Tolkien üzerine üç bölümlük yazı dizisinin ilk bölümüdür.
Frank Weinreich ve Thomas Honegger tarafından editörlüğü yapılan Tolkien and Modernity 1 isimli dergide Bertrand Alliot “J.R.R. Tolkien: A Simplicity Between the ‘Truly Earthy’ and the ‘Absolute Modern’” adlı bir makale yazmıştır. Bu makalenin odak noktası Tolkien’in eserlerinde zaman, basitlik ve insan doğasıdır.
J.R.R. Tolkien, edebiyat tarihinde yalnızca fantastik bir dünya yaratıcısı olarak değil aynı zamanda çağının insan doğasına dair karmaşık sorgulamalarını eserlerine taşıyan bir yazar olarak öne çıkar. Orta dünya mitolojisi, iyi ile kötünün klasik çatışmasını basit bir zıtlıkla değil derinlikli ve detaylı bir şekilde işler. Tolkien’in eserleri, insanın hem doğaya hem de kendi yaratıcı kapasitesine olan bağlılığını, modern dünyadaki kaybolmuş sadelik arayışını ve “gerçek yaşamın” alçakgönüllülükle kabul edilmesi gerektiği fikrini merkeze alır.
Eserlerinde basitlik; naiflik veya yüzeysellik değil aksine insanın varoluşsal çatışmalarıyla şekillenmiş bir derinliktir. “Leaf by Niggle” gibi öykülerinden Yüzüklerin Efendisi destanına kadar yaratıcı çalışmanın önemi, gerçekliğin dayattığı sorumluluklarla iç içe geçmiştir. Frodo ve diğer yüzük taşıyıcılarının dönüşsüz değişimi modern insanın masumiyetini kaybetmesiyle paralel bir trajedi sunar. Yine de Tolkien, kayıplar karşısında bir arada yaşama ve dünyayı olduğu gibi sevme gücüne dikkat çeker.
Tolkien hem geçmişin basitliğine hem de modern dünyanın karmaşıklığına eleştirel bir gözle bakarken eserleriyle zamanlar arası bir köprü kurmayı başarır. Bu bağlamda, yarattığı mitoloji, modern dünyada yolunu arayan insan için hem bir rehber hem de bir ilham kaynağıdır.
İşte bu yüzden, bu makalenin Türkçe çevirisi, aynı ilham kaynağı olma yolunda tasarlanmıştır…
Öz
Tolkien, yaşamı boyunca kendi zamanının karakteristik bir temel kaybından etkilendiğini düşünür: kadim diller ve metinler aracılığıyla ortaya çıkan ve dünyada var olmanın eski bir yolunu temsil eden saf bir sadelik. Bu kayıp, modern insanın ortaya çıkışıyla ilişkilidir; modern insan, artık nesnelerle doğrudan bir bağ kuramaz hale gelmiştir. Dünya ile arasına bir aracı, yani aklı koyar. Bu nedenle, artık gerçekten “sade” olamaz. Ancak Tolkien, kalbini bu modern öncesi sadeliği yeniden kazanma arzusuna adamıştır. Bunu, örneğin Hobbitlerin değerlerini ön plana çıkararak ya da karmaşıklıktan uzak bir yaratıcı yaklaşımı benimseyerek yapar. Özellikle, ona göre kadim metinlerin ve dillerin “çağrı gücü,” modern olanlara kıyasla çok daha üstündür. Yine de Tolkien, o özgün formun artık geri getirilemeyeceğinin farkındadır. Bu nedenle, günümüze uygun yeni bir sadelik biçimini benimser. Bu yeni sadelik, “gerçek anlamda dünyevi” olan ile “tam anlamıyla modern” olan arasında bir yerde durur.
GİRİŞ
J.R.R. Tolkien’in mektupları, 20. yüzyılın bu büyük dünya yaratıcısının eserlerine yeniden derinlemesine nüfuz etmemizi sağlayan bir öncül sunar. Bu yazışmalar hem Yüzüklerin Efendisi’nin hem de daha az bilinen metinlerin oluşum sürecini gözler önüne sererken mektuplarının üç ana gruba ayrıldığını görürüz. İlk grup, Tolkien’in çocuklarına, özellikle de oğlu Christopher’a yazdığı mektuplardan oluşur. Bu mektuplarda, Orta Dünya’da yaşanan maceraları hatırlatan ve hayatın anlamına odaklanan bir sohbet başlatır. İkinci grup ise, editörü Sir Stanley Unwin ve onun oğlu Rayner’a gönderdiği mektuplardan oluşmaktadır. Bu yazışmalar, genellikle eserlerinin yayımlanmasıyla ilgili konulara odaklanır. Üçüncü grup ise, hayranlarıyla veya gazeteciler gibi farklı kişilerle yapılan yazışmaları içerir. Bu mektuplar, eserlerin belirli bölümlerine, önemli noktaların anlamına ve yazıların detaylarına dair çeşitli sorulara yanıt arar.
Yazarın kurgusal eserleriyle bağlantılı yazışmaları, “Tolkien’in düşüncesine” bir pencere açar. Her ne kadar uzmanlık alanı olan Filoloji alanında seçkin ve kabul görmüş bir role sahip olsa da Tolkien her şeyden önce bir romans yazarıdır. Bu nedenle dönemin diğer entelektüelleri gibi sistematik bir “düşünce sistemi” geliştirmez. Buna rağmen hayalî bir dünya yaratarak ve bu yaratımı derinlemesine düşünerek, bize kendi “düşüncesinin” meyvelerini sunar. Bu yazıda ele alınacak olan da işte bu meyvelerdir. Tolkien’in düşüncesi, diğer yazarlardan farklı olarak bu düşüncelerin dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanla paylaşılmış olması yönüyle dikkat çeker. Yüzüklerin Efendisi hem edebi hem de sinematografik anlamda büyük başarıya ulaşmıştır. Tolkien’in yalnızca basit hikayeler anlatmakla yetinmediğini belirtmek gerekir. Diller, efsaneler ve mitolojilerle örülü gerçek bir ikincil dünya yaratmış ve bu dünya bitmek bilmeyen bir ilgi ve soru kaynağı haline gelmiştir. Tolkien’in düşünsel dünyasına adım atmak, içinde insanların yaşadığı bir eve girmek gibidir. Her kapı, bu geniş dünyanın başka bir bölümünü keşfetmemize olanak tanır; nereye bakarsanız bakın mutlaka bir “varlık” ile karşılaşırsınız.
Tolkien’in eserleri, dönemini belirleyen diğer birçok yapıt gibi evrensel mesajlar taşır. Bu mesajın bir kısmını kavramak ve nasıl şekillendiğini anlamak önemlidir. Tolkien’in yaklaşımı her şeyden önce mütevazıdır. Eserlerini, kendi en basit arzularını tatmin edecek biçimde şekillendirmiştir. Ancak “bu dünyadan” olduğu ve sıkı bir biçimde bu dünyaya bağlı kaldığı için doğal olarak dünyaya seslenmiştir. Eserlerinde teknik meseleler de yer almaktadır. Bu durum büyük ölçüde mekanizasyon çağının yükselişini deneyimleyen bir kuşağın parçası olmasından kaynaklanır. Ancak Tolkien’in eserlerinde daha dikkat çekici nokta sadeliğe olan derin bağlılığıdır. O, basit olanı—sofistike, gösterişli ya da aşırı kültürlü olanın aksine sıradan ve yalın olanı—yüceltir. Tolkien’e göre bu basitliğin gücü, bireyin sıradanlığını aşarak daha yüce hatta neredeyse ilahi bir şey yaratma kapasitesinde yatar. Bu sadelik övgüsü, Yüzüklerin Efendisi’nde Hobbit halkına yapılan vurguda açıkça görülür. Hobbitler, kaderlerini ve tarihlerini büyük bir asaletle kabul eden özgün bir şekilde dünyevi, kırsal bir toplumu temsil eder. Ancak, Tolkien’in eserleri ve yaşamı aracılığıyla ortaya koyduğu yeni bir sadelik biçimi, bizim için çok daha anlamlıdır. Bu yeni sadelik, Altın Çağ’da hüküm süren Hobbitlerin sadeliğinden farklıdır çünkü modern dünyanın insanına uyarlanmıştır. Tolkien’in ana hatlarıyla belirlediği bu yeni sadelik, “gerçekten dünyevi” olan ile “tam anlamıyla modern” olanın tam ortasında yer alır.
TOLKİEN VE ZORUNLULUK
Tolkien, bir dünya yaratıcısı olmasının yanı sıra aynı zamanda bir hayalperest ve bir düşünürdür. Ancak hayal gücünü serbest bırakıp şiirsel evrenine dalabilmek için önce profesyonel ve aile hayatının günlük sıkıntılarından ve endişelerinden sıyrılması gerekir. Bu bağlamda yazışmaları, “hayati ihtiyaçların” ne denli ağır bir yük oluşturduğunu ve “ev içi ve akademik sıkıntıların” (The Letters 117) onun yaratıcı çalışmalarını nasıl yavaşlattığını açıkça ortaya koyar. Mektupları, her insanın yaşamında var olan zorlu zamanların bir yankısıdır ancak Tolkien için bu zorluklar özel bir anlam taşır gibi görünür. Örneğin, eşi ve oğlunun sağlık sorunlarıyla uğraştığı ya da geçimini sağlamak için sürekli şikâyet ettiği ve düzeltmek zorunda olduğu belgelerle meşgul olduğu bu dönemlerde, Tolkien bu sorumluluklardan kaçmayı hiç düşünmez. Günlük yaşamın gerektirdiği tüm görevlerle bilinçli bir şekilde yüzleştiği ve bunlara hak ettiği önemi göstermeden bir zorunluluktan kurtulmadığı hissedilir. Hayalperestliğinin gücüne rağmen Tolkien somut dünyaya hafif bir tavırla yaklaşmaz. Yazışmaları, yıllar geçtikçe onun görevlerini bilinçle yerine getirdiğini ve ardından edebi çalışmalarına, yani “ciddi işine” (The Letters 131) yöneldiğini gösterir. Ancak bedenini ve ruhunu tamamen hikâyelerine adayacak bir durumda değildir. Acil ve ağır işlerinin yükü altında eserlerini yalnızca sınırlı bir şekilde ele alabilir ve diğer görevlerini ihmal ettiği düşüncesiyle sık sık vicdan azabı çeker. Özellikle Yüzüklerin Efendisi ile uğraştığı dönemlerde vicdanı ona sorumluluklarını çok uzun süre ihmal etmemesi gerektiğini hatırlatır. Tolkien, kendi masal kahramanı Niggle’a benzer; Niggle, zihni devasa bir resmin tamamlanmasıyla meşgul olan bir ressamdır. Tolkien, Niggle’ın durumunu kendi yaşamına benzetir.[1] Ancak ne yazık ki Niggle, sürekli “kesintilerle” karşılaşır; yaratıcılığını engelleyen ve ister görev olarak görsün ister görmesin, yerine getirmek zorunda olduğu sorumluluklar nedeniyle fırçalarını bırakmak zorunda kalır.[2] Bu nedenle masal, iki uyumsuzluk arasında kalmış bir karakteri tasvir eder. Kahraman, özel ilgi gerektiren iki görev arasında—bir yanda tercih edilen, diğer yanda zorunlu olan—zaman ve mekân içinde gidip gelmek zorunda kalır.
Tolkien’in somut gerçekliklere olan ilgisi, ayrıntılara duyduğu saplantıyla da kendini gösterir. Kendisini “doğruluğa adanmış bir bilgiç” olarak tanımlar (The Letters 372). Bu nedenle onu sık sık Orta Dünya’da geçen yüzlerce sayfalık maceranın en küçük hatalarını veya tutarsızlıklarını arayıp düzeltirken görürüz. Örneğin, Ay’ın hareketlerinin sahnelerin sırası ve ritmiyle uyumsuz olduğunu fark ettiğinde tüm metni yeniden gözden geçirmekte tereddüt etmez. Bu titizlik, mitolojisini inşa etmekten ve nefes kesici bir hikâye yaratmaktan alacağı soyut zevki, sınırlar ve kurallar dünyasının gereklilikleriyle ağırlaştırır. İşte bu yüzden Yüzüklerin Efendisi’nin yazım süreci, ilk taslaklarından nihai yayınına kadar son derece uzun ve zahmetli olmuştur.
TOPRAKTAKİ YAZI
Tolkien, sevdiği ve köklerini toprağın derinliklerine salan ağaçlar gibi bir “toprak adamıdır.” Eserleri de bu “topraksal” bakış açısıyla şekillenir, edebi niyetleri gerçekçi ve somuttur. Tolkien’in dillere, kelimelere ve onların kökenlerine olan düşkünlüğünü unutmamalıyız. En büyük tutkularından biri dil icat etmektir. Ancak onun için bir dilin var olması “uygun bir yerleşim yeri” gerektirir (The Letters 214). Bir dil, somut bir dünyaya yerleştirilmeli ve belirli bir toprakta kök salmalıdır. Bu nedenle Tolkien, icat ettiği diller için bir hikâye yaratır—mitler ve efsanelerle yoğrulmuş, onlara tutarlılık kazandıran bir masal dünyası. Ancak bir toprağa bağlılık yalnızca belirli olan bağlamında anlam taşır, genelleştirilmiş olanda ise bu anlam kaybolur. Bu nedenle Tolkien, hayalî dünyasını kendi “sevgili yurduna” uyarlar. Ona göre “kendi hikâyesi olmayan” (bir dili ve toprağıyla bağlı olmayan) Kelt, Roma, Germen, İskandinav ya da Fin efsaneleri yetersizdir (The Letters 144). Hatta Arthur efsanesinden bile hoşnut değildir çünkü bu hikâye “kusurlu bir şekilde doğallaştırılmış” ve “Britanya topraklarıyla ilişkilendirilmiş ama İngiliz halkıyla bağdaştırılmamıştır” (The Letters 144). Tolkien’e göre her insan, köklerini derinlere salmış bir varlıktır ve bu kökler, maddi olmayan kültürel ve sosyal bir yapıyla da ifade bulur. Tolkien, belirli bir yerle kurulan bu derin ilişkiyi yüceltirken, “lanet olası bir taşra banliyösüne” dönüşen modern dünyaya öfke duyar (The Letters 65). Başkaları İngilizcenin “en büyük dil grubu” olmasından gurur duysa da Tolkien, bunu bir “Babil laneti” olarak görür ve “bu Amerikan kozmopolitanizmini” korkutucu bulur (The Letters 65). Tolkien, mektuplarında İngiltere’yi sevdiğini dile getirir ancak bunu diğer ülkelerden üstün ya da evrensel bir model olduğu için değil memleketi olduğu için sever. İngiltere’nin kokusu onu sarhoş edercesine etkiler ve kendisi için eşsiz bir anlam taşır. Tolkien’e göre bu bağ her insanın kendi toprağıyla kurduğu ilişkide geçerlidir. Ayrıca Tolkien, Büyük Britanya ya da İngiliz Milletler Topluluğu hakkında yapılan konuşmalardan hoşlanmaz çünkü ona göre bu yapılar, insan gerçekliklerinin üzerine yapay olarak inşa edilmiş geniş ve yüzeysel alanlardır.[3] Bu nedenle doğaları gereği önemsiz oldukları sonucuna varır. Onun “temelsiz” evrensellik biçimini eleştirmesi, “Fransız zihnine” yönelik bir küçümseme olarak algılanabilir çünkü Tolkien’e göre bu zihniyet, gerçek dışı ve belirsizdir. Tolkien’in Eski İngilizce, Anglosakson lehçeleri ve eski Germen dillerine tutkuyla bağlı olması tesadüf değildir. Uzun süre o topraklarda var olmuş bu dillerin incelenmesi, bugün o toprakların ne olduğu ve hala derinliklerinde neler barındırdığına ışık tutar.
Orta Dünya’da her karakterin bir kökeni vardır ve “belirli bir toprakla bağlantılıdır.” Bu bağlılık, pek çok karakterin sürgün nedeniyle acı çekmesini açıklar. Tolkien’in karakterleri, ana yurtlarının, ırklarının, soylarının ve bireysel kişiliklerinin bileşiminden oluşan bir simyanın sonucudur. Ancak kötülük, bu dengeli yapıyı bozar ve varlıkları ait oldukları yerlerden uzaklaştırır. Yollarından sapmış her şey, düzensiz ve karmaşık bir şekilde hareket eder ancak zamanla tekrar kendi yerlerini bulmaya ve dünyayı eski dengesine kavuşturmaya yönelir. Yüzük efendisine, Hobbitler Shire’a, Elfler Valar topraklarına, asi kral ise tahtına geri döner—her biri ait olduğu doğal düzene kavuşur.
HOBBİT BASİTLİĞİ
Tolkien’in en özel yaratımlarından biri olan Hobbitlere neden bu denli yakınlık duyduğunu anlamak zor değil. Peki, kimdir bu Hobbitler? Tolkien’in daha fazla düşünme ve planlama fırsatı bulsaydı her birine İngiliz soyadları vereceğini söylediği, “İngilizliği” içlerinde barındıran köylülerdir.[4] Doğayla iç içe yaşayan, “yerleşik evlerinde” sade bir hayat süren basit varlıklardır (240). “Bir yerde doğmuş” sıradan insanların taşıdığı türden kusurlara sahip olup dar görüşlü ve yeniliklere kapalı kişiliklerdelerdir. Her şeyden önce maceraya olan mesafeli duruşlarıyla dikkat çekerler. Shire’ın sınırlarını sadece zorunluluk hallerinde aşarlar. Bu nedenle Tolkien’in ifade ettiği gibi Hobbitler bir arayışa çıktıklarında bile “önce Shire’ı” düşünürler. Ki bu onların yapısına oldukça uygundur. Ancak rüyaları bazen küçük dünyalarının ötesine taşabilir. Örneğin, Sam’in en büyük ve en saf hayallerinden biri “elfleri görmektir.”
Yine de yalnızca Frodo ve Bilbo Baggins soyunun, genlerinde varmışçasına maceraya yatkın olduğu söylenebilir.[5] Ancak sıradan bir Hobbit’in mütevazı doğasında dikkat çekici bir nitelik gizlidir. Ayakları yere sağlam basar ve bu da onlara güçlü bir gerçeklik algısı kazandırır. Bu sağduyu ve zorluklarla yüzleşme becerisi, Hobbitlerin gerektiğinde sıradanlıklarını aşma ve kahramanca bir duruş sergileme gücünün kaynağıdır. Her Hobbit’in içinde gizli bir kahraman yatar ve bu da Tolkien’in sadeliğe olan sevgisinin başlıca nedenlerinden biridir.
Tolkien, 1958’de Deborah Webster’a yazdığı bir mektupta, “Aslında ben bir Hobbit’im” diye ifade eder (The Letters 288). Yazarın bu “Hobbitliği,” yazılarında ve kişisel görüşlerinde sıkça kendini gösterir. Tolkien’in yukarıda belirtildiği üzere “toprağa bağlı” kimliği göz önüne alındığında, bu durum hiç de şaşırtıcı değildir. Bir romans yazarı olarak hedefledikleri, bu özelliğini belirgin bir şekilde yansıtmaktadır. Yüzüklerin Efendisi’ni yazarken, hem kendisini cezbeden bir atmosfer ve bağlamda geçen etkileyici bir hikâye oluşturmayı amaçlamıştır. İsteklerinin sadeliğini defalarca dile getirir: yalnızca kendi zevklerini özgürce ifade etmek.
Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’ni “kişisel tatmini” için yazdığını açıkça dile getirir (The Letters 211). Tıpkı Hobbit’i çocuklarını eğlendirmek için yazdığı gibi bu eseri de kendi edebi zevkine hitap etmesi amacıyla kaleme almıştır. Dolayısıyla onun eserlerinde karmaşık alegoriler aramak veya bu hikâyeleri entelektüelleştirmeye çalışmak boş bir çabadır. Tolkien, mektuplarında sık sık okuyucularına alegorik kaygıya sahip olmadığını dile getirir. Alegoriyi, eserlerinin amacına uygun bulmaz; çünkü ona göre alegori, sadelik ve saflık taşıması gereken bir anlatımı gereksiz yere karmaşıklaştırır. Bununla birlikte Tolkien’in hayal gücü, basit bir anlatıdan daha fazlasını ortaya koyar. Onun başlangıçtaki büyük hedeflerinden biri, “kozmogonik bir destan” oluşturmaktır; kapsamlı bir mitoloji yaratmayı hedefler (The Letters 144). Bu efsaneler, sanatçılara ilham verecek kadar güçlü ve anlamlı olmalıdır. Ancak bu iddialı projeyi daha sonra bırakmış ve enerjisini yalnızca hikâyelere odaklamaya karar vermiştir.[6] Yine de bu vazgeçiş, onun büyük resim projesini tamamen çöpe attığı anlamına gelmez. Proje, hikâyelerin içsel gücüyle kendiliğinden şekillenebilecek bir temel olarak varlığını sürdürmüştür. Tolkien’in sanat anlayışı, kendiliğindenlik ilkesine dayanır: bir hikâye eğer var olacaksa, kendini ortaya koyacak; aksi takdirde hiç olmayacaktır.
Tolkien’in yaklaşımı, “Leaf by Niggle” adlı kısa hikâyesinde çizdiği Niggle karakterinin sanatsal tarzını yansıtır. Niggle, bir ağacın her bir yaprağını büyük bir özenle çizer. Ancak bu yapraklar bir araya gelerek dalları ve kökleriyle bir ağaca, daha sonra da geniş bir manzaraya dönüşür. Bu süreç, Tolkien’in eserlerindeki yaratıcı dalganın doğasını açıklar. Hikâyeler bir araya gelerek büyük bir tablo oluşturur ve bu tablo hem sanatçının hem de okuyucunun hayal gücünü besler. Ancak Tolkien’in sadelik anlayışı, göründüğü kadar basit değildir. Bazı yazıları, onun düşündüğünden çok daha planlı bir yaklaşım sergilediğini gösterir. Örneğin, 1953’te Robert Murray’e yazdığı bir mektupta, Yüzüklerin Efendisi’nin temelde dini ve Katolik bir eser olduğunu ifade eder. Tolkien, hayali dünyasında doğrudan bir dini referans bulunmamasını, hikâyeye ve sembolizme dini unsurların ince bir şekilde yedirilmiş olmasına bağlar (The Letters 172). Bu noktada, Tolkien’in Katolikliğinin eserlerine nasıl yansıdığı dikkat çekicidir. Başlangıçta bilinçsizce daha sonra ise bilinçli bir şekilde Katolik unsurlarını hikâyelerine dâhil etmiştir. Ancak bu, onun sadelik arayışındaki samimiyetini sorgulamak için bir neden değildir. O, sadeliği derinlemesine benimsemiş ancak karmaşıklık ve düşünsel boyutlar da onun sanatsal sürecinin bir parçası olmuştur. Tolkien’in kendisini sıradan bir adam olarak sunma eğilimi, onun sadelik anlayışını destekler. Kendi ifadesiyle: “Pipo içerim ve sade yemekleri severim[…] Fransız mutfağından nefret ederim. Mantarlara bayılırım, özellikle tarladan toplanmış olanlara. Çok basit bir mizah anlayışım var[…]” diye açıklar (The Letters 288-289). Aynı şekilde, Yorkshire’ın eğitim görmemiş, mütevazı kökenlere sahip insanlarını savunur ve bu “sıradanlığın” zengin bir potansiyel taşıdığına inanır. Oğlu Christopher’a yazdığı bir mektupta, bu insanların basitliğinden ilham aldığını ifade eder. Bu anlayış, Tolkien’in eserlerinin köklerini ve bu köklerin sanatına olan etkisini daha iyi anlamamıza olanak tanır.
Tolkien, basitliğin kusurlarının farkındadır ve bu kusurları betimlemekten hoşlanır ancak basitliği potansiyelinden dolayı sever. Basitlik, İngiltere’den bir köylü, Niggle’ın bir yaprağı veya büyüleyici bir hikâye gibi umut dolu bir topraktır çünkü bu toprak hile yapmaz; dünyada ilkel bir masumiyet olarak var olur. Basitliğin gücü, kendisinde değil ortaya koyduğu şeydedir. Yalnızca sağlıklı meyveler verebilir çünkü gerçeğe dayanır ve ne bozulmuş ne de kirlenmiştir. Bunun, karmaşıklık ve modern toplumun yapay aşırılıkları tarafından bozulmuş ürünlerde mümkün olup olmadığı belirsizdir. Çünkü bu tür ürünler, istikrarlı bir temelden yoksundur ve doğuştan gelen doğal dengeyi koruyamazlar. Tolkien, Hobbitlerin basitliğinin ne sanatsal ne de asil ve kahramanca olduğunu kabul eder ancak bu basit insanların yüksek bir ortamda incelenmesi, onların gelişmemiş potansiyellerinin izlerini taşır. Bir eleştirmenin dediği gibi, Hobbit’in hikâyesi masaldan asil ve yüce bir anlatıma ardından ise dönüşüyle yeniden düşüşe geçer (The Letters 159). Buradan, “asil” ile “basit” (veya sıradan, kaba) arasındaki karşılıklı ilişkinin ve özellikle alçakgönüllülerin yüceltilmesinin Tolkien’i neden bu kadar etkilediğini anlıyoruz.[7] Alçakgönüllü insanlar, dünya ve tarihle olan ilişkileriyle kendilerini ortaya koyarlar. Karşılarına daha önce gizli kalan üstün niteliklerini açığa çıkarmaları için zorluklar çıkar. Tolkien, Birinci Dünya Savaşı’ndaki siperlerde küçük insanların kahramanlıklarını ve cesaretlerini gözlemlemiş ve bunları kendi kahramanlıklarından daha üstün kabul etmiştir (Carpenter 180). Bu insanlar, dünyaya meydan okuma gayreti içinde değillerdir. Ancak gerektiğinde “bu kişilerin üstesinden gelemeyecekleri hiçbir dehşet düşünülemez; zarafetle[…] doğalarını ve akıllarını, son anda uzlaşmayı ya da boyun eğmeyi reddederek”, yürekten ve benzersiz bir asaletle zorluklarla yüzleşebilirler (The Letters 1981:120-121). Tolkien’e göre, basitlik ve asalet birbirini tamamlayan iki kavramdır; “Yüce ve asil olmadan basitlik kaba ve değersizdir, basitlik ve sıradanlık olmadan ise asalet ve kahramanlık anlamını yitirir” (The Letters 160).
[1] Yazarın kendi notu: Bkz. Mektuplar (Tolkien 257 ve 320-321).
[2] Yazarın kendi notu: Bkz. Tree and Leaf (Tolkien 82).
[3] Yazarın kendi notu: Bkz. Mektuplar (Tolkien 65).
[4] Yazarın kendi notu: Bkz. Mektuplar (Tolkien 88).
[5] Yazarın kendi notu: Bu, Hobbit’in başında açıkça açıklanmaktadır.
[6] Yazarın kendi notu: Bu görkemli proje hakkında daha fazla bilgi için, bkz. 131 numaralı Milton Waldman’a yazdığı mektup (Tolkien 144).
[7] Yazarın kendi notu: Bkz. Mektuplar (Tolkien 232 ve 237).
Kaynakça
Bonnefoy, Yves. L’Arrière-Pays. 1972. Poesie/Gallimard, 1992.
Carpenter, Humphrey. J.R.R. Tolkien: A Biography. 1977. Unwin Hyman, 2000.
Heidegger, Martin. Philosophical and Political Writings. Edited by Manfred Stassen, Continuum, 2003.
Shippey, Tom A. J.R.R. Tolkien: Author of the Century. Houghton Mifflin, 2000.
Tolkien, J.R.R. Tree and Leaf. George Allen and Unwin, 1975.
—. The Letters of J.R.R. Tolkien. Edited by Humphrey Carpenter, with the assistance of Christopher Tolkien, George Allen and Unwin, 1981.
—. The Return of the King. 2nd ed., Houghton Mifflin Company, 1955.
Çevirmen Kaynakça
Tolkien, John Ronald Reuel. Yüzüklerin Efendisi. Çev. Çiğdem Erkal İpek, İstanbul, Metis Yayınları, 2013.
__. Tom Bombadil’in Maceraları ve Kırmızı Kitap’tan Başka Şiirler. Çev. Niran Elçi, İstanbul, İthaki Yayınları, 2017.
