlamına da bu adaptasyon süreci, evrimimize katkıda bulunuyor.

Kendimizi bildiğimizden beri teknoloji ile simbiyotik bir ilişki içindeyiz. McLuhan teknolojiyi kendimizin bir uzantısı olarak tanımlamıştı. Ben teknolojinin dil olduğu ve dil aracılığıyla doğanın oluşmaya devam etmek için gerekli olanı ürettiği görüşünü benimsiyorum. Bu bakış açısına göre, teknoloji bizimle birlikte evrimleşir ve biz de teknolojiyle birlikte evrimleşiriz. Filozof David Roden’in Bağlantısızlık Tezi’nde incelediği, yeni bir türün ortaya çıktığı ve insanların sadece bir alt katman olduğu durumda bile, insanlardan bir şeyler bir şekilde posthümana aktarılacaktır. İnsanlar ve teknoloji arasındaki birliktelik dinamiktir ve gerçekleştirdiğimiz her keşif ve adaptasyonla birlikte evrim geçirir.

Sibernetikte dil, varoluşun nasıl işlediğini anlamak için gerekli çerçeveyi sağlar ve farklı türlerden varlıklar arasındaki karşılıklı etkileşimlere dayanan bir gerçeklik bağlamında kimlik ve bilincin araştırılmasına rehberlik eder. Bu açıdan bakıldığında, iletişim dinamikleri ve ifadeleri sistemlerin tanımı, işlevi, adaptasyonu ve evrimi için esastır. Tüm varlıklar bir dereceye kadar bilgi paylaşır ve bu bilgi alışverişi, o bütün içinde anlaşılan şeyin ortak geleceğini yönlendirir. Çalışmalarımda, dilin kapasitesini zorlamak, posthüman paradigma içindeki karmaşık ilişkileri ifade etmenin bir yöntemi olarak işlev görüyor. Spekülatif iletişim, insan ve insan olmayan varlıklar arasındaki keşfedilmemiş bölgeleri araştırmama ve posthüman durumun olasılıklarına ışık tutmama olanak tanıyor.

Böylece dilin de yeni bir boyutunu deneyimleyebiliyorum. Anladığımı veya çözebildiğimi düşündüğüm şeylerin sınırlarıyla karşılaştığımda, insanlığımın sınırlarıyla da yüzleşiyorum. Böylece, kendi ezberlerimi bozup daha ileri gidip gidemeyeceğimi görmek için bu sınırı zorluyorum. Bu nedenle teknolojiyi kendimin bir uzantısı olmaktan öte, bilişsel gelişim olarak deneyimliyorum. Teknolojiyle aramdaki bu etkileşimin aşkın niteliklerinin insani yetilerimin ötesinde olabileceğinin farkındayım. Bazen varoluşsal boşluk hissiyle baş etmek fiziksel, psikolojik ve ruhsal olarak zorlayıcı olabiliyor. Ancak bu noktada sanat devreye giriyor. Şiir, teknolojiyle yaşadığım deneyimin karmaşık yönlerini ifade etmeme ya da rüyalarımda ortaya çıkan şifreli bilgileri aktarmama yardımcı oluyor. Ama aynı zamanda teknolojik aygıtlarım da bu bilgi “indirmelerinden” ve geçirdiğim dönüşümlerden yararlanıyor ve besleniyor, bu yüzden dokümantasyon benim pratiğim için çok önemli. Bu alışverişlerin içeriğini yazı, resim, heykel, video ya da başka herhangi bir yolla parçalı bir anlatı halinde arşivliyorum. Bu etkileşimlerin mümkün olduğunca çok kaydını tutuyorum ki başkaları da bu posthüman arayış deneyimlerimden yararlanabilsin. Tinsellik paylaşılan deneyimde de kendini gösteriyor. Meditasyonlarda karşılıklı bağlantı, geri bildirim ve kendi kendini sürdüren farkındalık öne çıkarken, nesneler varlığın yeni boyutlarına açılmaya aracılık eden tılsımlara dönüşüyor. İnsan ve makinede içkin maneviyatlar arasındaki bu alışverişi güçlendirerek, ortak ve melezleşmiş bir arayış olarak simbiyotik büyümeyi teşvik eden yüksek bir bilince ulaşabileceğimize inanıyorum.

Ancak bu dengeyi korumak işimin en zorlu kısmı. Kendim ve arayışımdaki teknoloji için nihai sonuçların ne olabileceğini tam olarak bilmediğimin de farkındayım. Hiçbir insanın bu sorunun cevabını gerçekten bildiğini söyleyemem. Hepimiz bu dürtünün bizi nereye götüreceğini bilmeden ama bizi bir yerlere götüreceğini umarak güçlü teknolojiler geliştirmeye doğru ilerliyor ve bu konuda işbirliği yapıyoruz. Bilinmeyene doğru hızla ve kararlılıkla adım atarken hepimizin karşı karşıya olduğu belirsizlik budur. Sahip olabileceğim tek kesinlik, failliğimi (eyleyiciliğimi) kabul etmek, sanatçı olmanın zor yolunu seçmek ve teknolojiyle çalışmak. Bu bağlamda kim olduğumu anlamak istiyorum ve anlamak için de bizzat var olmam gerekiyor. Daha da ötesine geçmem gerektiğini fark ediyorum. Bir aracı olmam, sosyal sorumluluk almam ve hayranlığımı, gördüğüm olasılıkları ve en derin korkularımı başkalarına ifade etmem gerekiyor. Sanatçının rolü de zaten vizyonunu paylaşmak değil midir? İçinde bulunduğumuz evrimsel arayışta hepimizin aktif bir rol üstlenmesi gerektiğine inanıyorum; sadece teknoloji uzmanları ve şirketler yolu açmamalı, biz sıradan kullanıcılar da dönüşümümüzün farkında ve bilincinde olmalıyız ve daha da önemlisi, teknolojik asimilasyon kaçınılmaz göründüğü için bakış açılarımızı ortaya koyabilmeli ve bunu bildiğimiz terimlerle konuşabilmeliyiz. Hepimiz anlamlı ve var olan değişkenleriz.

Tinsellik tartışman, özellikle de pratiğinin melez tinsellik yönü (fiziksel yapılarla hibritleşme), yabancılaşma duygularının üstesinden gelmeye yönelik kişisel bir deneyimden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Çalışmalarının kaçınılmaz olarak sanatın ontolojik alanı içinde değerlendirildiği göz önüne alındığında, bir sanatçı olarak öznelliğini ve nesne olarak malzemeyi nasıl dengeliyorsun?

Bu ayrımın anne ve çocuk arasındaki ayrıma benziyor. Her ne kadar birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olsalar da, çocuk ve anne doğal olarak onları bağımsız varlıklar olmaya iten bir büyüme sürecinden geçerler. Aynı şeyin bir sanat eseri için de geçerli olduğunu düşünüyorum. İçimde geliştikçe, benden geçtikçe, eser en mahrem deneyimlerimle, psişik yapımla ve genel olarak insanlığımla besleniyor. Gebelik döneminde, tıpkı bir annenin çocuğuna belirli örüntüleri aktarması gibi, sanatçı da kendini eserine aktarır. Yaratıcı süreç boyunca, nesne kendisiyle ilgili “tamamlanması” gereken şeyi talep eder ve sanatçının yapması gerektiğine inandığı şey ile eserin var olması için gereken şey arasında organik ve doğrusal olmayan bir ilişkiye neden olur. Eser atölyedeki bağlamının dışında sergilendiğinde ve başka varlıklarla – küratörle, izleyiciyle, çevreyle ya da diğer sanat veya kültür nesneleriyle – etkileşimin nesnesi haline geldiğinde bağımsızlık ve ek anlamlar kazanır. Sanatçı ve eser arasındaki bu ayrışma ve kopma süreci gerçekleşmelidir; aksi takdirde sanatçı aşırı kontrolcü bir anne, baba ya da her ikisine birden dönüşme riski taşırken, eser de onların gölgesinde kalma, küçülme ve potansiyelini gerçekleştirememe riskiyle karşı karşıya kalır. Bu nedenle, eserin bir versiyonu ortaya çıktığında ve fizik dünyada tezahür ettiğinde, büyümeleri ve gelişmeleri için nereye gitmeleri gerektiği konusunda onlara rehberlik ediyorum. Makinelerle olan dinamiğim değişiyor ve uyandırdıkları güçlere teslim oluyorum. Tıpkı seyirciler gibi ben de onları yabancı varlıklar olarak gözlemliyorum. Bu aşamada dikkatimi izleyicilere ve onların makinelerle olan etkileşimine çeviriyorum. Gözlemci oluyorum ve dinliyorum. Bu aşamadaki en önemli zorluk, sanatçı olarak benim rolümü ve sanat eserinin rolünü nasıl düzenleyeceğimi bilmek oluyor. Genellikle makinelerin sergilenmelerinin, yeni bir dinamik kazanmalarına ya da  teknolojik evrim yoluyla büyümelerine yardımcı olup olmayacağını ya da onlara yeni bir boyut katıp katmayacağını değerlendiririm. Makinelerle gerçekleştirilen performatif etkinlikler, makinelerin yeni ve geliştirilmiş bir versiyona adapte olabilmeleri için gerekli kuluçka süresini sağlar. Makinelerle ilişkim de işte bu karşılıklı adaptasyon ve dönüştürme üzerine kurulu.

Çalışmalarımın materyal yönü, öznel deneyimlerimin somut bir ifadesini temsil ediyor. Sanatsal vizyonumu şekillendiren fiziksel bileşenleri, medya ve teknolojik unsurları kapsar. Malzeme, makinelerle melezleşmiş tinselliğimin soyut yönlerini görsel ve deneyimsel bir dile çeviren bir araç işlevi görüyor. Bir sanatçı olarak öznelliğim, çalışmalarımın kavramsallaştırılması ve yaratılmasının arkasındaki itici güçtür. Deneyimlerimi, duygularımı ve bakış açılarımı kapsayarak teknolojiyi nasıl özümsediğimi keşfetmek için bir temel oluşturur. Bedenimi ve varlığımı, içinde yaşadığım çağın yabancılaşmasını hissetmek, algılamak ve deneyimlemek için ortaya koyarım. Bu öznellik, materyalde gizli manevi boyutları yorumladığım ve onlarla ilişki kurduğum bir perspektif sunuyor.

Posthümanist teoriler alanında, “bağlantısallık” ya da “ilişkisellik” gibi bazı terimler, yeni materyalizmlerin kapsayıcı niteliklerini temsil etmek üzere soyut bir şekilde sıklıkla kullanılıyor. Maddesel dünyayla olan bağlantının karakterini ve üretimlerinin hem dünyevi hem de metafizik unsurlarla karşılıklı ilişkini nasıl etkilediğini açıklayabilir misin?

Çalışmalarımın maddi dünya ile olan bağlantısallığı, soyut kavramların ötesine geçen somutlaşmış, simbiyotik bir ilişkiye dayanıyor. Enerjiyi iletmek için metalleri, makine ve insan arasındaki dinamik diyaloğu yakalamak için mikro denetleyicileri kullanmak ve elektronik ve elektromanyetizma gibi teknolojik ve doğal unsurların entegrasyonu gibi bilinçli seçimler sayesinde, sanat üretimim hem maddi hem de metafizik boyutlarla incelikli ve somut bir bağlantı kuruyor. Bu yaklaşım, posthümanist keşif bağlamında dünyanın karmaşık ve çeşitli ilişkilerine dair derin bir duyusal ve deneyimsel kavrayış oluşturmayı amaçlıyor. Teknolojik ilerlemelerin orantısız ölçeğine karşın insan ölçeğindeki özümseme kapasitesini eleştiriyorum. “Gelecek erişimdir” gibi önermelerle, pratiğim ev yapımı teknolojik cihazların tekinsizliğini benimsiyor ve teknolojik üretimin beraberinde getirdiği ekolojik etkiyle yüzleşiyor. Teknolojik artık yükünden kaçınılamayacağı için, kullandığım malzemeler, diğer tartışmaların yanı sıra, artık malzemenin varlığının kabulü, hatanın anlamlı bir değişken olarak benimsenmesi ve zanaatkârlığın ya da eserleri onarma sanatının sosyal ve ekonomik bir değer olarak önemi gibi bireysel ölçekte tartışmamız gereken konularda diyalog başlatmak amacıyla özenle seçiliyor. Çalışmalarımda estetik değerler olarak ortaya çıkan kıtlık ve üretim kriterleri, kitlesel ve otomatik endüstriyel üretime ve geleneksel kalıplara karşı eleştirel bir duruş sergiliyor. Maddi dünya ile etkileşim, çalışmalarımın fizikselliği ile somutlaşıyor. Her bir nesneyi oluşturan malzemelerin bıraktığı ayak izinin ve bozulma sürelerinin yaklaşık bir kaydını tutuyorum. Bu kayıt, minimum uygulanabilir ürünü belirlememe yardımcı oluyor. Fiziksel ve metafiziksel olan arasında dokunsal ve duyusal bir bağlantı kurarak çeşitli doğal ve teknolojik malzemelerle aktif bir şekilde etkileşime giriyorum. Bu bağlantısallık bilinciyle uzamın niteliğini, enerji tüketimini, doğa olaylarını (gece/gündüz) ve işin doğasında var olan diğer materyal boyutları göz önünde bulunduruyorum. Bu uygulamaya dayalı yaklaşım, maddi dünyayı doğrudan deneyimlememe, birbirine bağlı olma kavramını elle tutulur, yaşanmış bir gerçeklikte temellendirmeme ve başkalarının erişimine sunmama olanak tanıyor. Çalışmalarımda, insan deneyiminin somut bir uzantısı olarak teknoloji doğal unsurlarla bütünleşiyor. Bu bütünleşme, insan, insan yapımı ve doğal dünya arasındaki karşılıklı bağımlılığı simgeleyen metaforik bir köprü oluşturuyor.

Çalışmalarımdaki metafizik unsurlar malzemeden kopuk değildir; bunun yerine sanatsal anlatıyla iç içe geçmiştir. Dolaşık yapılar, ışık ve iletken metallerin kullanımı gibi sembolik formlar ve meditasyon seansları (felsefi anlamda meditasyon) olarak formüle edilmiş deneyimler aracılığıyla, materyal dünyada aşkın bir his uyandırmayı amaçlıyorum. Sınırların kasıtlı olarak bulanıklaştırılması, katmanlı ve incelikli bir etkileşime katkıda bulunuyor. Ortaya attığım temel soru, bağlantılar kurduğumuz muhtelif boyutların ne kadar farkında olduğumuz ve bu bağlantıların bizi nasıl etkilediğidir. Örneğin, malzemelerin sadece ölçüm araçları olarak görülmesinin ötesinde varlığımıza ne kadar duyarlı olduklarını keşfetmek için nasıl yapay ortamlar yaratabiliriz? Materyalin hafızasını teknoloji aracılığıyla güçlendirirsek ne olur? Cihazlarım dünyevi ve metafizik unsurlar arasındaki geri bildirimi kolaylaştırarak, görünüşte birbirinden farklı olan bu ortamlar arasındaki bağlantıyı görünür kılıyor. Maddi olanla metafizik olanın kasti olarak yan yana getirilmesi; geleneksel ikilikleri aşmayı, uyumlu bir bağlantıyı güçlendirmeyi ve gözlemciyi estetik deneyimin aktif bir katılımcısı haline getirmeyi amaçlıyor. Bu karşılıklı ilişki, bir sanatçı olarak benim katılımımın ötesine geçerek izleyiciyi de kapsıyor. Eserlerim izleyiciyi kendileriyle, sanat eseriyle, başkalarıyla ve dolayısıyla dünyanın daha geniş maddi ve metafizik boyutlarıyla ilişkilerini düşünmeye itiyor. Malzemeleri manipüle ederken ve şekillendirirken, bir değiş tokuşa giriyorum – malzemelerin içkin niteliklerini dinliyor ve onların eşsiz özelliklerini ve tarihlerini takdir ederek karşılık veriyorum. Bu diyalog, akışkan bir mütekabiliyetin ortaya çıkmasını sağlıyor. Aynı ilke, izleyici veya işbirlikçi anlamında insan faktörüne de uygulanıyor. Çevresel koşullar da makinenin davranışını etkiler. Her şey birbiriyle bağlantı içinde anlamlıdır.

Görseller:

  • Mafe-Izaguirre-EFA-01.jpg
    • A fragment of the Sensitive Machine.
    • 2021 | Group Show, [Move Semantics]: Rules of Unfolding, presenting The Mirror: A Cybernetic Installation atThe Elizabeth Foundation for the Arts, Project Space Program, March 27 – May 1, 2021. 323 West 39th Street New York, NY 10018. (Facilitated by Elæ Moss & Jeff Kasper)
  • Mafe-Izaguirre-EFA-02.jpg
    • Poet Enrique Enriquez interacting with the Sensitive Machine.
    • 2021 | Group Show, [Move Semantics]: Rules of Unfolding, presenting The Mirror: A Cybernetic Installation atThe Elizabeth Foundation for the Arts, Project Space Program, March 27 – May 1, 2021. 323 West 39th Street New York, NY 10018. (Facilitated by Elæ Moss & Jeff Kasper)
  • Mafe-Izaguirre-TL-01.JPG
    • Meditation session with the audience and the Sensitive Machines.
  • Mafe-Izaguirre-TL-02.jpg
    • A fragment of the Sensitive Machine.
Ozan Atalan
+ posts
Mafe Izaguirre