Mary Shelley’nin Frankenstein Eserinde İnsan ve İnsan Olmayan

Bu yazı, TED Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden Özge Nur Akman’ın, Doç. Dr. Başak Ağın danışmanlığında mezuniyet projesi olarak kaleme aldığı bir makaledir. Makalenin aslı İngilizce yazılmış, Özge Nur Akman tarafından Türkçeye çevrilip Elçin Parçaoğlu tarafından redakte edilmiştir. Son okumayı Başak Ağın üstlenmiştir.

Giriş

Edebiyat alanında, Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus (1818) eseri, tarihsel köklerini aşarak, gotik türde sonraki eserleri etkileyen ve Shelley’nin insan ve insan olmayan arasındaki sınırları zorlayan yaratığıyla, bilim kurgu türünün ilk örneklerinden biri olarak bir köşe taşı haline gelmiştir. Edebi etkisinin ötesinde, Shelley’nin Frankenstein’ı okuyucuları insanlığın durumunu ve insan ile insan olmayan arasındaki fark konusundan kaynaklanan etik ikilemleri derinlemesine keşfetmeye davet eder. Bu, genellikle insanlara atfedilen hırs ve yasak bilginin amansızca peşinden gitme gibi temalarla desteklenir ve takip edilir. İlerleyen bölümlerde, Frankenstein’ı iki farklı perspektiften analiz edeceğim. İlk bölümde, Victor Frankenstein’ın ‘insan olmayan’ temsili ve beklenen ebeveynlik görevlerinden vazgeçerek yaratığa karşı artan kopukluğu incelenecektir. İkinci bölümde ise, yaratığın durumu, etik anlayış çerçevesinde analiz edilerek, onun dünyayla olan derin bağlantılarını sergileyen ‘insan’ temsili ele alınacaktır. Bu iki karakterin karşılaştırılması, sonuç olarak bizi aslında iki karakterin birbirini nasıl da yansıttıklarına dair bir çıkarıma götürecektir.

Victor’un ‘İnsan olmayan tarafı’

Victor Frankenstein’ın geçmişi, onun asil bir aileye mensup olduğunu ve tüm aile üyelerinin kendisine sevgi ve saygı ile yaklaştığı bir ortamda yetiştiğini ortaya koyar. Ailesinin maddi gücü, Victor’un yurt dışında üniversite eğitimi almasına olanak tanır. Doğa ve bilimle olan etkileşimi, Victor henüz gençken gerçekleşir. Gençliğinin ilk yıllarında, yaratığın yaratılış süreciyle birlikte aynı zamanda bilime yaklaşımını etkileyen bazı noktalar vardır. On beş yaşındayken şahit olduğu, bir ağacın yıldırım tarafından tamamen parçalara ayrılması onu ve gelecek çalışmalarını derinden etkiler. Bu olayı şu şekilde ifade eder: “Göz kamaştıran ışık yok olduğu anda meşe de yok olmuş, geriye yanık bir kütükten başka bir şey kalmamıştı” (Shelley 39). Bu olaya oldukça küçük bir yaşta şahit olduğu göz önüne alındığında, korkudan uzak ifadesi, onun yaşıtlarına kıyasla hayata olan farklı yaklaşımını ortaya çıkarır. Alışılagelmiş insan tepkilerinin aksine, Victor çocukluğunda bile korkunun eksik olduğu bir karakter sergiler. Karanlığın ya da ürkütücü olarak algılanan şeylerin Victor üzerinde hiçbir etkisi yoktur, bu da şu sözlerden anlaşılabilir: “Karanlığın hayal gücüm üzerinde en ufak bir etkisi yoktu ve kilise mezarlığı benim için güzelliği ve kudreti barındırmaktan, solucanlara yem olmaya dönüşmüş, hayattan mahrum bedenlerin depolandığı bir yerden öte şey değildi” (Shelley 47). Meşe ağacına tepkisi ve kendi sözleri, Victor’un ilgisinin sadece başka bir yaşam formu yaratmak değil, aynı zamanda yıkıcı güçlerin doğada nasıl var olduğu konusundaki ilgisini de ortaya koyar. Bu deneyim, onun bir bilim insanı olarak gelecekteki çalışmalarını şekillendirmekte önemli bir yere sahiptir. Çünkü bu, elektriğin kendisini ve onun canlı bir varlığı yok etme gücünü ilk kez keşfettiği andır. Victor bu durum tarafından adeta büyülenir ve şöyle der: “Bu derece harap olmuş bir şeyi ömrümde görmemiştim” (Shelley 39). Bu olay, on beş yaşındaki bir çocuğun meraklı yaklaşımını ortaya koyar ve doğa felsefesi alanında ilerledikçe bu merak daha da belirgin hale gelir. Sonuç olarak, çocukluğunun bu ilk gözlemleri ve ilgi alanları en büyük hedefi etrafında şekillenir: başka bir canlı varlık yaratma arzusu.

Meşe ağacını gözlemlemesinin ve doğa felsefesine olan ilgisinin yanı sıra, annesinin ölümü Victor’un hayatında önemli bir yere sahiptir. Özellikle annesinin ölümünden sonra dikkat çeken, travmatik olaylara karşı gösterdiği sakin tavır, karakterinin olağandışı yönünü pekiştirir. Böyle bir kaybın normalde yaratacağı derin sarsıntıya rağmen Victor’un tepkisi dikkat çekici derecede sakindir. Yaratığı yaratma kararında belirgin bir etkiye sahip olmasa da yaratığı yarattıktan sonra gördüğü rüya, Victor’un duygularını açığa çıkarır: “Yüz hatları değişir gibi oldu ve bir anda kollarımdaki şey, ölmüş annemin cesedine dönüşüverdi” (Shelley 52). Kitap boyunca, Victor suçluluk, pişmanlık ve öfke gibi hisleri o kadar uçlarda ve o kadar uzun süre hisseder ki annesinin ölümüne yakından şahit olmasına rağmen oldukça sakin bir tepki vermesi ilginçtir. Victor’un genellikle duygularını ifade etme yeteneğinden yoksun olduğu, tepkilerini ancak dolaylı eylemlerle gerçekleştirdiği gözlemlenebilir. Annesinin ölümünün doğrudan bir etkisi yoktur, Victor yaratığı ölmüş annesini hayata döndürme çabasıyla yaratmaz. Yapmış olsaydı, bu yine eleştirilebilirdi, fakat ölüme bu şekilde tepki vermenin insani bir yönü olduğunu da söyleyebilirdik. Yaratık dünyaya gözlerini açmadan önce bile, Victor zaten duygulardan uzak bir kişilik ortaya koyar.

Victor doğada zaten var olan ve genelde korkutucu olarak algılanan şeylerden korkmaz, korktuğu şey kendisinin mezarlardan topladığı vücut parçalarının birleşimidir. Bu çelişki, Victor’un kişiliğine başka bir karmaşıklık katmanı daha ekler. Normalde, doğanın bir parçası olan şeyler, bilinmedikleri için daha korkutucudur. Bilinmeyene olan bu hayranlık, Victor’un yaratığı yaratma kararının en geçerli açıklaması olarak değerlendirilebilir ve bu bize Sigmund Freud tarafından ortaya atılan “unheimlich” (tekinsiz) kavramını hatırlatır. Freud’a göre bu kavram, “korkutucu olanın, korku ve dehşet uyandıranın alanına ait”tir (Freud 83). Victor hem bilim insanı olarak hem de karanlık meselelerle ilgilenen bir adam olarak, özünde doğaya aykırı olduğunu bildiği bir şeyin peşinden gider. Yarattığı yaratıktan korkarken, bir yandan da tepki ve eylemlerinin belli bir kalıba uymadığından ve kendi döneminin alışılagelmiş anlayışından oldukça farklı olması nedeniyle başkalarına da tekinsiz gözükmektedir.

Victor Frankenstein’ın doğa felsefesi ve bilim alanındaki eğitim geçmişi, eylemlerinin sonuçlarını anlayacak düzeyde olduğunun anlaşılması açısından önemli bir yere sahiptir. Örneğin, yaratmaya oldukça yakın olduğu dişi yaratığa hayat verme kararından vazgeçtiğinde, eylemlerinin sonuçlarına dair duyduğu endişe gözlemlenebilir. İsteksizliğini ve yaratığı yaratmaya dair endişesini şu sözlerle ifade eder: “İkisi Avrupa’dan ayrılsalar ve Yeni Dünya’nın çöllerini mesken tutsalar dahi, iblisin uğruna yanıp tutuştuğu arzuların en başında çocuk sahibi olmak gelecek ve şeytanın soyu yeryüzünde türeyecekti. Böylece insan türünün varlığı istikrarsızlaştırılacak, tehlikeye girecekti” (Shelley 145). Bu sözleri, Victor’un eylemleri ile sonuçları arasındaki ilişkiyi bildiğini gösterir. Ayrıca doğa felsefesi alanında eğitim almış olması, kendisine bilimsel deneylerin etik sonuçları hakkında kapsamlı bir anlayış kazandırmıştır. Doğa felsefesine olan ilgisinin ilk geliştiği an, alanın önemli isimlerinden Albertus Magnus, Paracelsus ve Cornelius Agrippa’nın yazılarını keşfetmesidir. 18. yüzyılda doğanın bilimsel olarak incelenmesine doğa felsefesi deniyordu ve bu felsefe çoğunlukla doğanın kendi içinde nasıl mükemmel bir işleyişe sahip olduğu üzerine yoğunlaşıyordu. Doğa, doğal yasaların yönettiği rasyonel bir sistem olarak görülüyordu. Doğanın, olduğu hali ile mükemmel ve tutarlı olduğuna inanılan bir dönemde, Victor, doğaya aykırı bir yaratık meydana getirerek bu uyumu ve mükemmelliği yok etmek suretiyle kuşkusuz kötü bir eylem gerçekleştirmiştir. Bu eylem, sadece kendisine felaket getirmekle kalmaz, aynı zamanda doğa felsefesinin anlayışına da aykırıdır. Lester D. Friedman ve Allison B. Kavey, Monstrous Progeny: A History of the Frankenstein Narratives (2016) adlı eserlerinde bu anlayışın arkasındaki düşünceyi, Rönesans dönemindeki insan, doğa ve Tanrı arasındaki ilişkilerin kavramsallaştırılmasıyla açıklarlar: “Rönesans filozoflarının temel ilkelerinden biri, doğanın sırlarını dürüstçe araştırmanın yalnızca Tanrı’nın yüceliği için yapılması gerektiği, onun planını daha iyi takdir etmek ve asla kişisel yücelme veya güç için yapılmaması gerektiğidir” (32). Victor’un kendi başarısı ve şöhreti uğruna cansız maddeye can verme arayışına girdiği göz önüne alındığında, bu tür çalışmalara girişmesi onu kişisel hırsların yönlendirdiği etik açıdan çok da tutarlı olmayan bir yola sürüklemektedir.

Victor’un yaratığı yaratmadan önceki eylemleri, karakteri hakkında ipucu verirken, doğasında var olan ‘insan olmayan yön’, yaratığın yaratılmasından sonraki eylemleriyle zirveye ulaşır. Yaratığın yaratılmasıyla, Victor bir ebeveyninkine benzer sorumluluklar üstlenir, ancak bu yükümlükleri yerine getiremez. Daha doğrusu, yaratığa karşı olan sorumluluklarını kabul etmek bir yana, onu anlamaya bile çalışmaz. İlk dakikadan itibaren “Oysa şimdi her şey bitmiş, hayalin tüm güzelliği yitip gitmişti. Kalbim donuk bir dehşet ve tiksintiyle dolmuştu” (Shelley 52) der. Victor’un çöküşü, yaratığı yarattıktan hemen sonra başlar, çünkü yaratma eyleminden sonra hem zihninde hem de yaratığın sonradan gerçekleştireceği intikam eylemleriyle sonsuz bir işkence içinde yaşar. Yaratma süreci boyunca Victor, yalnızca nihai amacına odaklanmış, bir tür kendinden geçmiş takıntı olarak adlandırılabilecek bir tutum sergiler. Victor’un durumu, sonradan yok olacak ve onu yarattığı yaratık ile baş başa bırakacak bir sisin içerisinde sarhoş bir şekilde yürümekten farksızdır. Her ne kadar ‘yasak bilgi’yi etik dışı yönlerle arayışı nedeniyle deliliğe sürüklenmiş bir figür olarak tasvir edilse de niyeti ölümü durdurma arzusunun etrafında şekillendiğinden dolayı asil bir amaç olarak algılanmasını sağlar. Victor, “Zenginlik bayağı bir amaçtı; ama hastalıkları insan bedeninden uzaklaştırabilmenin ve insanı acımasız bir ölüm dışında her şeye karşı dayanıklı kılabilmenin şanı kim bilir ne büyük olurdu!” (Shelley 38) der. Öte yandan, yaratığı ilk gördüğünde verdiği tepki olan, “Yarattığım varlığın görüntüsüne dayanamayarak kendimi hızla yatak odama attım ve aklımı uykuya veremeden, odayı arşınlamaya başladım” (Shelley 52) tepkisi, onun bilimsel amaçlarla yaptığı eylemlerinin, sonuçlarıyla olan kopukluğunu ortaya koyar. Yaratığın gözlerini açtığı ilk an, aslında Victor’un bilimsel başarısının sonucunu içten içe o kadar da umursamadığını pekiştirir; yaratığa hayat vermeyi başarmıştır fakat bu durum ona başarı hissini vermez. Üstün güç ve insanüstü fiziksel yeteneklerle donatılmış bir varlık yaratmayı başarsa da bu yaratık görünüş açısından grotesk ve çirkin bir görünüme sahiptir. Ortaya çıkan bu uyumsuzluk, Victor’un kaçmak için her anı kolladığı başarısız bir deney ile sonuçlanır ve hatta Victor bunu, kendi durumunu meşrulaştırmak için kullanır. Laura P. Claridge bu konuya şöyle değinir: “Bir anlamda, çirkinlik ona ebeveyn sorumluluklarından kaçış sağlar; hemen kaçışını haklı çıkarabilir. Hayat verme konusundaki tanrısal gücünü kanıtladıktan sonra, bundan hemen vazgeçebilir” (20). Victor’un mezarlardan beden parçaları toplayan kişi olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, durum oldukça saçma gözükmektedir. Bu nedenle, ondan beklenen ilk tepki yaratığa karşı suçlu hissetmesi ve onun adına üzüntü duyması olurdu. Ancak Victor, sadece bir ebeveyn olarak başarısız biri olarak karşımıza çıkmaz, aynı zamanda kendi yaratığına karşı inanılmaz derecede derin bir empati eksikliği sergiler. Yaratık gözlerini açmadan önce bile, Victor ona bir isim vermeye tenezzül etmez ve onu “cansız madde” (Shelley 52) olarak adlandırır. Bu bağlamda, ebeveynlik anlamında yaptığı hatalara bir yenisini daha eklemekten çekinmez. İnsanlardan “hemcinslerim” (Shelley 139) diye bahsederken, kendi zihninde yaratığı çoktan ötekileştirmiştir. Victor’un empati eksikliği, yaratıkla karşılaştığında daha da öne çıkar ve ondan şu şekilde bahseder: “Ayın soluk sarı ışığı panjurların arasından içeri sızınca, o sefil şeyi, yarattığım rezil canavarı görüverdim” (Shelley 53). Tüm bu bahsedilenlerin yanı sıra, Victor inanılmaz ölçüde empati eksikliği sergilemeye devam eder. Yaratığı yarattıktan hemen sonra, defalarca kez onu yaratmamış olmayı diler, ancak bu dileklerin hiçbiri çok az da olsa yaratığa empati duymak adına yapılmamıştır. Victor, yaratığın canavar görünümünün aslında kendi eylemlerinin doğrudan bir sonucu olduğunu kabul etmez. Dolayısıyla, Victor’un tutumu onu hem bir yaratıcı hem bir ebeveyn hem de bir bilim insanı olarak sorumluluktan kaçarken, bu durumunu meşrulaştırmaya yönelik eylemleri ve düşünceleri içerir. Victor yalnızca pişmanlık ve suçluluk hisseder, sorumluluk hissetmez. Sorumluluktan kaçmak için yaptığı eylemler, artık yaratıkla ilgili olmaktan da çıkmıştır, başkalarına karşı ahlaki yükümlülüklerden kaçarken de aynı şekilde bahaneler bulmaya devam eder. Örneğin, Justine’in masum olduğunu bilmesine rağmen, onun idamını engellemek için hiçbir adım atmaz ve bu durumu “Sıradan biri öykünün akıllara durgunluk veren dehşetine delilik gözüyle bakabilirdi” (Shelley 72) diyerek meşrulaştırır. Victor’un davranış biçimi, ebeveynlikten büyük bir ısrarla kaçındığını ve eylemlerinin etik sonuçlarından da uzaklaştığını ortaya koyar. Tüm bu düşünceler bizi şu sonuca götürür: Victor, o varlığı yaratma arayışında, kendi gururun ışığına kapılarak bir insan olarak elinde tuttuğu etik değerleri de dahil olmak üzere her şeyini kaybederek, kendini insan dışı bir varlık haline getirir.

Victor’un karakteri karmaşıktır ve hırs ile korkunun arasında gidip gelen bir zıtlığı yansıtır. “Yepyeni bir tür beni yaratıcısı ve kaynağı olarak belleyecek ve saygı gösterecekti. Birçok mutlu ve mükemmel yaratık varlıklarını bana borçlu olacaktı” (Shelley 49) sözleri, kendisinin oynadığı tanrısal figürü ortaya koyar. Bu aynı zamanda onun sadece bir bilim insanı olarak değil, aynı zamanda bir yaratıcı olarak da tapılma arzusunu gösterir. Ancak, yarattığı yaratığın gerçekliğiyle karşılaştığında, yaratığını insanlığa hediye etmek olan niyeti korkusunun gölgesinde kalır. Yaratık uyandığında, Victor’un ilk tepkisi kaçmak ve yaratığı terk etmek ve böylece kendini bütün sorumluluklarından muaf kılmak olur. Tanrısal bir figür rolünü üstlenerek, kendini diğerlerinden üstün bir konumda görür, başlangıçta yola çıktığı o asil amaçtan gittikçe uzaklaşır ve sonunda bilime yapabileceği bütün potansiyel katkıları kendi eliyle mahveder.

Yaratığın İnsanlığı

Grotesk görünümüne rağmen, yaratık Victor’u geçerek çok daha derin bir insani yön ortaya koyar. Bu durum elbette fiziksel görünüm açısından geçerli değildir. Zira yaratık, “donuk sarı göz”lere (Shelley 52), “parlak siyah saç”lara (Shelley 52), “sapsarı ten”e (Shelley 52), “kapkara dudaklar”a (Shelley 52) ve “buğulu gözler”e (Shelley 52) sahiptir. Bu fiziksel özellikler büyük bir dikkat ve özenle, onu estetik olarak güzel kılmak amacı ile bir araya getirilmiştir, ancak bu çaba büyük bir başarısızlık ile sonuçlanır ve yaratık varoluşuna doğuştan dezavantajlı bir konumda başlar. İlk başta kendini dışardan gözlemleyemediğinden, öz farkındalığı yavaş yavaş gelişir. İnsan gözüne estetik gelenin ne olduğunu gözlemleyip öğrendikten sonra, kendisinin güzel kabul edilen her şeye ters düştüğünü fark eder ve şu sözleri söyler: “Komşularımın kusursuz görünümlerini; zarafetlerini, güzelliklerini ve kibar yüz hatlarını çok beğeniyordum, oysa berrak bir su birikintisine düşen kendi yansımamı gördüğümde nasıl da dehşete kapılmıştım!” (Shelley 103). Ona grotesk bir görünüm veren “devasa cüssesi” (Shelley 69) ve “biçimsiz suratının insanlık ötesi çirkinliği”ne (Shelley 69) rağmen, toplumu gözlemleme ve gözlemlerinden öğrenme konusunda olağanüstü bir kapasitesi vardır. İnsan etkileşimlerini ve duygularını anlama konusunda olağanüstü bir anlayış sergiler, bu da onun canavarımsı dış görünüşüne tezat oluşturan bir duygusal zekaya sahip olduğunu gösterir. De Lacey ailesiyle etkileşimlerinden sonra gösterdiği hızlı değişim, onun duygusal gelişim ve karmaşıklık kapasitesini vurgular. Canavarın insanlığını gözlemleyebileceğimiz birçok nokta vardır. Özellikle, okuyucular hikayesini başından itibaren yaratığın bakış açısından görerek onun durumuna sempati duyabilir. Gözlerini açtığı andan itibaren kendi yaratıcısı/ebeveyni tarafından terk edilen yaratık, dünyayı ve dünyada olup bitenleri tek başına öğrenmek zorunda bırakılır. Victor için yaratık, “lanet olası” (Shelley 176), “cehennem kaçkını canavar” (Shelley 176) olarak görülür ve bu fikir roman boyunca değişmez, hatta roman ilerledikçe artmaya devam eder. Victor’un yaratığa olan nefreti zamanla artarken, bu antipatinin ilk karşılaşmalarından itibaren mevcut olduğunu anlamak aralarındaki ilişkiyi anlamak açısından önemlidir. Bu nedenle, ebeveyn/yaratıcıdan gelen terk edilme durumu romanın tamamı boyunca kendini belli eder. Bu durum yaratığa yalnızca Victor’dan intikam almak için kişisel motivasyon sağlamakla kalmaz, aynı zamanda onu toplumdan dışlanmış biri haline getirir, dolayısıyla da tipik olarak ebeveyn figürler tarafından sağlanması gereken temel etik ahlaktan yoksun bırakır. Öğrenme süreci, ebeveynleri tarafından terk edilmiş bir bebeğinki gibidir. İlk başta, yiyecek ve suya olan ihtiyacının farkında vararak bedensel içgüdülerini dinlemeyi öğrenir. Daha sonra, parmağını ateşte yakmanın acısı gibi deneyimsel bilgiler edinir. Son olarak, dünyaya ve etrafa yaklaşımını gözlemleyebileceğimiz en önemli kısım gelir: duygular. Yaratık, şefkat ve sevgiyle doğrudan deneyimi olmamasına rağmen, doğuştan gelen bir empati ve anlayış kapasitesi sergiler ve insanların duygusal etkileşimlerini gözlemledikten sonra şunları söyler: “Bunun üstüne adam kızı yerden kaldırdı ve öyle bir sevecenlik ve şefkatle gülümsedi ki içimde çok tuhaf, çok güçlü şeyler hissettim; daha önce açlık, üşüme ya da ısınmanın bana hiç yaşatmadığı türden, acı ve haz karışımı bir duyguydu bu” (Shelley 98). Bu duygularla birlikte sorgulama süreci başlar ve bu süreç, insanlardan farklı olan görünümünü fark etmesini de kapsar. Sık sık kendini insanlarla kıyaslar ve kendine acır: “Böylesine hoş insanlar bile mutsuzlarsa, benim gibi zavallı, eşsiz dostsuz birinin perişan olması gerekirdi” (Shelley 100). Gerçekten de yaratığın öz-analiz kapasitesi, Victor’un veya romandaki diğer herhangi bir insan karakterinden çok daha üstündür. Etrafında meydana gelen olayları yorumlama konusunda çarpıcı bir yetenek sergiler. Örneğin, Justine’in odasında bulunan madalyonun William’ın ölümünden Justine’ı suçlu göstermek için yeterli olduğunu fark eder. Bu, ayrıntılara büyük özen gösterilerek düşünülmüş ve uygulanmış bir plandır. Benzer şekilde, Henry Clerval’ı boğarak öldürdüğünde, cinayetin sanki eylemi gerçekleştiren kişinin Victor gibi gözükmesini sağlar. Bu eylemler yalnızca karmaşık planlama sürecini içermez, aynı zamanda ona en yakın insanları ortadan kaldırarak Victor’un acısını daha da arttırmayı amaçlar. Yaratığın öldürme eylemleri dürtüsel değildir, anlık gelişmezler; aksine, Victor’un acısını en üst düzeye çıkarmak için büyük bir özen ve incelikle planlanmışlardır. Örneğin, Victor’un canını yakmak için sadece Elizabeth’i öldürmekle kalmaz, aynı zamanda Victor’un kalbine korku tohumları serper ve mektubunda şöyle yazar: “Bu mektup iblisin unuttuğum sözlerini anımsattı bana; Düğün gecende görüşeceğiz!” (Shelley 164). Buradan, yaratığın eylemlerinin sonuçlarına ilişkin derin bir farkındalık sergilediğini ve bu konu hakkında dikkatlice düşündüğünü çıkarabiliriz. Yaratığın duygusal ve analitik düşünme kapasitesi, yaratıcısı Victor’u büyük ölçüde aşar. İlginç bir şekilde, ürkütücü ve canavar görünümüne rağmen yaratık, sonuçlara odaklanma konusunda Victor’dan daha büyük bir kapasite sergiler; oysa bir bilim insanı olan Victor’un çok daha yüksek bir analitik düşünme yeteneği göstermesi beklenir.

Yaratık, dezavantajlı konumuna rağmen başkalarına karşı empati gösterir. Özellikle sözlü iletişim ve gözlem konusunda öğrendiklerinin çoğu, De Lacey ailesiyle olan deneyimlerinden gelir. Bir bakıma, De Lacey ailesi, yaratığın toplumla ilk tanışmasıdır ve ona empati kavramını ve sevginin nasıl eylem ve sözlerle ifade edilebileceğini öğretir. Sonuç olarak, onlarla tek taraflı bir bağ kurar ve oldukça yüksek bir duygusal kapasite sergiler. Hatta onları gözlemlediği küçük barakada bir aile üyesi gibi hissetmeye başlar. Eylemlerini açıklamak için şöyle der: “Geceleri onların erzaklarından birazını kendim için aşırmayı adet edinmiştim, ama bu hareketimle kulübedekilere acı çektirdiğimi fark edince vazgeçtim ve yakınlardaki bir ormandan topladığım meyveler, yemişler ve otlarla iştahımı köreltmeye çalıştım” (Shelley 101). Bu, durumu hem zekice hem de duygusal olarak analiz edebilme yeteneğini gösterir. De Lacey ailesini ve köylüleri gözlemlemesine rağmen, nefretle veya onlara zarar verme arzusuyla dolmaz. Bunun yerine, onlardan biri olabilme umudunu taşımaya devam eder ve bu umut ona sahte de olsa kısa süreli bir mutluluk verir. Birisi tarafından sevilebilmenin küçük olasılığı bile onun dünyaya bakış açısını değiştirir ve “Ah, güzelim dünya!” (Shelley 104) diye haykırır. Yaratık, doğası gereği iyi olduğunu şu sözlerle ifade eder: “İnan bir zamanlar müşfik biriydim, Frankenstein. Ruhum, sevgi ve iyilikle dolup taşıyordu. Ama yalnızım, yapayalnız” (Shelley 91). Bebeklik günlerinde etrafında olacak ebeveyn figürlerinden yoksun olduğunu fark ettiğinde, öfkeyle değil, umutsuzlukla tepki verir, çünkü dışlanmış bir figür olarak kendi yerinin oldukça farkındadır ve şöyle der: “Peki, ya benim dostlarımla akrabalarım neredeydi? Bebekliğimde beni gözeten bir babam, gülücükleri ve okşayışlarıyla beni sarmalayan bir annem olmamıştı” (Shelley 109). Bu sözler öfke içermez, aksine, izole olduğunu bilmenin farkındalığından kaynaklanan bir umutsuzluk içerir. “Sevgiyi ve dostluğu hala hayal ediyor, ama hala dışlanıyordum. Sence bunda hiç mi adaletsizlik yok?” (Shelley 192). Yaratığı insan olmaya daha yakın kılan diğer bir nokta ise ruh halinin sık sık değişmesidir. Yaratığın geçirdiği duygusal yolculuk, kabul edilme ve ait olma arzusunu derinden yansıtır. Başlangıçta, toplumun bir parçası olmayı umar, doğasında iyi olmanın yeteceğine inanır. Fakat toplumda yer bulamayınca köklü bir değişim yaşar. O andan itibaren yaratık, varlığını onaylayabilecek tek kişi olan yaratıcısı Victor’a yönelir. Çünkü ne olursa olsun, günün sonunda tüm çirkinliğine rağmen yaratığın varlığını doğrulayabilecek tek kişi Victor’dur. Diğer zamanlarda, yaratık sıradan bir yaşam sürmez ya kulübede saklanır ya da karanlıkta vahşi doğada yürür. Her iki durumda da insanlar onun varlığından haberdar değildir. Yaratık, yalnızlığı ve reddedilmeyi derinden hisseder ve bu durum, insan olma arzusunu daha da arttırır.

Victor, yaratığın varlığının farkındadır. Ondan nefret de etse, yine de bir yerlerde hayatına devam ettiğini bilir. Yaratığın kusurları, onu daha anlaşılır ve insan kılan unsurlardır ve Victor’un aksine duygularını gizlemez. Başlangıçta sadece yaratıcısı ve toplumla savaş içinde değildir; çünkü Victor’u öldürmeye yeltenmez. Bu durum, De Lacey ailesi tarafından onaylanıp içlerine dahil edilseydi, Victor’a karşı intikam peşine düşmeyeceği fikrini akla getirir. Yaratık, kendini barışçıl bir figür olarak tasvir eder. Dışarda geçirdiği ilk gün kendisine saldıran köylüye karşı kendini savunmaya veya köylüye zarar vermeye yeltenmez. Deneyimini şu şekilde ifade eder: “Fırlattıkları taşlardan ve diğer şeylerden her yanım morarınca kırlara doğru kaçtım. Korku içinde köyde gördüğüm sarayların yanında viraneden farksız kalan, alçak tavanlı bir ağıla sığındım” (Shelley 97). Felix’le karşılaştıkları sırada Felix’in öfke ve korku hissetmesine rağmen, yaratık bir eylemde bulunmaktan kaçınır. Oysa kendisinin de ifade ettiği gibi, “İstesem onu bir aslanın ceylanı parçaladığı gibi lime lime ederdim, ama yapmadım” (Shelley 120), eylemi kolaylıkla gerçekleştirebilir. Bu sahne, yaratığın öz farkındalığını ortaya koyar. En başından sonuna kadar ‘insan’ olmayı arzulasa da olağanüstü insani yeteneklerle dolu olduğunun gayet iyi bir şekilde farkındadır ve şöyle der: “Yapı itibariyle insan dahi değildim. İnsandan daha çeviktim ve iğrenç yiyeceklerle beslenebiliyordum. Fazla zarar görmeden aşırı sıcak ve soğuğa dayanabildiğim gibi daha iri cüsseliydim” (Shelley 108). Tam da bu nedenle, empatik yapısına rağmen kim olduğunu veya insanlara kıyasla ne kadar farklı olduğunu asla ama asla unutmaz. Tüm olay örgüsü boyunca, yaratığın öz farkındalığı kendini belli eder. Ayrıca ruh halinde yaşanan hızlı değişimler, kendisine bir arka plan hikayesi verdiği için ‘insani’ yönlerini daha da güçlendirir. Okuyuculara, çoğu zaman eylemlerinin bir seçimden ziyade zorunluluk sonucu olduğu fikri verilir. Onu ‘insan’ yapan bir başka nokta da Victor ile yaşadığı talihsiz etkileşimler ve karşılaşmalara rağmen, günün sonunda geri dönecek başka bir yeri olmamasıdır. İntikam peşinde koşan birine dönüşmesi, toplumun bir parçası olamayacağını anladıktan sonra gerçekleşir. Bu belirgin değişim, onun tüm yaşam formlarına karşı empati duyan nazik bir varlıktan, yaratıcısı yaptıklarından dolayı cezalandırıldığında huzur bulan birine dönüşümünü yansıtır. Kötülüğün ne olduğunu ilk başta bilmeyip, sonradan ve karşılaştığı insanlardan öğrendiğini göz önünde bulundurduğumuzda, içinde yaşadığı toplumu yansıttığını söylemek yanlış olmaz.

Yaratığın sonraki eylemleri, başlangıçtaki eylemlerinden önemli ölçüde farklıdır. Daha en başından beri, terk edilmiştir. Bu da onun sözde canavarlığının yolunu açar. Bu durum Jean Jacques Rousseau’nın şu sözlerini hatırlatır: “doğar doğmaz başka insanlar arasında kendi başına bırakılmış olan bir insan, tüm insanların en biçimsizi olurdu. Önyargılar, otorite, zorunluluk, örnek; içlerine gömülmüş olduğumuz tüm toplumsal kurumlar insanın içindeki doğayı yok eder ve yerine hiçbir şey koymazlardı” (Rousseau 11). Rousseau’nun sözlerini göz önünde bulundurduğumuzda, yaratığın yalnızca yaratıcısı tarafından terk edilmediği, aynı zamanda sosyal haklarından da mahrum bırakıldığı, gözlerini açmadan öncesinde bile aslında toplumdan izole edildiği çok daha net anlaşılır. Onun bir canavara dönüşmesi aslında çok normaldir. Toplumun bir parçası olmak istemesine rağmen toplum tarafından her anlamı ile dışlanmıştır. Yaratığın dışlanması sadece yaratıcı ile sınırlı kalmaz; toplumu ve toplumun kişi üzerine zorunlu kıldığı yasaları da kapsar. Bu durum, Michael Foucault’un anormallik ve canavarlık hakkındaki şu sözleriyle de örtüşür: “Canavar, aslında yasayla çelişir” (Foucault 64). Bu durum, yaratığın yerleşmiş normlara ve hukuk kurallarına meydan okuyan varlığına benzer. Yaratık bir topluma ait olmadığı gibi, o toplumun yasalarının koyduğu kurallara da bağlı değildir ve bir topluma ait olmadığı için o toplumun ahlaki normları da onun için herhangi bir önem taşımamaktadır. Herhangi bir sosyal bağı olmayan yaratığın varlığı, yasaları veya etik kuralları ihlal eder ve Foucault’un canavarın toplum üzerindeki etkisi hakkındaki şu sözlerini hatırlatır: “Canavarın gücü ve kaygı yaratma kapasitesi, söyleyecek hiçbir şey bırakmadan yasayı ihlal etmesinden kaynaklanmaktadır” (Foucault 64). Bu nedenle yaratık, yasanın ona dayattığı hiçbir kuraldan sorumlu değildir. Üstelik, kendisi toplumun bir parçası olmadığı için toplumun etik kuralları da onun için hiçbir şekilde geçerli değildir. Tek başına bırakılmış, temel etik değerleri kendi tecrübeleriyle öğrenmiş birinin, kendi dönemimin ahlak anlayışına uymasını beklemek doğru olmaz. Çünkü yaratık etik açıdan iyiyle çelişen bir şey yapsa bile, bunun sonucunda alacağı cezanın kendisi üzerinde bir geçerliliği yoktur. İyi olduğunu düşündüğü şeyi yapıp da insanlara yardım ettiğinde bile, kötü olduğunu düşündüğü şeyi yaptığı zaman olduğu gibi yargılanır ve toplumdan dışlanır. Bu nedenle, toplum tarafından tamamen dışlanmış bir konumda olduğundan, yaptığı eylemlerden dolayı ahlaki açıdan sorumlu tutulması mümkün değildir. Yaratığın varlığı ancak yaratıcısı tarafından onaylanabilir, fakat Victor yüzünü yaratıktan uzağa çevirir. Victor, yaratığa bir amaç verir. Victor’un yaratığı yaratmaya yönelik amacı gibi, yaratığın amacı da artık çok daha belirgin bir hale gelmiştir: Victor’un değer verdiği her şeyi yok etmek. Ancak, yaratığın planı Victor’u öldürmek değildir. Gerçekleştirdiği eylemler, özellikle cinayetler göz önünde bulundurulduğunda, saf kötülük içerir. Fakat bu eylemler yalnızca bir kişiye karşı yapılır: Victor. Yaptığı ilk çizimi ailesine gösterip, onlardan bir tepki almayı bekleyen bir çocuk gibi gözlerini Victor’a çevirir ve bu noktada sadece bir tepki bekler, o tepkinin öfke veya nefret dolu olup olmadığı pek de umurunda değildir. Bu eylemleri gerçekleştirirken bir yandan Victor’a acı çektirmeyi, bir yandan da Victor’u kendisine mecbur bırakmayı hedefler. Başka hiç kimsesi olmayan yaratık, Victor’un da aynı şekilde hissetmesini ister. Aşağılık bir kovalamaca da olsa, Victor’un Kuzey Kutbu’nda yaratığı kovalamaya devam etmesi, yaratığa bir tür tatmin duygusu verir. Yaratık, Victor’un hayatta kalıp da kendisini kovalamaya devam etmesi için kendisine yardım bile eder. Victor, “Açlıkla yıpranan bedenim büsbütün bitap düştüğündeyse kimi zaman çölde karşıma yiyecekler çıkararak beni yeniden kendime getiriyor, canlandırıyordu” (Shelley 177) der. Yaratık, ‘insan’ olmanın ne anlama geldiğini iki yönüyle de gösterir; çünkü insan doğası gereği hem kusurları hem de erdemleriyle var olur.

Sonuç

Bu yazıda, Shelley’nin zıtlıklar aracılığıyla sunduğu, Victor’un ‘insanlık dışı’ yönlerini ve yaratığın ‘insan’ özelliklerini ayrıntıları ile incelemeyi amaçladım. Her iki karaktere de bakıldığında çıkarılacak sonuç, her ikisinin de birbirleri aracılığıyla temsil edildiğidir. Victor, sadece insan olarak değil, aynı zamanda insan dışı olarak da betimlenirken, yaratık da aynı şekilde hem insan hem de insan dışı özellikleri kendinde barındırır. Shelley’nin anlatımının katmanlı yapısı da bu karmaşıklığı pekiştirir ve her iki karakterin duygu durumlarını okuyuculara aktarmaya olanak tanır. Aşırı gururu, kendine olan aşırı güveni ve ebeveyn sorumluluklarının eksikliğini bünyesinde barındıran Victor, roman boyunca ‘insan dışı’ bir rol sergiler. Öte yandan, cinayet eylemlerinin etik yönünden bağımsız olarak, yaratık yalnızca toplumdan değil, aynı zamanda kendi yaratıcısı tarafından da dışlanmış biri olarak karşımıza çıkar. Her iki karakterin betimlemeleri, hem ‘insan’ hem de ‘insanlık dışı’ niteliklerin hem Victor hem de yaratığın içinde mevcut olduğu sonucuna varılmasına yol açar; ancak bu nitelikler aralarındaki karşıtlıklar aracılığıyla tasvir edilir. Joyce Carol Oates’in makalesinde belirttiği gibi, “Birbirine hiç benzemeyen olayların ilerlemesiyle, insanlık dışı yaratık giderek daha insani hale gelirken, yaratıcısı giderek daha insanlık dışı hale gelir, katı bir inkar pozisyonunda donup kalır” (545).Sonuç olarak hem Victor hem de yaratık birbirlerinin yerinde olmayı arzulamaktadır. Aile üyeleri, Elizabeth ve Henry gibi kendisini seven insanlarla etrafı çevrili olmasına rağmen Victor, yine de insani ve uysal yanını gizler, oysa yaratık sadece yanında olacak birinin hasretiyle yanıp tutuşmaktadır. Bu arzu onları sonsuz bir kovalamacaya sürükler. Bu nedenle, Paul A. Cantor’un iddia ettiği gibi, “Yaratıcı, asla insandaki yaratıktan tam anlamıyla kurtulamaz ve yaratık, kendisini daha iyi bir şeye dönüştürme umudu olan yaratıcı güç olmadan kaybolur” (132). Bu bitmek bilmeyen kovalamaca, bir kez daha ‘insanlık dışı’ ve ‘insan’ yönlerin her iki karakterde de mevcut olduğunu vurgular. Roman boyunca Victor’un ve yaratığın karakterlerini harika yapan özellikleri, en sonunda ikisinin de çöküşlerine yol açan şeylerdir. Yaratığın gözlerini açtığında loş ışıkta ilk kez gördüğü Victor’un silüeti, artık yaratığın canavar figürü tarafından ele geçirilmiştir; bu figür aynı zamanda Victor’un ışıklarla dolu Kuzey Kutbu’nda gözlerini kapatırken göreceği son silüet olacaktır.

Shelley, yaratığı ve Victor’u o kadar zıt şekilde karakterize eder ki, okuyucular kendilerini bazen her ikisine de sempati duyarken, bazen ise her ikisinden de tiksinirken bulur. İlk başta Victor yaratığı yaratma konusunda tutkuluyken, yaratık intikam peşindedir. Ancak sonunda intikam almak isteyen ve yaratığın peşine düşen Victor olur; yaratığın ise artık tutkulu olduğu tek şey, aralarındaki kovalamacanın devam ettiğinden emin olmaktır. Victor ilk başta duygularını doğrudan ifade etmekten uzak fakat duygularını yalnızca doğrudan olmayan eylemlerle aktaran bir figür olarak karşımıza çıkarken, sonlara yaklaşıldığında Robert Walton’a hikayesini doğrudan anlatır. Bu durum Victor’a dair bir şeylerin değiştiğini çarpıcı bir şekilde vurgular. Özellikle “Kamu işleriyle, idari işlerle ya da kendi cinsini katletmekle uğraşan insanların olduğunu öğreniyordum. Anlamlarını kavrayabildiğim kadarıyla erdemliliğe karşı büyük bir şevk, kötülüğe karşı tiksinti duyuyordum” (Shelley 115) sözleri, yaratığın değişimi çok daha acı bir şekilde yaşadığını gösterir. Sonunda hem Victor hem de yaratık kendilerine yabancılaşarak bir zamanlar kaçındıkları şeylere dönüşürler. Bu doğrultuda Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, insan olmanın ne anlama geldiğine dair geleneksel anlayışa meydan okuyarak insanı insan yapan tartışmasının daha derinlemesine araştırılmasına hizmet eder. Victor ve yaratığın karmaşık ve katmanlı anlatıları aracılığıyla Shelley ‘insan’ ve ‘insan olmayan’ arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.

Kaynakça

Cantor, Paul A. “The Nightmare of Romantic Idealism.” Creature and Creator Myth-making and English Romanticism. Cambridge University Press, 1984, pp. 103–132. Internet Archive.

Claridge, Laura P. “Parent-Child Tensions in Frankenstein: The Search for Communion.”Studies in the Novel, vol. 17, no. 1 (spring 1985), pp. 14–26.

Foucault, Michel. Abnormal Lectures at the College de France 19741975. Verso, 2003.

Freud, Sigmund. The Uncanny. e-book ed., Penguin Classics, 2003, EPUB.

Friedman, Lester D., and Allison B. Kavey. Monstrous Progeny A History of the Frankenstein Narratives. Rutgers University Press, 2016.

Oates, Joyce Carol. “Frankenstein’s Fallen Angel.” Critical Inquiry, vol. 10, no. 3, 1984, pp. 543–554.

Rousseau, Jean Jacques. Emile, Or, Concerning Education: Extracts Containing the Principal Elements of Pedagogy Found in the First Three Books. D.C. Heath & Company, 1889. Google Books.

Shelley, Mary. Frankenstein. Penguin Books, 2012.

Özge Nur Akman
+ posts