Yunus Tuncel ile Röportaj

Bu röportaj PENTACLE ekibi olarak başlattığımız serinin ikincisidir. Soruların hazırlanması, çevirisi ve gözden geçirilmesi Elçin Parçaoğlu, Başak Ağın ve Mehmet Ali Çelikel’in ortak çalışmasıdır. Click here for the English version.

Dr. Yunus Tuncel, New York The School’da felsefe alanında öğretim üyesidir. New York Posthüman Araştırma Grubu’nun kurucu üyelerindendir.

Sevgili Yunus, PENTACLE ile röportaj yapmayı kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Akademik geçmişine baktığımızda, güç, gösteri, suç ve ceza üzerine dersler verdiğini görüyoruz. Buna ek olarak, çalışma alanların agonizm, erotizm ve ozan kültürlerini kapsıyor. Ayrıca kendi internet sayfanda sanatın, edebiyatın ve felsefenin bir araya geldiği kültür alanlarının da çalışmalarının odağında olduğunu söylüyorsun. Sence felsefi posthümanizm tüm bu alanları nasıl bir araya getirebilir?

Postmodern ve posthümanist düşünceleri şekillendiren birçok çığır açan çalışmadan sonra bu konular çoğu felsefi tartışmaların merkezinde konumlanmıştır. Bu konular arasından gösteriyi ele alacak olursak; bu konu üzerine dersler verdim ve bir kitap yazdım. İsim olarak bahsetmek gerekirse, Nietzsche ve daha sonrasında Debord ve Lyotard için bu konu oldukça önemliydi. Sosyal medyanın yükselişiyle birlikte bu konu farklı bir boyut kazandı ve posthümanizm bağlamında da oldukça çok tartışılmaktadır. Aynı şekilde güç konusunu ele alırsak; Foucault’dan bu yana güç sorusu ve güç ilişkilerinde belli biçimlerin söylemsel pratiklerle birlikte nasıl kurumları ve onların eylemlerini şekillendirdiği sorularıyla yüzleşmekteyiz. Felsefi posthümanizm güç sorusundan kaçmaz ve kaçamaz. Diğer konulara değinecek olursak; örneğin sporla alakalı olan agonizm ve erotizm: bedensel düzenlerle alakalıdırlar. Nietzsche’nin “münzevi idealizm” tanısı ve psikanalizden beri insan hayatında bedenin rolünü araştırmaya mecbur bırakıldık. Posthümanizm bu incelemenin çokdisiplinli bir şekilde olmasına yardımcı olur. Oksitanya ozanlarına gelince; hem modern Avrupa edebiyatının öncüleri oldukları hem de “gai saber” olarak adlandırılan bir alt-kültür yarattıkları için; insan sevgisinin doğasını, – sadece insan ilişkileri için değil – ve insanı nasıl tanımladığımızı; kendimizi insan olmayanla nasıl ilişkilendirdiğimizi anlamak için oldukça önemlidir. Bahsi geçen bu ozanlar kendi çağlarının posthümanistleri olabilirler. Şu anda suç ve ceza hakkında bir kitap üzerinde çalışıyorum; posthümanizmin, baskın suçluluk duygusunun ve Foucault ve ondan önceki düşünürlerin tasavvur ettiği şekilde suç ve ceza sendromunun üstesinden gelmek isteyeceğine inanıyorum. Ve üzerinde çalıştığım bu kitap bu yüzden posthümanist olacaktır.

NY Posthüman Araştırma Grubunun kurucularından birisin. Çalışma grubu olarak birçok üniversitede dönemlik toplantılar düzenliyorsunuz. Davetli konuşmacılar bu toplantılara posthümanizmin farklı alanlarıyla katkı sağlıyor. Bu toplantıların yeni posthüman çalışmalarına ne tür bir etkisi olduğunu düşünüyorsun?

NY Posthüman Araştırma Grubu 2012 yılında ben, Francesca Ferrando ve Kevin LaGrandeur tarafından kuruldu; hemen arkasından Farzad Mahootian ve Jim McBride organizatör olarak aramıza katıldı. İlk başta ufak bir sempozyum düzenledik, daha sonra ise daha geniş bir konferans düzenlemeye başladık. Bu etkinlikler farklı ülkelerden ve disiplinlerden posthümanistleri bir araya getirdi, posthümanistler arasındaki bilgi alışverişine çok büyük katkı sağladı ve bu etkinliklere katılan herkese ilham verdi. Sanatçılar da bu etkinliklere dâhil oldular ve sanatsal performanslar ve sunumlar da mevcuttu. Maalesef pandemi bu tarz etkinliklerimizi durdurdu fakat yeniden posthümanist hedeflere ve çalışmalara ulaşmak için yeni etkinlikler ve organizasyonlar ayarlanıyor. Gelecek etkinliklerimizden biri 2024 yılının ağustos ayında Roma’da düzenlenecek olan Dünya Felsefe Kongresi olacak.

Bildiğin üzere, posthüman anlayış ivedi bir şekilde insan” algısının yeniden yorumlanması gerektiğini öngörüyor. Felsefi posthümanizm profesörü olarak, bu yeniden yorumlamanın gelecekteki insan” anlayışına nasıl bir katkı sağlayacağını düşünüyorsun?

Evet, kesinlikle ve birçok insan anlayışı vardır. Ele almamız gereken sorunlardan bir tanesi miras olarak aldığımız insan ve insan olmayan arasındaki ikilik ve buna bağlı olarak da insanmerkezcilik sorunudur. Bir diğer sorun ise mantık merkezciliği ve psiko-üstünlüktür. İlki akıl yürütebildiğimiz için üstün olduğumuzu iddia eder. İkincisi ise, sadece insanların ruhları olduğunu iddia eder ve bu durumun onu üstün bir konuma getirdiğini düşünür. Tüm bu inanışlar ve felsefi görüşler gezegenimiz ve bu gezegenin misafirleri olarak bizlerin bütüncül varlığı için bir hayli sorunludur. Felsefi posthümanizm bu sorunları ve tüm hayatı olumsuzlayan varsayımları açığa çıkararak bu sorunların üstesinden gelme olasılıklarına ışık tutar. İnsanlığın çok yakın ve kısa bir zaman içerisinde bu arkaik ve tarihe karışmış tanımların üstesinden geleceğini düşünmüyorum çünkü bu tanımlar çok eski inanışlara dayanmaktadır. İnsanmerkezciliğin köklerinin eski insanlara dayandığı unutulmamalıdır. Eski zamanlardaki üstünlük hissi vahşi dünyayla baş etme mekanizması olarak görülebilir. Daha sonra bu his sofistike teolojiler ve ideolojilerin bir parçası olmuştur. Bu eski inanışları bir kenara bırakmak ve insanların saygı çerçevesinde bu gezegendeki diğer varlıklarla birlikte var olabilmelerine olanak sağlayacak yeni bir insan anlayışına ulaşabilmek bazı gelişim aşamaları gösterecektir. Posthümanizm bu dönüşüm için birçok fikir ortaya atar.

Arts in the Age of Posthumanism: Reflections on Stefan Lorenz Sorgners Philosophy of Posthuman Art,”[1] adlı makalenizde Nietzschenin, Trajedinin Doğumunda yaratıcılık ve estetikte Dionysosçuluktan bahsettiğini belirtiyorsun. Bunun yanı sıra, Dionysosçuluğun “doğayla oluş” ya da doğayla bir olmak (becoming with nature) anlamına geldiğinden bahsediyorsun. Bu konuyu biraz açabilir misin? Dionysosçu biçimde doğayla oluş ne demektir?

Öncelikle Nietzsche’de Dionysosçulukla ilgili birkaç söz söyleyeyim. Trajedinin Doğumu’nda Dionysosçuluk ve Apollonculuk estetik prensipler olarak tanıtılır fakat aynı zamanda metafiziksel/kozmolojik temelleri de vardır. Apollonculuk, hiçlikle ve bireyselleşme durumunun yokluğuyla alakalı olan Dionysosçuluğun aksine, bireysellik ilkesiyle alakalıdır. Her varlık doğar, yaşar ve ölür. İlk ikisi Apollonculuk ile açıklanırken, sonuncusu Dionysosçulukla açıklanabilir. İnsan hayatına uyarladığımızda, bireyselliğimle alakalı olan her şey Apolloncudur. Diğer taraftan ölümlülüğüm ve ölümüm Dionysosçudur. Dionysosçuluk benliği kaybetmek, kendini başkasında görmek ve tüm varlıklara bağlı olmak demektir. Bu durum psikologların bahsettiği “empati” duygusuna yakın gibi durabilir fakat aslında daha derin bir şeydir çünkü Nietzsche Dionysosçuluğu sadece maneviyat olarak değil içgüdüsel olarak da görür. Dionysosçuluk insan varlığının en derin psiko-bedensel sicilinde gizlidir. Bizden önceki çağların mistiklerinden farklı olarak, Nietzsche’de bu vecit oldukça dünyevi ve bedenseldir. Bu kitabın ana konusu sanatlar ve estetikler olduğu için, Nietzsche bu iki prensipten sanat dürtüleri olarak bahseder. Her ne kadar bu kitapta Nietzsche Dionysosçuluğu müzikal sanatlarla ve Apollonculuğu da görsel sanatlarla bağdaştırsa da daha sonra bu ikiliğin basitliğini fark eder. Bütün sanatların ve bütün yaratıcı sürecin hem Apolloncu hem de Dionysosçu bir şekilde işlediğini söylemek daha doğru olacaktır. Aslında postmodern ve posthümanist sanat bu fikri onaylar ve biz her ikisini de birçok çağdaş sanat çalışmalarında şiazmatik ve rekabetçi birleşimi olarak görürüz.

Nietzsche Now serisinden Nietzsche and Transhumanism: Precursor or Enemy?[2] adlı kitabın editörlüğünü yaptın. Bu kitaptaki makaleleri nasıl değerlendirirsin? Yazarlar Nietzschenin transhümanist görüş anlayışına nasıl bir katkıda bulundular? Ya da Nietzschenin felsefesinde herhangi bir transhümanist anlayış mevcut mu? Bu konuda ne düşünüyorsun?

Kitaptaki her bir makalenin değerlendirmesini yapamam fakat genel düşüncelerimi iletebilirim. Bu antolojinin amacı transhümanistleri Nietzsche uzmanları ile bir araya getirmekti ve antoloji buna göre planlandı. Max More gibi Nietzsche okuyan ve onun fikirlerini kendi çalışmalarına dâhil eden transhümanistler var. Ve teknolojiyi ve insan hayatı ile gezegenimiz üzerindeki etkisini görebilmek için transhümanistlerle yakın diyaloğa giren Nietzsche uzmanları da var. Örneğin, Stefan Lorenz Sorgner bu iki dünya arasında daha fazla köprü inşa etmek ister. Eğer sorunun son kısmına cevap verecek olursam; evet, Nietzsche’nin, üstinsan ve insan evrimi üzerine odaklanan bir transhümanist anlayışı mevcut. İnsanlar ilk ortaya çıktıkları andan itibaren evrimleşiyorlar ve biz bu evrimin posthüman ya da siborg olduğumuz farklı bir evresindeyiz. Transhümanizm ve posthümanizm tarafından ortak kullanılan posthüman, posthümanizmin görüşüyle karıştırılmamalıdır. Gelişmiş teknoloji tarafından üretilen bütün bilgisayarlar, yapay zekâlar ve robotlar bu evrimin birer parçalarıdır. İnsan ve insan olmayan, madde ve düşsel ya da maddesel olmayan arasında kesin bir ikilik yoktur; biz aslında hepsiyiz, aynı zamanda hem organiğiz hem de organik değiliz. Yarı organik, yarı makine olabiliriz. Bütün bunlar bizi sonunda siborg olmaya ulaştırır. Güçleneceğiz, hükmedeceğiz ve sonunda ölümsüz olacağız. Bu transhümanist fikirlerin birçoğu Nietzsche’nin evrilen üstinsanıyla uyumludur. Fakat, aynı zamanda birçok uyumsuzluk da mevcuttur. Uyumsuzluklar için, Nietzsche’nin sonsuz dönüş kavramını, döngüsel zaman konseptini, bedene dair fikirlerini ve münzevi idealizm eleştirisini, artımlı dönüşüme dair fikirlerini dikkate almamız gerekir. Nietzsche için hiçbir şey, örneğin tanrılar bile, ölümsüz değildir. Ölümsüzlük arzusu, organik bedenden kurtulma boşuna bir girişim, çile ve ölüm ile bir diğer baş etme çabası olabilir. Ulaşılması gereken bir hedef olarak sunulmamalıdır. Bununla birlikte, Sorgner’in olası bir uzlaşma dileğini ben de taşıyorum. Transhümanistlerin teknolojiyle daha geniş ve derin bir yüzleşme yaşamalarını sağlamalıyız.

Bu güzel diyalogda bize katıldığın için tekrar teşekkür ederiz.

Röportaj teklifiniz için çok teşekkür ederim ve PENTACLE’a başarılar dilerim.


[1] Adı geçen bu makalenin başlığı, “Posthümanizm Çağında Sanatlar: Stefan Lorenz Sorgner’in Posthüman Sanatın Felsefesi üzerine Derin Düşünceler” olarak Türkçeye çevrilebilir.

[2] Adı geçen bu kitabın başlığı Nietzsche ve Transhümanizm: Öncü mü Düşman mı? olarak Türkçeye çevrilebilir.

+ posts
Yunus Tuncel