Çay ve Elementler

Bu yazı, Fatma Genç’in düzenlediği Çayın Halleri başlıklı Spotify podcast serisinde Z. Gizem Yılmaz’la yaptığı söyleşiden alınmıştır. Podcast’i dinlemek için buraya tıklayınız.

Çay bir element değil ama temel elementlerden oluşuyor. Bir bitki olarak toprağa, suya, havaya ihtiyacı var. Peki çay nasıl topraktan suya, bitkiden insana dönüşüyor? Çayın elementlerle ilişkisi nasıl kuruluyor ve nerede kopuyor?

Çok güzel ve geniş bir soru. Aslında ilişki hiç kopmuyor çünkü sürekli dönüşen bir ilişki söz konusu. Hep şöyle başlamayı seviyorum, elementler ya da her neyle ilgili konuşuyorsam; mesela çay, çay hiç de öyle pasif ya da sessiz değildir. Daima sessiz bir madde varsayıyoruz, insanın üstün aklıyla anlamlandırılacakmış gibi ele alıyoruz doğadaki bütün maddeleri ve varlıkları; çay hiç öyle değildir. Bu açıdan da aslında çay tek başına insan merkezli bakış açısına tezat oluşturuyor (ve tam da çalışma alanıma giriş yapmış oluyor). Peki, bunu nasıl yapıyor?

İnsan merkezli bakış açısına göre insanlar düşünebildikleri için vardır. O meşhur beden ve akıl arasındaki ayrımın, yani Aydınlanmacı felsefede ortaya çıkan Kartezyen düalizmle keskin bir ayrımın çizilmesine sebep oluyorlar.  Ama çay bu ayrımı alaşağı ediyor. Neden? Çünkü çay bize mükemmel bir maddesel döngü gösteriyor. İnsan da bu döngüye uzaktan bir gözlemci olarak bakmıyor, döngüye dâhil: Ayrılamaz, kopamaz, içine karışmış halde, çayla başkalaşıp dönüşüyor. Döngüde sadece insan ve çay yok; yıldızlar, kozmik enerji çekimi, mevsimler, bitkiler, taşlar, coğrafi şekiller, politik ilişkiler, ülkenin konumu, hastalıklar, radyasyon, maden ocakları ve daha birçok oluşum, çayı üreten ve dönüştüren aktif eyleyiciler arasında yer alıyor. Bu yüzden çay muazzam bir hikâye ve bize posthümanizmin bir işaretini gösteriyor.

Peki insan bedeni? Bedenimiz de bütün bu eyleyicilerin akıp geçtiği bir konak oluyor; çayı bedenimize alarak konakmış gibi hareket ediyoruz ve aynı zamanda bedenimiz “bedenler arası geçirgenliği” de gösteriyor. Bu terim Stacy Alaimo tarafından Transcorporeality olarak ortaya atıldı, Türkçeye “bedenler arası geçirgenlik” diye çevirdik. Bedenimiz, düşündüğümüzün aksine katı veya geçirmez değildir. Hep belli sınırları olan bir insan bedeni çiziyoruz. Ama öyle değil, her anımızda bir şeyleri geçiriyoruz ve geçirdiğimiz elementlerle başkalaşıyoruz. Çay da buna dahil. Çay bedenimizde başkalaşıp dönüşerek bizi insan yapıyor, çünkü parçamız oluyor. Bu noktada “insan nedir?” diye bir daha düşünmek gerekiyor. O büyük harflerle çizdiğimiz Aydınlanmacı ve hümanist insan tam olarak nedir? Ve bizi insan yapan tam olarak nedir?

İnsan doğadan ayrı veya üstün deriz, ancak insan bedeninin neredeyse yüzde 90’ı insan dışıdır. İnsan ve insan dışını sorgulamamız gerek. Donna Haraway şöyle der; “Biz hiç insan olmadık ki?” Yani biz hiçbir zaman doğadan kopmadık. İçtiğimiz çayla bile bu ilişki sürekli dönüşerek devam ediyor.  Yarattığımız büyük, üstün, aktif, maddeden ayrı insan miti diye bir şey yok. Ötekileştirdiğimiz, insan olmayan diye ikincil konuma ittiğimiz şey, şu anda konuşurken içtiğim çayda ve beni değiştiriyor.

Elementlerle nasıl ilişki kurabiliriz? Çay topraktan geliyor, bedenimizde dönüşüyor ve tekrar bedenimizle toprağa gidiyor. Biz çayla, topraktaki kurtçukların ölü bedenleri yiyip toprağa dışkıladığı, sonra bitkilere geçen mineralleri alıp içiyoruz. Bu içme, üretim ve tüketim aşamasına pek çok kültürel etmen de dahil. Hangi araç-gereçleri kullanarak topladığımız, nasıl demlediğimiz, neyle (çaydanlık, semaver, kettle vs.) yaptığımız, hangi mevsimlik işçilerin topladığı ya da çay şirketlerinin toplama alanlarına kadar, çeşitli etmenle değişen ve dönüşen bir çay söz konusu. Bunu söyleyince biraz ürkütücü geliyor ama, belki de büyük büyük anneannemizin parçacıklarını çay bitkisi olarak toplayıp tüketiyoruz.  Çünkü büyük büyük anneannemizin parçacıkları toprakta dönüşüyor, belki de bol su ve yeterli sıcaklıkla oluştuğu halini çay diye topluyoruz, fabrikalarda işliyoruz ve neticede ilk teknolojimiz olan ateşi de kullanarak sıvı hale getirip kahvaltıda, misafirlikte, sohbette, can sıkıntısında tüketir hale geliyoruz. Büyük büyük anneannemizin toprağa kefenle mi gömüldüğü, yakılıp küllerinin toprağa mı karıştığı, suya atılıp orada dönüşerek yıllar içinde fosilleşip toprağa bir şekilde dokunduğu mu, gibi durumlar dahi çayı ve pek çok bitkiyi etkileyen önemli eyleyicilerdendir. Bu da çayın kültürel etmenlerden de nasıl etkilendiğini gösteriyor, yani gömme ve toplama gelenekleri gibi. Bu böyle sürüp gider, kısıtlı algımızla kavrayabileceğimiz bir süreç değil. Bu süregelen bir eylem, insanın niyeti ve öznelliğinden bağımsız. Tam bu noktada, insanın kendini merkeze konumlandırmasına başkaldırır nitelikte. Dolayısıyla çay; suyun, havanın, toprağın ve ateşin bir aradalığıyla bize bir element hikâyesi anlatırken, kültürel ve maddesel iç içeliği de gösteriyor. Bu açıdan çay posthüman bir maddedir. Ama aynı zamanda madde değildir, bu da enteresan. Hem madde veya insan nedir? Maddede insan ayrımı var mıdır? İnsan veya çay nedir?

Çok güzel bir girizgâh oldu. Bayağı bir soruyu da ortaya atmış oldun. Çayın insan bedeninde yaptığı ilişkilenmeyi ve dönüşümü, bütünsel bir sürecin parçası oluşunu çok güzel aktardın. Senin de vurguladığın gibi, maddelerin hem biçimsel hem de kültürel uzantılarını gözlemlemek mümkün. Çay dediğimizde, onu bir içecek olarak adlandırdığımızda bir bitkinin biçimsel olarak değişiminden de bahsediyoruz. Çayın elementlerle kurduğu ilişkide biçimsel dönüşümü nasıl gerçekleşiyor?

Çay hem kültürel hem maddesel oluşumların eridiği, kültürler ve maddelerarası bir nesnedir. Maddedir ve madde değildir ya da insandır ve insan dışıdır gibi, hümanist ve aydınlanmacı tanımlara göre. Aslında yeniden tanımlamak şart. İnsan nedir, doğa nedir diye sorarak.

Süreç neleri kapsıyor? Mevsimlik işçilerin çayı nasıl topladığı, buna etki eden kültürel ve coğrafi farklılıklar, nereden geldikleri, yeme-içme-uyku düzenlerindeki farklılıklar vs. hepsi etkiliyor. Çayın yetiştirildiği coğrafi değişikliklerden bunun yöre halkı üzerinde etkisine kadar. Yaşadığımız yere göre şekilleniyor. Ülkenin konumuna bağlı olarak halkın ekonomik durumu, nasıl yetiştiği, bunlara bağlı olarak yaşam standartları ve çay toplamada kullanılan araç gereçler, çayın hangi tür bezin veya poşetin içinde muhafaza edildiği, toprağın yeri veya bölgede maden ocağı olup olmaması (ki ona göre topraktaki kimyasalların oranı değişiyor, mesela yakın zamanda Akbelen’de buna karşı büyük direnişler oldu), her şey birbirine bağlı, Matruşka bebeği gibi. Bütün bu ve benzeri eyleyiciler, çayın elementlerle kurduğu ilişkide nasıl biçimsel bir dönüşümü tamamladığını gösteriyor.

Böylelikle çay “doğalkültürel” bir madde oluyor, Donna Haraway’in geliştirdiği üzere. Haraway şunu söylemeye çalışıyor; biz hep doğa ve kültürü ayrıymış gibi ele aldık, sanki kültür doğanın dışında ve hatta doğadan üstünmüş gibi düşündük. Halbuki doğa ve kültür diye bir ayrışma yok. Biz bunları sadece söylemsel olarak inşa ettik ve başımıza gelen her şeyde bu inşanın payı var, yani insanı doğanın dışına konumlandırmaya çalıştığımız için. Halbuki bir bütün olarak ele alınmaları gerek. Bu romantik bir algıyla “biz doğanın bütünsel bir parçasıyız” demek değil, gerçeklik olarak, yani maddesel açıdan da parçasıyız. Aynı zamanda kültürel olarak. Çay bize bunları gösteriyor. Ölü bedenin kefenlenmesinden çayı toplama aşamasına, çayı toplayanlardan bunun nerede olduğuna, ekonomik durumlardan kıtalararası politik ilişkilere kadar,  çay her şeyi içine alan bir madde oluyor.

İnsan müdahalesiyle dönüşen, biçim alan formlardan bahsediyoruz. Çay da bunlardan biri, kısaca tarım eliyle bitkilerin yararlı gereçlere dönüştürülmesi sonucunda içecek formunu alıyor. Aynı zamanda ait olduğu coğrafyalardan farklı coğrafyalara sürükleniyor, monokültür eliyle yerel bitki türlerinin yok olmasına veya ormansızlaşma gibi bir dizi sonuca sebep olan sürece de eşlik ediyor. Bu süreç aynı zamanda bitki olarak eyleyiciliğini de dönüştürüyor. Ekoeleştirel açıdan, çay özelinde ne söyleyebiliriz?

Bu konu çok önemli, soru için teşekkür ederim. Aslında birçok şeyi söyledin. İnsan eliyle şekillenen bu süreçte, maalesef bir bitkinin ait olduğu yerden başka coğrafyalara sürüklenmesini görüyoruz, ki bu ekolojik emperyalizmin bir parçası. Ya da monokültür eliyle yerel bitki türlerini yok ettik, büyük harfli insan mitini oluşturduğumuz için. Ve ormansızlaşma gibi sonuçlar. Tarımsal uygulamalar, maden ocakları vb.de de çok önemli, çünkü toprağın kalitesini değiştiriyor. Mesela büyük çapta radyasyon ya da kimyasala maruz kalan toprakta çay yetişti, örneklerini yaşadık ve hala yaşıyoruz.

Konuyu ekofobi hipotezine bağlamak isterim. Ekofobi, Simon Estok tarafından ekoeleştirel alandaki kuramsal boşluğu doldurmak için ortaya atılmıştı. Ekoeleştiri ilk başladığında daha aktivist biçimde ele alınmıştı, bunu daha felsefi ve kuramsal çerçevede ele alabilmek için çeşitli terimler geliştirildi. İşte ekofobi bunlardan bir tanesi. Nedir ekofobi? İnsanların doğal çevreyi kontrol altına alma isteklerini kapsayan bir hipotez. Bu istek, insanların kendilerini diğer canlılardan ayrıcalıklı görmelerine bağlı. Yani insan o kadar üstün, fail, eyleyici ki sadece o doğayı ehlileştirebilir veya belli bir düzene sokabilir. Çünkü düşünen varlık olarak insanlar daha üstündür ve doğayı tahakküm altına aldıklarında “vahşi doğayı” ehlileştirmiş ve medeni düzene sokmuş olur. Böylelikle öngörülemez doğa, insan kültürel düzenine dahil edilir. Sürecin psikolojik alt yapısı budur. Başka eyleyiciler de var elbette, kapitalist ve emperyalist düşünceler dahil. Yani maden ocaklarını; “insan vahşi doğayı kontrol altına almak istediği için ortamı o hale getiriyor” diye açıklayamayız sadece. Ama ilk aşaması elbette az önce aktardığım psikolojiye bağlı, daha sonra farklı eyleyiciler işin içine giriyor. Kapitalizm de en önemli eyleyicisi.

Bu bağlamda biz, doğanın en görünür elementlerini kontrol altına alma eğilimindeyiz. Elementlerin bağımsız eyleyiciliklerini zapt etmeye çalışıyoruz. Bunlar masum görünüyor ama değil. Mesela tarımsal uygulamalar, toprağı estetik algıya sığdırmaya çalışan bahçe uğraşları, rekreasyon alanlarının yapılması, maden ocağı yapımı. Ya da suyu düşünelim; baraj ve tuvalet yapımı bir örnek. En saçma ve komik olanı ise suyu pet şişe içerisinde satmaya çalışmamız; ücretsiz halde, insanlık hakkı olarak dağlarda var olan suyu bir marka içerisinde şişeleyip satıyoruz. Hem de plastik şişelerde; makro ve mikro plastik kirliliği had safhada, hayvanlar, insanlar, bitkiler ölüyor. Biz de satın alarak bu düzene ayrıca çomak sokuyoruz. Devam edersek; ateşi düşünebiliriz. Ateşli silahların üretimi, yemek pişirme ve ısınma teknikleri vb. Aynı şekilde hava; rüzgâr gücüyle çalışan gereçlerin üretimi vb. Gördüğümüz üzere, birçok etkinlikle elementler kontrol altına alınıyor. Bu kontrol çabaları çoğu zaman insanlar için felaketle sonuçlanıyor. Hava kirliliği, okyanusların, nehirlerin zehirli alanlara dönüşmesi, göllerin kuruması (ülkemizde çokça örneği var), kurumayla beraber hayvanlar ve bitkilerin ölmesi, verimli toprakların verimsizleşmesi, ormanların yanması ve ormansızlaşma, ya da ormanların toksik atık alanlarına dönüşmesi,  ateş bazlı teknolojilere bağımlı hale gelinmesi, fosillerin tüketilmesi gibi olumsuz örnekler. Bunları hepsi, bahsettiğimiz kontrol altına alma eğiliminin sonucu. Medeniyetin sembolü olarak yaptığımız her eylem, bizi medeniyetsizleşmeye doğru götürüyor.

Çaya dönersek. Çay da tarımsal kontrolün ve uygulamaların uzantılarını taşıyor. Hem kültürel hem de ekolojik emperyalizmin sembolü olarak düşünebiliriz. Tektipleştirilmiş çay tüketiminin yaratılması sıkıntılı bir durum, çünkü çayın metalaşarak bir kültür endüstrisi nesnesine  dönüşmesine sebep oluyor. Kültür endüstrisi, Adorno’nun Horkheimer ile birlikte Aydınlanmanın Diyalektiği’nde (Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma bölümünde) ortaya attığı bir kavram. Başlarda “kitle kültürü” terimini kullanıyorlar, ancak daha sonra yanlış anlaşılmalar olabilir diye “kültür endüstrisi” terimini kullanmayı uygun buluyorlar. Kültür endüstrisi terimi mekanikleşmiş iş zamanından ayrı olan, boş zamanı içeren bir alan. İnsanın boş zamanda haz ve eğlence arayışını nasıl doldurduğuna yönelik bir alan diyebiliriz (Adorno ve Horkheimer, 2010). Kültür endüstrisi, boş zaman faaliyetleri üzerinde hakimiyet kuruyor ve insanları tüketim bazında ortak paydada buluşturuyor.

Bir kültür endüstrisi nesnesi olarak çay da insanları boş zaman eğlencesi olarak ortak paydada buluşturan bir metaya dönüşebiliyor. Böylece çayın kültürel ve coğrafi özerkliği ile biricikliğini elinden alabiliyor. Sahte bir uyumla küresel sermayeye uyumlu bir çay tüketimi sunuluyor. Mesela beş çayı gibi, ülkemizde de bir dönem moda olmuştur; “aristokrat gibi takılıyoruz, porselen fincanlarımızda çayı sütle içiyoruz” gibi tavırlara girildiğini bile görmüştük. Oysa kültürümüze aykırı bir tavır. Bunlar elbette reklamlarda ve sosyal medyada pompalanıyor. Hatta sosyal medyada çayın servisi estetik sunumlar şeklinde paylaşılıyor. Bardak endüstrisi de bir örnektir. Çocukluğumdan bir reklam hatırlıyorum; iki ünlü şarkıcı “ince belli mi diğer bardak mı” diyaloğu içinde dans ederek konuşuyorlardı. Yani hangi bardaktan nasıl içildiğine kadar, çay bu bağlamda da çok önemli; bardağın nasıl ve hangi şartlarda üretildiği, malzemenin nereden geldiği, neden o formda bir bardağın üretildiği gibi konu başlıkları, senin sorunun altına ilişkilendirilebilecek türdendir.

Aktardığın üzere, çay kültürel olarak da çeşitli sonuçlar yaratıyor. Mesela Çin menşeili bu bitkinin bütünsel varoluşundan koparılıp Karadeniz’e getirilmesi ve burada kızıl ağaçların kesilmesine sebep olması, elbette çayın suçu değil. Kültür endüstrisi ve tüketim nesnesi olarak sunulduğunda da paylaştığın gibi bir dizi sonuçlara sebep oluyor. Nihayetinde maddelerin kültürel uzantılara dönüşmesinin bir ifadesi gibi görünüyor bana. Birçok ritüele konu olan çayın, farklı kültürlerde farklı biçimler aldığını görüyoruz. Çayın taşıdığı kültürel mirası biraz daha açabilir misin?

Elbette, çay sadece maddesel değil kültürel tahayyülde de çok önemli. Çay üzerine şarkılar, şiirler yazılmış.Orhan Veliden örnek verebiliriz;

Çayın rengi ne kadar güzel,

Sabah sabah,

Açık havada!

Hava ne kadar güzel!

Oğlan çocuk ne kadar güzel!

Çay ne kadar güzel!

Çay sahiden de ne kadar güzel. Mesela bir arkadaşını arıyorsun ve “anlatacaklarım var, çayı koysana” diyorsun. Yahut vakit geldi ve buluşmaya oturacağım diyelim, hemen çayım alıp oturuyorum. Devam edersek, şiirlerin yanı sıra çay türküleri de enteresan. Her milletin var, batıdan uzak doğuya kadar. Ama benim için en ilginci Şövket Ələkbərova’nın söylediği çay türküsüdür;

Kimin ağrıyır canı
Okşayıptı mercanı
Her bir derdin dermanı çay çay çay

Armudu istikanda çay
Üregimiz yananda çay
Aranlısan dağlısan çay çay çay
Etirlisan dağlısan çay çay çay

Herkese gelse gonah
Lazım değil soruşmah
Gelsin yemehten gabah çay çay çay
(Hiç sormaya gerek yok, çay gelsin diyor yani.)

Gışın garlı savunda
Yayda gırda bayırda
Gezir ne sorağında çay çay çay

(Gerçekten de her koşula ve her sohbet ortamına uyan bir şey.)

Çay sadece üretildi ve bize geldi ile bitmiyor; nasıl hissederek içeriz, hangi bardakta içeriz, nasıl demleriz, nasıl servis eder ve sunum yaparız, kimle içeriz, şekerli mi şekersiz mi tüketiriz? Hepsi çayın kültürlerarası köprüyü nasıl kurduğuna işaret ediyor. Böylece maddesel ve söylemsel oluşumların dolanıklığına işaret ediyor.

Bir Çin şarkısı var, Jay Chou’ya ait, ismi “Büyükbabamın Yaptığı Çay” manasına geliyor;

Geçmişten bu yana çok uzun zamandır

Dünyanın yüzeyinde emekleyip duran

Çocuk yüzlü o çatlaktan

Kayalıklardan mineraller fışkırıyor

Büyükbabam çay demliyor.

Büyükbabamın demlediği çay

Aile gibi kokuyor.

Burada elbette kültürel aileden bahsediyor ama aklıma hemen Donna Haraway’in yoldaş türleri de geldi. Çay elbette aileyi de hatırlatan bir şey, ancak aynı zamanda maddesel olarak aileyi yani yoldaş türleri de hatırlatıyor. Ki çay bizim yoldaş bir türümüz.

Çin kültüründe çay çok önemli, Tang Hanedanlığında çay ustaları çay kitapları yazıyorlar: Lu Yu: The Classic of Tea – çay nasıl yetiştirilir ve nasıl içilir konularını anlatıyor, o kadar önemli. Öyle ki her kültür kendi çay ritüelini oluşturuyor, çay da bu ritüellerle değişiyor ve değiştiriyor. Çin’den çıktığına inanılan çay küresel bir nesneye dönüşüyor. Mesela İngilizlerin beş çayı var; porselen fincanlarda süt ve şeker ekleyerek içiyorlar. Hint çayı var, ki her köşe başında chaiwalla’lar satıyor bu siyah çayı; süt, şeker, kakule, rezene ve karanfil kullanarak hazırlanıyor.  Japonya’da kulpsuz fincanlarda içilen çay seremonileri var. Türkiye’de zaten her şekilde ve her zaman çay tüketilebiliyor, misafirperverlik sembolü. Rusya’da yine çok fazla var; sanıyorum kıtlama şeker kültürüne yakın bir tüketim söz konusu, limonlu ve semaverde. Fas çayını sayabiliriz, aromalı ve baharatlı. Tibet’te tereyağlı-tuzlu çay var, Po-Cha. Moğolistan’da da kurutulmuş kuzu eti dahil içine birçok şey atarak çay yapıyorlar.

Her kültürün kendine çay tüketimi ve seremonisi var. Bunun haricinde; çay bitince kaşık nasıl konur ya da çaydanlık ve çay altlığı nasıl yerleştirilir gibi eylemlerin anlamları da var. Mesela kaşık koyma şekilleri çaya devam edip etmemenin mesajını verebiliyor. Çay böylelikle Oppermann ve Iovino’nun ortaya attığı bir terim olan, öykülü madde haline geliyor. Maddenin kendisinin maddesel bir öykü anlattığına işaret ediyor bu terim. Çayın en başından beri anlattığımız maddesel ve kültürel mirası nasıl taşıdığını gösteriyor. Böylelikle çay maddesel ve kültürel bir karışım, amalgam haline geliyor ve karmaşıklık teşkil ediyor. Aslında çay yüzyılların maddesel ve kültürel hikâyesini taşıyor, zaman bir nesneye dönüşüyor. Geçmiş zamanı bardağımıza taşıyan muazzam bir şeyden söz ediyoruz. Zamanlar, maddeler ve kültürler arası bir köprü.

Donna Haraway When Species Meet kitabında şöyle diyor; “her tür, çoklu türlerin bir güruhudur.” Çayın zamansız zamanlılığını da düşünürsek, bizim bedenimiz de diğer türlerle dolu ve biz çok-türlü birer yığınız, çay gibi. Bedenimiz ile çay etkileşime geçiyor. Dolayısıyla Haraway’in türlerarası performativitesi ile eşörüntülü halde inceleyebiliyoruz çayı. Zamansız zamanlılıktan kastım ise sadece kültürel olarak çay tüketimi ya da üretiminden ibaret değil, maddesel olarak çay bitkisinin ta kendisi geçmişle şimdinin eridiği bir maddedir. Yani geçmiş zamandaki parçacıkların, fosillerin, kurtçukların taşıdıkları ve yığdıkları organik maddelerin bir araya gelerek geçmiş ile günümüzü inşa etmesi, çayın bir bitki olarak geçmişi gün yüzüne çıkarması. Çıkarırken de kültürel mirasını ve genetik mirasını, yüzyılların hikâyeleriyle beraber bugüne taşır.

Maddelerin belleğine baktığımızda, bu kısacık konuşmada bile ne kadar çok şeyi sıraladığımızı görüyoruz; çay çok fazla şeyi ve süreci birbirine bağlıyor. Kültürel ve maddesel iç içeliğin sembolü olarak çayın sanat eserlerindeki karşılığı nedir?

Çayın esere konu olmasından bahsetmeyeceğim ancak çok fazla böyle eser var. Enteresan olan noktadan, çalışma yaptığım alandan bahsetmek isterim. Resimde veya heykelde doğal maddelerin kullanımına bakalım. Çayın kendisinin resim malzemesi olarak kullanılması mesela. Maddesel ve kültürel iç içe geçiyor, tıpkı şarkılarda olduğu gibi. Çayın demini sulandırıyorlar, koyuluk açıklık durumu boyayı veriyor ve bazı ressamlar bunu kullanıyor. Mesela Andy Brown Aka, ki Kraliçe Elizabeth’in çaydan portresini yaparak ünlenmişti. Bu da pek anlamlı geliyor bana, çayın kültürel ve ekolojik emperyalist bir nesne olarak ortaya çıkmasını da gösteriyor. Kısacası bir resim bize çok şeyi anlatıyor; maddesel, kültürel ve emperyalist açıdan. Çay demini kullanan ressamlardan biri de Zach Franzen.

Bence, kültürel tahayyül ile maddesel olarak çayın birleşip bir sanat eseri ortaya çıkarması fikri enteresan.  Bir de şöyle bir durum var: çay poşetlerinin geri dönüştürülen sanat ya da işlevsel sanat kapsamında, çaylarından arındırılıp kurutulduktan sonra boyanıp kumaş, tahta ya da cam gibi malzemelerin üzerinde sanat eserlerine dönüştürülmesi durumu var, ki bu sanat eserleri de açlık ve yoksulluk sınırının altındaki köylere ve yöre halkına katkı sağlaması açısından kullanılıyor (işlevsel sanat denmesinin sebebi bu). Hem geri dönüştürülmüş hem de ekonomik bir sanat, bu yüzden önemli. Böylelikle çöp olan çay poşeti bir yöre halkı için hazineye dönüşüyor. Çöpten hazine. Kısacası çayın nelere kadir olduğunu yine görüyoruz.

Peki sanat eserleri neden önemli? Çay bir madde olarak maddesel düzlemde de sanatın bir parçası oluyor. Kültürel, ekonomik, coğrafi, kişisel, maddesel, kısacası her eyleyicinin ilişkiler ağında eriyip birçok anlam ortaya çıkardığını bize gösteriyor. Bu karşılıklık ilişkiler ağı aynı zamanda içten. İçten ilişkiler ağı; Karen Barad’ın kullandığı intra-action teriminden geliyor, Türkçeye içten etkime olarak çevirdik. Interaction’dan farklı bir terim, interaction karşılıklı etkileşim manasına geliyor. Intra-action ise içten etkime. Mesela çay içtiğimiz zaman karşılıklı bir etkileşim olduğu kadar, içten etkileşeme de sahip oluruz. Evet, bir bardak içerisinde çayı içtiğimde ben ve bardak arasında bir etkileşim oluyor, ancak içtikten sonra bedenimde de bir etkileşim var. Aynı şekilde çayın bedeninde de var çünkü benden molekül aldı, ben de ondan. Karşılıklı dönüşüm. Bu sebeple, yeni posthümanist ya da yeni maddecilik felsefi akımında, karşılıklı etkileşimden ziyade içten etkime terimi kullanılıyor.

İçten etkime, en başından beri çay özelinde anlattığımız karmaşık ilişkiler ağını çok güzel özetliyor. Çünkü pek çok etmen var, ki biz de burada pek çok unsuru atlamışızdır. Nihayetinde süreci içten-etkime terimiyle açıklamak çok daha yerinde.

+ posts

One comment

Comments are closed.