Anne Rice’ın Vampirle Görüşme (1976) adlı eseri vampir mitolojisine dair derin bir bakış açısı sunan modern gotik edebiyatın temel eserlerinden biridir. Roman bir vampir olan Louis de Pointe du Lac’ın hayat hikâyesini ve yaratıcısı Lestat de Lioncourt ve çocuk vampir Claudia ile olan karmaşık ilişkilerini ele alır. Ayrıca bu eser, aynı isimle 1994’te beyazperdeye aktarılmış olup sıradan bir korku filminden fazlası ve ikonik bir uyarlama haline gelmiştir. Brad Pitt’in kasvetli Louis’yi ve Tom Cruise’un gösterişli ve acımasız Lestat’ı canlandırdığı film vampirlerin yalnızca canavarca betimlendiği geleneksel tasvirlerin aksine bir anlatı sunar. Rice eserinde vampir karakterleriyle insan duygularını, düşüncelerini ve etik mücadelelerini ele alır. Louis ölümsüzlüğün psikolojik ve varoluşsal zorluklarını yansıtır ve vampirleri hem üstün hem de derin kusurları olan varlıklar olarak konumlandırır. Vampirler, gelişmiş yetenekler, yüksek duyular göstererek ölümsüzlük özelliğiyle insan sınırlarını aşarlar; böylesi özellikler, onları transhümanizm ilkeleriyle uyumlu hale getirir. Rice’ın romanı, aynı zamanda posthümanist temalara değinerek vampirlerdeki derin yabancılaşma hissi ve ahlaki krizlere dikkat çekerek onların insan toplumundan uzaklaşmalarını ele alır. İkili zıtlıklara yaslanan bu özellikler onların kimliklerini karmaşıklaştırır ve vampirleri benzersiz bir şekilde transhüman bedenlerde yaşayan posthüman ruhlar haline getirir. Bu yazı, Vampirle Görüşme’nin vampirlerinin posthüman figürler olarak yabancılaşmalarını ve varoluşsal mücadelelerini incelerken aynı zamanda transhüman bedenler olarak gelişmiş yeteneklerini ve ölümsüzlüklerini analiz edecektir. Sonuç olarak, Vampirle Görüşme vampirleri hem posthüman yalnızlığı hem de transhüman üstünlüğünü gösteren melez varoluşlar olarak tasvir etmeyi amaçlamaktadır.
Vampirle Görüşme’deki Posthuman Beden
Vampirle Görüşme’deki vampirler yabancılaşmaları ve kimlik mücadeleleri yoluyla posthuman figürleri örneklendirir. Geçmiş insanlıklarından tamamen kopamazlar ve bu da ne tam olarak insan ne de bir canavar olmalarını sağlar. Rosi Braidotti bu durumu “insan sonrası durum insanın konumu, buna müteakip öznelliğin yeniden sahnelenmesinin önemi ve zamanımızın karmaşasına değer etik ilişki biçimleri, normlar ve değerler icat etme ihtiyacının önemi hususunda tekrar ve daha da çok düşünme ihtiyacını pekiştirmektedir” sözleriyle açıklar (235). Bu, doğrudan Anne Rice’ın vampirleri için geçerlidir çünkü bu vampirler geleneksel insanın etik çerçevelerinin dışında var olurlar ancak sürekli olarak ahlak, aidiyet ve kimlik sorularıyla da mücadele ederler. Bu durumu en çok deneyimleyen karakter vampire dönüşümüyle varoluşsal kriz yaşayan Louis’dir. Vampir olarak yeni hayatını benimseyemez ve insanların hayatını almaktan duyduğu suçluluk duygusuyla işkence görmeye devam eder; bu da posthüman statüsünün kaygıyla dolu olduğunu gösterir. Yarattığı vahşetten zevk alan Lestat’ın aksine Louis insan duygularına tutunur ve bu tutunma da ölümsüzler arasında bir yabancılaşma yaşamasına sebep olur. Eski ve yeni benlikleri arasında sıkışmıştır. Vahşi doğasını reddetmeye çalışarak insanlar ile değil fareler ve diğer hayvanlarla beslenir. Melankolik anlatımı ve hüzünlü deneyimleri ile iç çatışması yansıtılır. Dönüşümü ona özgürlük sağlamamış, bunun yerine onu sonsuz bir benlik krizine mahkûm etmiştir.
Çocuk vampir Claudia posthüman karmaşıklığı yansıtan bir diğer karakterdir. Fiziksel olarak bir çocuğun bedenindedir ve bu bedende yaş almaya devam eder. Bir yetişkinin zihnine sahip ancak küçük bir kız çocuğunun bedenine hapsolmuştur. Braidotti’nin posthüman varlıkların belirsizlik içinde var olduğunu—tam anlamıyla ne bir şeye ne de başka bir şeye ait olduklarını—ancak derin bir karmaşıklığı bünyelerinde barındırdıklarını öne süren düşüncesi (98-99), Claudia’nın çıkmazını mükemmel bir şekilde özetler. O ne bir çocuk ne de tam bir yetişkin olabilmektedir. Sonsuza dek bedeni ve kimliği arasındaki uyumsuzluğa ve belirsizliğe sıkışmış bir karakterdir. Claudia bu sıkışma halini giderek artan öfkesi ve hayal kırıklığı ile yansıtır. İlk başta vampirliği benimsemiş ve pişmanlık duymadan insanlarla beslenmiştir. Sonsuz gençliğinin tadını çıkardığını zannederken yıllar geçtikçe durumundan nefret etmeye başlar. Louis ve Lestat’a saldırır ancak öfkesi yalnızca yaratıcılarına değil aynı zamanda posthüman durumunun kendisinedir. Eser, Claudia’nın içinde bulunduğu bu korkunç durumu çocuk görüntüsünün altındaki olgun davranışlar ile sunar. Bu görsel karşıtlık aslında içinde bulunduğu rahatsız edici durumun bir yansımasıdır. Abartılı Viktorya dönemi elbiseleri ve saçlarının yanı sıra soğuk ve olgun tavırları kız çocuğu bedeni ile zıtlık içindedir. Rahatsız edici olarak tasvir edilebilecek bu görüntüler, içinde bulunduğu durumun dehşetini vurgular. Kendi bedeninde hapis kalmış hâlde hem güce sahip hem de bir o kadar güçsüzdür.
Posthüman varoluşun temel özelliklerinden biri geleneksel insan toplumundan yabancılaşmadır. Eserdeki vampirler, dünyada belirgin bir yeri olmayan ötekiler olarak var olurlar. Claudia da kendine bir yer edinmeye çalışsa da bir vampir olarak bu mümkün değildir. Parisli vampirler tarafından infaz edilmesi ve güneş ışığında yakılması ötekileşmenin acımasız sonuçlarını gösterir. Louis de elinden gelenin en iyisini yapmasına rağmen asla normal bir insan varoluşuna geri dönemez. Vampir olarak insan toplumu içinde barış ve eşitlik içinde yaşamaları da imkânsızdır. Güçlü taraf olmalarına rağmen aynı zamanda dışlanan taraf olmaları da posthüman statülerini güçlendirirler. Yabancılaşmasına rağmen Louis diğer birçok vampirden farklı olarak empati duygusuna sahiptir. “Empati vurgusu,” Braidotti’ye göre, “insan sonrası öznellik kuramını pek çok mühim amaca ulaştırmaktadır” (103). İnsanları yalnızca av olarak gören Lestat’ın aksine Louis onlara şefkatle ve empatiyle yaklaşır. Bu onu alışılmadık bir vampir yapar çünkü fiziksel bedeni değişmiş olsa da duygusal ve etik algısı bozulmadan kalır. Louis vahşi içgüdülerine tamamen yenik düşmek yerine suçluluk ve ahlaki sorumlulukla boğuşmaya devam eder, insan değerlerini tamamen terk etmez. Anlatının sonlarına doğru artık yorgun ve hayal kırıklığına uğramış olan Louis’nin dünyayı tek başına dolaştığı anlarda yaşadığı yabancılaşmanın ölümsüz hayatı boyunca devam edeceği anlaşılabilir. Bu durum da vahşileşmesi bekleneni, dünyada posthüman olarak ötekileştirilmiştir bir vampir ortaya çıkarır.
Vampirle Görüşme’de Transhüman Beden
Vampirle Görüşme’de vampirler dönüşümleri onlara insan sınırlarını çok aşan olağanüstü yetenekler kazandırdığı için transhüman bedenler olarak da tanımlanabilir. Transhümanizm, insan biyolojik kapasitelerinin teknoloji, tıp veya diğer müdahaleler yoluyla geliştirilmesini savunur ve insanlığı sınırlarının ötesine taşımayı amaçlar. Transhümanizm “teknolojiler aracılığıyla insanın biyolojik yetileri ve sosyal koşullarında köklü bir dönüşümü onaylayan bir duruş olarak görülebilir. Bu dönüşümler, genellikle insan gelişimi veya artırımı olarak algılanır ve o kadar temel olabilir ki ortaya çıkan yaşam formları insandan başka olarak kabul edilebilecek kadar farklı özellikler kazanabilir” (Ranisch ve Sorgner 7-8). Tıpkı transhümanizmin insanların doğal sınırlarını aşabilecekleri bir gelecek öngörmesi gibi vampir olmak da kişinin kimliğini temelden değiştiren biyolojik ve varoluşsal bir değişimi temsil eder. Benzer şekilde Rice’ın romanındaki vampirler bireylerin insanüstü güç, hız, yüksek duyular ve ölümsüzlük kazandığı aşırı transhüman statüleri bakımından bu düşünceyi yansıtır. Lestat bu dönüşümü tamamen benimseyerek bunu bir kayıptan ziyade evrimsel bir adım olarak görür. Dolayısıyla vampirler arasında Lestat transhüman durumunu en çok benimseyendir. Muazzam gücü, dayanıklılığı ve çevresini manipüle etme yeteneği onu transhümanist ideallerin başlıca örneği yapar. Kendini en üstün olarak görür. Özgüveni, kibri ve yüksek yetenekleriyle insanları zahmetsizce alt eder ve pişmanlık duymadan onlardan beslenmekten zevk alır. İnsan hayatını almanın ahlaki boyutuyla mücadele eden Louis’nin aksine Lestat, kendini insani etik kaygılarda kaybetmez. Kurbanlarıyla oynar, onların acılarını uzatır ve bu insanları öldürmekten zevk alır. Suçluluk, pişmanlık veya etik kısıtlamayı tamamen reddetmesi, onun geleneksel insan kaygılarının ötesinde olduğu düşüncesini güçlendirir. Onun acımasız bu tutumu Francesca Ferrando’nun şu sözlerini akıllara getirir: “Akılcılık, ilerleme ve iyimserlik gibi kavramlara yapılan vurgu, transhümanizmin felsefi olarak Aydınlanma düşüncesine dayanması gerçeğiyle uyumludur ve bu nedenle akılcı hümanizmi dışlamaz. Hümanizmi daha ileri taşıyarak, transhümanizm ‘ultra-hümanizm’ olarak tanımlanabilir” (27). Lestat da kendini sadece insanlardan daha güçlü veya daha kudretli olarak görmez aynı zamanda üstün ve evrimleşmiş bir varlık olarak görür. Onun gözünde vampir olmak bir lanet değil bir yükselme ve “ultrahüman” bir varoluşa doğru giden yoldur.
Vampirler aşırı şekilde gelişmiş duyusal algılara, hızlı iyileşme yeteneğine ve ölümüzlüğe sahiptirler. Yetenekleri onları insan biyolojik sınırlarını aşan transhümanist idealle uyumlu hale getirir. Bu özellikler onları transhümanist düşüncenin insanlığın geleceği için öngördüğü şeyin aşırı bir örneği haline getirir. Ferrando’nun belirttiği gibi “transhümanizm hareketi, insanın mevcut anlayışını zorunlu olarak geçmişi ve bugünü üzerinden değil, olası biyolojik ve teknolojik evrimlerinde barındırdığı potansiyeller aracılığıyla sorgular” (27). Başka bir deyişle transhümanizm biyolojik ve teknolojik ilerlemelerin gelecekte insan olmanın ne anlama geldiğini nasıl yeniden şekillendirebileceğine odaklanır. Bu doğrudan Rice’ın romanı için geçerlidir çünkü vampir olmak insanlığı korumakla ilgili değildir, onu tamamen aşmakla ilgilidir. Bu insanın bir zamanlar olduğu şeyi temelden değiştiren, ona yüksek yetenekler, ölümsüzlük ve insanüstü algı sağlayan bir biçimdir. Örneğin Lestat insan geçmişini özlemez ve yeni, üstün durumunu benimseyip kendini lanetli bir yaratıktan ziyade evrimleşmiş bir varlık olarak görür. Bunu kendini geliştirme fırsatı olarak görür. Lestat’ın aksine Louis, dönüşümü ile mücadele eder ve olağanüstü yetenekler kazanmak ile insanlıkla olan bağını kaybetmek arasında savaşır. Bu dönüşüme karşı sergilediği mücadeleye, duygusal direncine ve ahlaki ikilemlerine rağmen bedeni artık insanüstü yeteneklere sahiptir. Yeni benliğini benimsemek istemese bile sahip olduğu özellikler onu da bir transhüman bedenin içine alır. Lestat transhümanizmin iyimser tarafını temsil ederken Louis ise trajik tarafını temsil eder. Lestat’ın aksine vampirliği evrimsel bir gelişme olarak değil bir hastalık olarak görür. Yine de bu düşüncesi onun dönüştüğü gerçeğini değiştirmer. Ranisch ve Sorgner, transhümanizmi “hümanizmin yenilenmesi” olarak tanımlar (8), ancak Louis için bu yenilenme bir yüktür çünkü hümanist bir düşünce ile kendini merkeze alarak tek önemli varlık olduğunu düşünemez. Yaşadığı dönüşüm transhümanist tartışmalarda da ortaya çıkan etik sorunları ve öngörülemeyen sonuçları da beraberinde getirir. Böylece Louis’nin de insan duygularını insanüstü bedeniyle uzlaştırma mücadelesi önemli bir endişeyi yansıtır: Gelişme, kişinin insanlığının pahasına mı gerçekleşir?
“Transhümanizm, tekno-iyimser bir söylem olarak tanımlanabilir” (Ranisch ve Sorgner 14). Ancak Vampirle Görüşme böylesi bir gelişmenin mutluluk getirmeyeceğini göstererek bu iyimserliği yıkar. Nihayetinde karakterin deneyimleri ile transhüman olmanın daha iyi bir varoluşa yol açtığı fikri eleştirilir. Gücünden ve üstünlüğünden zevk alan Lestat bile sonunda kendini terk edilmiş ve çaresiz bulmaktadır. Louis yıllar sonra Lestat ile tekrar karşılaştığında onun bu çaresizliğini görür. Bir zamanlar transhümanist ideallerin vücut bulmuş hali olan Lestat, artık güçsüzdür. Bu sahne, gelişmenin fiziksel avantajlar sağlarken hiçbir zaman tatmin edici olmayacağını öne sürer.
Sonuç: Transhüman Güç, Posthüman Yalnızlık
Anne Rice’ın Vampirle Görüşme eseri, vampirleri transhümanizm ve posthümanizm arasında kalmış ve her ikisinin de unsurlarını bünyesinde barındıran varlıklar olarak sunar. Bir yandan gelişmiş güçleri, hızları, ölümsüzlükleri ve keskin duyuları insan sınırlarını aşarak transhümanist idealler ile uyumludur. Öte yandan, bu vampirler derin bir yabancılaşma, ahlaki krizler ve insani kimlik kaybı yaşarlar ve bu da onları posthüman bedenler haline getirir. Bu ikilik transhümanizm ve posthümanizmin ne kadar karşıt olsalar da aynı varlık içinde bir arada var olabileceğini gösterir. Louis, Lestat ve Claudia geçirdikleri değişime karşı farklı tepkiler gösterirler ve mücadeleleri farklıdır. Bu da transhüman ilerleme ile posthüman yabancılaşma arasındaki gerilimi ve karmaşıklığı gösterir. Artık geleneksel insan anlayışına uymazlar ancak tamamen canavar da olamazlar. Bunun yerine fiziksel formlarının transhüman olduğu ancak psikolojik ve duygusal deneyimlerinin posthüman olduğu söylenebilir.
Louis, olağanüstü yetenekler edinmesine rağmen insan ahlakına tutunur ve vampir içgüdülerini tam olarak benimsemeyi reddeder. Yaşadığı iç çatışma “insanlar zamanla kendilerini posthüman haline gelecek kadar radikal bir şekilde dönüştürebilirler; bu mevcut transhümanist dönemi takip etmesi beklenen bir durumdur” iddiasını örneklendirir (Ferrando 27). Bu da transhüman olma geçişinin her zaman sorunsuz veya arzu edilir olmadığını vurgular. Ortaya çıkacak olan sorunlar transhümanist iyimserliğin temel bir kusurunu vurgular; insan sınırlarını aşmak mümkün olsa da böyle bir evrimin psikolojik ve duygusal sonuçları göz ardı edilemez. Tıpkı Louis’nin ne tam olarak insan ne de tam olarak vampir olup zihninin suçluluk ve etik kaygılarla dolması gibi. Lestat ise insan sınırlarını aşarak güçlenmeyi ve gelişmeyi benimser. Ancak sınırsız güç arayışı onu izole eder ve bu da gelişmenin tatmin duygusunu beraberinde getirmediğinin bir kanıtıdır. Duygulardan ve etikten koptuğunda kibri onu zayıf ve yalnız bırakır bu da transhümanizmin sınırlarını gösterir. Ayrıca Claudia’nın trajik varoluşu da transhümanizmin en dokunaklı eleştirilerinden birini sunar. Doğaüstü yetenekler kazanırken sonsuza dek bir çocuğun bedeninde sıkışıp kalmıştır. Bunun yarattığı psikolojik acıya insanüstü güçleri bir çözüm getiremez. Üstün yeteneklerine rağmen tam anlamıyla bir özgürlüğe kavuşamaz. Bu da kontrolsüz biyolojik gelişmenin tehlikelerini ve beklenmeyen sonuçlarını vurgular.
Sonuç olarak, Vampirle Görüşme vampirlerin oldukça karmaşık ve zorlu deneyimlerini anlatır. Fiziksel evrimlerinde transhüman ancak psikolojik ve varoluşsal mücadelelerinde posthüman olurlar. Onların varoluş krizleri insan sınırlarını aşmanın korkunç bir geleceğe yol açabileceği varsayımını desteklemektedir. Ayrıca kimlik, ahlak ve gelişimin beklenmeyen sonuçları üzerine daha ayrıntılı bir düşünce sunar. Louis, Lestat ve Claudia aracılığı ile sınırsızca ilerlemenin güç sağlayabileceği ancak bireyleri varoluş krizlerinden kurtarmadığı öne sürülür. Rice’ın vampirleri, transhüman bedenlerin güçlerine sahipken posthüman yanlızlığa katlanarak sınırda bir alanda sonsuz bir acı çekildiğine işaret eder.
Kaynakça
Braidotti, Rosi. İnsan Sonrası. Çev. Öznur Karakaş, Kolektif Kitap, 2014.
Ferrando, Francesca. “Posthumanism, Transhumanism, Antihumanism, Metahumanism, and New Materialisms: Differences and Relations.” Existenz, c. 8, no. 2, 2013, ss. 26-32.
Interview with the Vampire. Directed by Neil Jordan, performances by Tom Cruise, Brad Pitt, and Kirsten Dunst, Warner Bros., 1994.
Ranisch, Robert ve Stefan Lorenz Sorgner. “Introducing Post- and Transhumanism.” Post- and Transhumanism: An Introduction, düzenleyen Ranisch ve Sorgner, c. 1, Peter Lang, 2015, ss. 7-17.
Rice, Anne. Interview with the Vampire. Ballantine Books, 1976.
