Bu yazı, Salma Naciri’nin TED Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde Bahar 2024 döneminde Başak Ağın danışmanlığında tamamladığı mezuniyet projesidir. Çeviri Berfin Şahin’e, redaksiyon ve son okuma Baran Kök’e aittir. İngilizce versiyon için buraya tıklayınız.
- Giriş
John Keats, kardeşlerine yazdığı bir mektupta şöyle der: “Özellikle edebiyatta, başarılı bir adamı oluşturan ve Shakespeare’in bu niteliğe bu denli büyük bir ölçüde sahip olmasının sebebi olan özellik nedir? – Kastettiğim özellik Negatif Yetenek (Negatif Kapasite / Yeterlilik), yani bir kişinin belirsizlikler, gizemler, şüpheler içinde, gerçeğin ve mantığın peşinden sinirli bir şekilde koşmadan var olabilmesi” (Keats n.p.). Keats, burada William Shakespeare’in iyi ve kötü gibi konulardaki duruşunun asla kesin olmadığını ima eder. Shakespeare hiçbir karakterini ne tamamen mağdur duruma düşürür ne de kötüler. Dolayısıyla oyunlarındaki karakterler, sabit fikirleri temsil etmedikleri için basmakalıp değillerdir. Oyunlarındaki, olaylar öğüt verici bir ton ile doğrudan ideolojik mesajlar taşımaz. Bu nedenle Shakespeare’in oyunları, bir eylemin ahlaki olup olmadığını belirtmekten ziyade, çoklu anlamlar ima eden yorumlara açıktır. İşte, Shakespeare’in Fırtına (1611) oyununu çevresel ve postkolonyal perspektiflerden ele alacak olan makaleme ilham veren de bu negatif yetenektir. Bu amaçla Shakespeare’in oyununu, postkolonyal ekoeleştirinin doğasında var olan insan merkezcilik, eyleyicilik, ekofobi, türcülük ve ekolojik emperyalizmgibi kavramları tartışmak için bir araç olarak analiz edeceğim. Savunduğum şey şudur ki; Fırtına oyunu, sömürge girişimlerinin insanlara, yaşayan varlıklara ve doğaya olan etkilerini, çatışmalardan kaynaklanan şiddetli ilişkileri ve çevreye hükmetmenin risklerini ortaya koyarak vurgulamaktadır. Ancak oyunun ayrıntılarına girmeden önce, tezin amaçları doğrultusunda bazı önemli kavramların açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
- Ana Kavramlar
- İnsan merkezcilik
Bu makale ekoeleştirel çalışmalarda çok önemli bir terim olan insan merkezcilik kavramı etrafında dönen birçok konuyu ele almaktadır. Avustralyalı bir çevreci olan John Seed insan merkezciliği şu şekilde tanımlar:
“İnsan merkezcilik insan şovenizmi anlamına gelir. Cinsiyetçiliğe benzer, ancak ‘erkek’ yerine ‘insan ırkı’ ve ‘kadın’ yerine ‘diğer tüm türler’ kavramlarını kullanır. İnsan şovenizmi, yani insanın yaratılışın tacı olduğu fikri, tüm değerlerin kaynağı ve her şeyin ölçüsü olan kültürümüzün ve bilincimizin derinliklerine işlemiştir” (n.p.).
Gerçekten de insan merkezci görüşler toplumsal değerlerde, inançlarda, politikalarda ve edebiyatta görülebilir. Örneğin dünyanın insan kurtuluşu için bir yer olduğu inancı birçok din ve mitolojide kök salmıştır. Bu inanış Platon, Aristoteles ve Plotinus gibi filozoflara kadar uzanan Büyük Varlık Zinciri[1] gibifikirleri oluşturmaktadır. Dinler, bu hiyerarşiyi pekiştirmiş ve ardından Rönesans döneminde ivme kazanmışlardır. William Murdy, “Antropocentrism: A Modern Version” (1975)adlı eserinde “doğanın insana fayda sağlamak için yaratıldığı fikrinin Batı tarihi boyunca popüler bir inanç olduğunu ve 19. yüzyılda hala çok canlı olduğunu” (1168) belirtmektedir. Dolayısıyla insan merkezcilik, felsefeyi etkilemiş ve politikaları şekillendirmiş insan odaklı bir dünya görüşüdür.
- Normatif Eyleyicilik ve İnsan Dışı Eyleyicilik
Eyleyicilik kavramını anlamak bu çalışmam için önem taşımakta, çünkü sömürge süreçlerinde eyleyiciliğin nasıl ortadan kaldırıldığını ve bu durumun oyun içerisinde nasıl tezahür ettiğini incelerken bu kavramın yardımı dokunacak. Normatif biçimlerdeki eyleyicilik, uzun zamandır sosyal bilimler ve beşeri bilimlerde genellikle insanı temel çalışma noktası olarak alan insan niyetiyle (yönelimselliğiyle) bağlantılı olmuştur. Birçok akademisyen niyet, rasyonalite ve dil gibi temel niteliklere sahip olduğu için, insanı eyleyiciliğe sahip olabilecek tek varlık olduğuna inanır. Örneğin Aydınlanma felsefesi, rasyonalite sayesinde oluşan insan üstünlüğü ve benzersizliği fikrinin üzerine inşa edilmiştir. Fransız filozof René Descartes bu felsefenin temelini atmıştır. Descartes, 1637 tarihli Discourse on the Methodeserinde rasyonaliteye dayanarak insanlar ve hayvanlar arasındaki hiyerarşiyi kurar. Bunu şu biçimde açıklar: “En mükemmel maymun veya papağanın en aptal insan çocuğuna, ya da en azından deli bir çocuğa bile eşit olamaması gerçekten inanılmaz” (Descartes 39). Ayrıca Descartes, insanları özel kılan diğer nitelikleri de tartışır. Kendisi, yaptığı deneyleri savunmak için hayvanların makineler ile eşdeğer olduğu fikrini öne sürmesi ile de ünlüdür. Örneğin, “Konuşmayı, tutkuları gösteren ve makineler tarafından taklit edilebilen ya da hayvanlar tarafından sergilenen doğal hareketlerle karıştırmamalıyız” (Descartes 39) şeklinde bir ifadede bulunmuştur. Bu nedenle Descartes, insanların özne, hayvanların ise nesne olduğunu savunmuştur. Öte yandan, geleneksel beşeri bilimlerden farklı olarak, insan dışı varlıkları da dikkate alan çevresel beşeri bilimler üzerine yapılan son araştırmalar ve özellikle de eyleyicilik kavramını insan ötesi bir terime dönüştüren yeni materyalizm üzerine yapılan çalışmalar, bu fikirleri reddetmektedir. Örneğin New Materialisms (2010) eserinin giriş bölümünde, Diana Coole ve Samantha Frost madde ve onun ekosistemdeki rolü üzerine yeni bir anlayışa dayanan ve geleneksel düşünceden ayrılan yeni bir öznellik ve eyleyicilik anlayışı ortaya koymaktadır:
Hayvanlar (ve belki de belirli makineler bile) dahil olmak üzere tüm bedenlerin belirli irade kapasitelerine sahip oldukları konusunda artan bir fikir birliği oluşmakta. Bu nedenle insan türü ve onu doğanın geri kalanından ayırt etmek için geleneksel olarak kullanılan öz-düşünme, öz-farkındalık ve rasyonalite gibi nitelikler, artık daha geniş bir evrimsel veya kozmik üretkenlik içindeki yalnızca tesadüfi ve geçici formlar veya süreçler gibi görünebilir (Coole ve Frost 20).
Sonuç olarak yeni materyalist düşüncede, eyleyicilik insanların ötesine geçerek yaşayan ya da yaşamayan diğer varlıkları da kapsar. Bu düşüncede insanın akıl ve konuşma gibi sözde niteliklerine sahip olmasalar bile, çevredeki nedensellik zincirine katkıda bulunabildikleri sürece, insan dışı varlıkların da eyleyici olabileceğine inanırlar.
- Konuşma ve Eyleyicilik
Bu makalenin amaçları doğrultusunda eyleyicilik ile bağlantılı bir şekilde, konuşmanın önemine odaklanacağım. Descartes kanuşma kabiliyeti, akıl ve öznellik arasında bir bağlantı kurar. Ancak çevresel beşeri bilimlerin bazı çağdaş akademisyenleri, özellikle eleştirel hayvan çalışmaları üzerine odaklananlar, bu görüşü eleştirir. Örneğin Erica Fudge, Animal (2002)kitabında Descartes’ın düşüncelerinin dil ve hayvan araştırmaları üzerindeki etkisini tartışır. Fudge bu tür araştırmaların yöntemini sorgular ve şunu sorar: “. . . Dil araştırmalarının çoğunda içsel üstünlüğümüzün etkisi devam eder. Bizim dilimiz neden önceliktir? Neden iletişimi farklı yönlerden kurmayı denemiyoruz? Eğer bu kadar üstünsek, elbette maymun gibi konuşabilmeliyiz değil mi” (Fudge 128). Böylelikle eyleyicilik ve konuşma (özellikle de insan dili) arasındaki ilişki bozulur ve bu durum yeni materyalistlerin iradenin konuşmadan bağımsız ve eyleme (ya da olayların seyrini değiştirebilme yeteneğine) bağlı olduğu yönündeki argümanlarını destekler.
- Ekofobi
David Sobel’in Beyond Ecophobia (2019) eserine göre ekofobi, “ekolojik sorunlar ve doğal dünyadan duyulan korkudur. Petrol sızıntılarından, yağmur ormanlarının yok edilmesinden, balina avından, asit yağmurlarından, ozon deliğinden ve Lyme hastalığından korkmaktır. Dışarıda bulunmaktan bile korkmaktır” (1). Ancak bu makalede, Shakespeare uzmanı ve ekoeleştirmen Simon C. Estok’un tanımını benimseyeceğim. Estok, Ecocriticism and Shakespeare (2011) adlı kitabında ekofobiyi “doğal dünyaya yönelik mantıksız ve temelsiz bir korku veya nefret, günlük yaşamımızda ve edebiyatımızda homofobi, ırkçılık ve cinsiyetçilik kadar mevcut ve mahir” olarak tanımlar (4). Dolayısıyla ekofobi insanın çevreye karşı düşmanca tutumunu ve onu egemenlik altına alma girişimini mümkün kılan belirli bir doğa algısıyla ilgilidir.
- Türcülük
Britannica internet sitesinde türcülük “Uygulamalı etik ve hayvan hakları felsefesinde bir türün üyelerini diğer türlerin üyelerinden ahlaki olarak daha önemli kabul etme uygulaması; ve bu uygulamanın haklı olduğuna dair inanç” (Duignan n.p.) şeklinde tanımlanır. Bu temel bir tanımdır ve türcülüğün, özellikle ırkçılık ve cinsiyetçilikle kıyaslandığı daha detaylı tanımları vardır. Örneğin Cary Wolfe, Animal Rites (2003) kitabında türcülüğün “ırkçılık, cinsiyetçilik ve benzeri modeller gibi, yalnızca tür temelinde diğerini marjinalleştiren ve nesneleştiren mantıksal veya dilsel bir yapı değil, aynı zamanda bir dizi maddi uygulamalar ağı” (101) olduğunu belirtir.Her iki durumda da türcülük, diğer varlıkların tür farkına ve insanların kendilerini üstün sayan içsel niteliklere sahip olduğu varsayımına dayanarak yargılanmasını ifade eder. Bu aynı zamanda insan ırkının doğa ve diğer türler üzerinde otoriteye sahip olduğu varsayımına da yol açar.
- Ekolojik Emperyalizm
Ekolojik emperyalizm terimi Alfred Crosby tarafından Ecological Imperialism (1986) adlı kitabında tanıtılmıştır. Graham Huggan ve Helen Tiffin’in Postcolonial Ecocriticism (2006) kitabına göre Crosby’nin ekolojik emperyalizmi, “yerli topraklara şiddetle el konulmasından, mesken harici hayvancılığın ve Avrupalı tarım uygulamalarının düşüncesizce tanıtılmasına kadar uzanan anlam ve yoğunluklara sahiptir” (3). Öte yandan Huggan ve Tiffin şunu da öne sürüyor:
Val Plumwood ekolojik emperyalizmi karakteristik olarak geniş bir bakış açısından inceler (2001); ayrıca insanın çevreye yönelik tutumlarını yapılandırmaya devam eden ikili düşünceye yönelik felsefi saldırısını, Avrupa’nın emperyalhâkimiyetini güvence altına alıp sürdüren, ancak şimdi kitlesel yok oluş ve hızla yaklaşan ‘gezegenin biyofiziksel sınırları’ karşısında yıkıcı olan, erkek egemen ‘akıl merkezli kültür’ ile ilişkilendirir (3–4).
Dolayısıyla ekolojik emperyalizm, sömürge göçünün insan ve insan dışı yerli varlıklar üzerindeki etkisiyle ilgilidir ve sömürgeciliğin sadece insan yaşamını değil, aynı zamanda insan dışı varlıkları ve cansız varlıkları da etkilediğini vurgular. Ayrıca, Sömürge yolculuklarının doğanın dengesini bozuyor olduğu fikrini ve bu bozulmaların çevre üzerindeki etkisini ön plana çıkartır. Bunun yanı sıra ekolojik emperyalizm kavramı, sömürgeciliğin yeni keşfedilen toprakları doğrudan ve dolaylı yollarla nasıl egemenliği altına aldığını tasvir eder. Örneğin yerel halka ve insan dışı topluluklara yeni hastalıkların yayılması kasıtsız olarak gerçekleşmiş olabilir, ancak yine de bazı türlerin yok olmasına yol açmıştır. Bu nedenle sömürge politikalarının sonuçları, tüm ekosisteme zarar verir ve bozulmuş bir çevre yaratır diyebiliriz.
- Fırtına Oyununun Analizi
Fırtına, döneminde giderek daha da popülerleşen fetihler ve keşifler üzerine bir yorum sunar. Oyun, dönemin tarihi bağlamını yansıtan politik temalarla ilgilenir. İngiltere’den Amerika’ya, özellikle Virginia’ya yapılan yolculukların gerçekleştiği bir dönemde yazılmıştır. Oyunun hikayesi, Rönesans dönemindeki kaşiflerin yolculukları ile dikkate değer benzerlikler taşımaktadır. Gemi kazası, yeri tam belirli olmayan coğrafi mekan ve yeni bulunan toprakların büyü ve vahşetle ilişkilendirilmesi gibi dönemin coğrafi keşiflerinin, kolektif Avrupalı zihnindeki imajından birçok unsuru ödünç alıyor. Metin boyunca İngiliz kaşiflerin yeni hedeflere ve özellikle Amerikan kıtasına yaptıkları yolculuklara atıfta bulunan ipuçları bulunmakta. Nitekim tarihçiler, oyunun metni ile Rönesans döneminde İngiliz kaşifler tarafından yazılan tarihi el yazmaları arasında çeşitli benzerlikler de bulmuşlardır. Bu benzerlikler oyunda meydana gelen fırtına ve gemi enkazı gibi olayların yanı sıra, belirli dil ve kelime seçimlerinde kendini gösterir. Örneğin oyun Bermuda’dan ve Yerli Amerikalılar tarafından tapınılan bir tanrıdan bahseder. Caliban, tanrı Setebos’tan bahseder ve Prospero’yu onunla karşılaştırır: “Büyüsü öyle güçlü ki, / Annemin tanrısı Setebos’u bile kontrol edebilir” (Shakespeare 1.2.367–368). Ariel de o zamanlar “Bermoothes” olarak bilinen Bermuda’dan bahseder: “Bir gece yarısı beni çağırmıştın ya çiğ damlası getirmem için, / Hala fırtınalarla çalkalanan Bermuda adalarından” (Shakespeare 1.2.246–247). Dolayısıyla bu detaylar Shakespeare’in dönemin gezginleri tarafından yazılan el yazmalarını okumuş olabileceği gerçeğini kanıtlar. Charles Frey, “The Tempest and the New World” (1979) adlı makalesinde şöyle açıklar: “Edmund Malone, Shakespeare’in oyunun başlığını ve bazı olaylarını, Sir Thomas Gates ve diğer Jamestown kolonistlerinin 1609’da Bermuda adasında yaşadıkları bir fırtına ve gemi kazası deneyiminden esinlenerek türettiğini savundu” (29). Ayrıca “Shakespeare’in Macellan’ın Setebos’a tapan Patagonyalılar ile karşılaşmasını okuduğuna veya duyduğuna inanmak için iyi bir nedenimiz var” (Frey 33) diye ekler. Dolayısıyla oyun, dönemin genel bilgi birikimini yansıtır ve İngilizlerin çeşitli yolculuklarının bir sonucu olan, yeni dünya hakkındaki algı ve farkındalık değişimini betimler. Bu bilgi, oyunun erken sömürge bağlamı dışında okunamayacağını kanıtladığı için çok önemlidir. Fırtına, hayali bir ortamda geçebilir ve bazen yalnızca büyülü bir oyun olarak bile sahnelenebilir. Ancak oyun, dönemin gelişen sömürge sürecini yansıttığı için oldukça politik kabul edilir.
Fakat Fırtına, keşiflerin olası sonuçları hakkındaki kaygılara işaret ettiği için, sadece tanımlayıcı bir rolü üstlenmenin ötesine geçer. Meredith Anne Skura, “Discourse and the Individual” (1989) eserinde Fırtına’yı, “eğer oyun ‘sömürgeci’ ise, ‘tanımlayıcı’ olmaktan ziyade ‘kehanet niteliğinde’ görülmelidir” (58)diyerek savunur. Gerçekten de Fırtına keşif ve fetihlerin sorunlu yönlerini vurgular çünkü toprak ve mülk üzerindeki güç mücadelesi nedeniyle ortaya çıkan çatışmalara ve şiddete dikkat çeker. Başka bir deyişle oyun yeni bir toprak bulmanın heyecanını maceracı bir tavırla betimlerken, aynı zamanda Prospero ve Caliban arasındaki çıkar çatışmasını vurgulayarak madalyonun diğer yüzüne de ışık tutar. Toprak ve doğa üzerindeki mülkiyet mücadelesini ve insan olmayanlara yönelik tutumları yansıtan bu makalenin ana argümanlarını oyunun bu ikinci yönü oluşturur.
Bu doğrultuda diyebiliriz ki, hem Prospero hem de Caliban karakterlerinin tasviri ve birbirleriyle olan etkileşimleri ve diyalogları, bu ikilinin çatışmalarının doğasını açığa çıkarmaktadır. İkisi de adayı yönetme hakkına sahip olduklarını iddia ederler. Bir yandan Caliban adanın gerçek sahibi olduğunu ve onu bir mülk gibi annesinden miras aldığını düşünür. Caliban, “Bu ada benim, annem Sycorax’tan bana kamıştı” (Shakespeare 1.1.333) diye haykırır. Öte yandan Prospero, adayı önceki hükümdar Sycorax’ın ölümünden sonra fethettiği için kendisini adanın ve içindeki varlıkların tek meşru sahip olarak görür. Oyunun sonunda Prospero adadan ayrılmayı planlarken bile adayı ve hatta Caliban’ı kendisine ait olarak düşünür:”…Bu karanlık şey / Bana ait” (Shakespeare 5.1.277–278).Böylece, ana çatışma daha oyunun en başında ortaya çıkar. Bu çatışma doğa ve toprak mülkiyeti etrafında döndüğü için bir dizi saldırganlık ve nefreti tetikler. Başka bir deyişle doğa hem Caliban hem de Prospero tarafından adaya ayak bastıkları andan itibaren sahip olabilecekleri bir nesne olarak görülür. Caliban’ı insan olarak kabul edersek eğer, hem Caliban hem de Prospero’nun doğayı insan merkezli bir perspektiften algıladıklarını söyleyebiliriz. Her ikisi de toprak elde etmeye ve üzerinde tamamen kontrol sahibi olmaya çalışır. Kendilerini, insani veya canlılık nitelikleri nedeniyle dünyanın merkezi olarak görürler ve adaya, ikisinden birinin yönetmesi gereken etkisiz bir bedenmiş gözü ile bakarlar. Bu durum, eyleyicilik sorununu ve oyundaki karakterlerin bu konudaki görüşlerine göre nasıl davrandıklarını gündeme getirir.
Makalenin 2.2. ve 2.2.1. bölümlerinde eyleyicilik hakkında yapılan tartışmalardan da anlaşılacağı üzere, Batılı akademisyenler insan üstünlüğünü benimsemişlerdir çünkü bu mantık onları eyleyici kılmaktadır. Bu yüzden diğer varlıklar ve ekosistemin parçaları üzerinde hakimiyet kurma hakkına sahip olduklarına inanırlar. Diğer “bedenler” ise irrasyonel olarak kabul edilir ve dolayısıyla aşağı görülür. Diğer varlıkların mantıksal düşünceden yoksun olmaları, onları insanlarla “eşit” olarak nitelendirilmekten alı koyar. Üstelik onlar insanın malı olarak görülürler. Düşünemezler, bu nedenle niyetleri ve dolayısıyla da eyleyicilikleri yoktur. Sonuç olarak insanlar onları diledikleri şekilde kullanabilirler. Bu mantık Prospero’nun kendisini her şeyin sahibi olarak görmesine yol açmaktadır. Adadaki yaşayan ve yaşamayan her şeyi kendi meşru malı olarak kabul eder; buna ada, Caliban ve Ariel de dahildir. O, sihirli güçleri ve bilgisi olan namuslu bir adamdır, bu yüzden de bir eyleyeciliği vardır. Gücünün meşrutiyeti sorgulanamaz, çünkü bu güce sahip olabilecek tek kişi odur; zira o, dürüst, rasyonel ve eyleyici kişidir. Adanın güçleri olduğunun farkında olmasına rağmen, onları elinde tutması gereken kişinin kendisi olduğunu düşünür. Bu nedenle Prospero adanın doğal yapısı üzerindeki otoritesini asla sorgulamaz. Örneğin bu tutum Ariel’e hitap ederken kullandığı ton ve kelime seçiminde görülebilir:
Sen ve senin astların, son hizmetinizi
Layıkıyla yerine getirdiniz. Şimdi sizleri kullanmalıyım
Bir başka oyunda.
Git emrimdeki adamları getir buraya
Söyle çabuk olsunlar
Şu genç çiftin gözleri önünde
Sanatımdan bir örnek sunacağım (Shakespeare 4.1. 35–41).
Ruhlar onun isteklerini yerine getirdiğinde, Prospero kendini över.Doğayı kontrol etme gücünden büyük bir haz duyar. Başka bir deyişle, kendisini “ekosistemin” merkezi ve alt varlıkların tüm eylemlerinin kuklacısı olarak görür.
Caliban’a gelirsek eğer, o da çok Prospero’dan çok da farklı değildir. Prospero, onu kendisine denk birisi, hatta gerçek bir insan olarak bile görmüyor olsa dahi Caliban’ın öz farkındalığı, onu kendisinin Prospero’dan bir eksiğinin olmadığına ve bu nedenle de adaya hükmetme yetkisine sahip olduğuna inandırır. Adayı miras kalan bir nesne olarak görür ve “Bu ada benim, annem Sycorax’tan bana kamıştı” (Shakespeare 1.2.332) der. Caliban’a göre kendisi de Prospero’nun sahip olduğu “insan” niteliklerine sahiptir ve bu yüzden o da doğaya hükmedebilir. Örneğin, Miranda’nın ona konuşmayı öğrettiğini şu şekilde belirtir: “Sen bana konuşmayı öğrettin; peki kazancım ne? / Şudur ki, küfretmeyi biliyorum artık. Kızıl veba seni sarsın / Bana dilinizi öğrettiğin için!” (Shakespeare 1.2.364-366). Bu sözel kabiliyet, eyleyicilik, dil ve konuşma kavramları açısından son derece önemlidir. Çünkü daha önce de belirtildiği üzere, bu kavramlar doğrudan rasyonalite ile, dolayısıyla da üstün olmak ve yönetme hakkına sahip olmak ile ilişkilendirilir. Stephen Greenblatt, Caliban’ın lanetinin gücünü Learning to Curse (1990) adlı kitabında şöyle açıklar:
Caliban’ın cevabı bir kendini suçlama olarak düşünülebilir: Dil yeteneği verilmiş olmasına rağmen doğası o kadar aşağılanmış ki, sadece lanet etmeyi öğrenebiliyor. Ancak satırlar bu anlamı reddediyor; bunun yerine bu sözlerin yıkıcı adaletini bize deneyim ettiriyor. Çirkin, kaba, vahşi olan Caliban, yine de anlık da olsa, mutlak ve dayanılmaz derecede acı bir ahlaki zafer kazanıyor (41).
Sömürgecinin dilini öğrenerek Caliban, eyleyiciliğe ve güç kullanma kapasitesine sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle Caliban efendisinin yöntemlerini, kendisine isyan etmek için kullanır. Diğer yandan Caliban, Prospero’dan sadece dili değil aynı zamanda Prospero’nun değerlerini ve düşüncelerini de öğrenmiştir. Doğayı fethetme eğiliminde Prospero gibi olmuştur: Bu, annesi büyücü Sycorax’ın Prospero adaya gelmeden önce sahip olduğu bir eğilimdir. Oyunda ondan yalnızca birkaç kez bahsedilmesine rağmen adanın yaratıklarını ve diğer unsurlarını kontrol edebilmek için büyü kullandığı çıkarımını yapmak son derece olasıdır. Bu durum Avrupalı sömürgeciler ile yerli karakterler arasında doğaya nasıl davrandıkları ve algıladıkları konusunda hiçbir fark olmadığını vurgular. Her ik taraf da doğayı kendi oyun alanları ve siyasi niyetlerini gerçekleştirmek için bir zemin olarak görürler. Bu durum doğayı her iki kesim tarafından sömürülen bir alan olarak tanıtır ve dolayısı ile sömürgeci/sömürülen ikiliğini bozar; aynı zamanda da insanların (ya da insan benzeri varlıkların) hayvanlar ve bitkiler gibi diğer canlılara hükmetmeye yönelik, doğuştan gelen bir eğilimi olduğunu ima eder.
Oyunda modern okuyucunun sömürgeci ve sömürgeleştirilen olarak sınıflandıracağı benzer çıkarlar, Prospero ve Caliban arasındaki güç mücadelesini yaratan temel unsurlardır. Her ikisi de adayı ve kaynaklarını sahiplenmeyi arzulamaktadır. Ayrıca Caliban’ın yerliliği oyunda dolaylı olarak sorgulanır, çünkü annesi ada kökenli değildir. Annesi Cezayirlidir ve aslında bu durum, Afrikalılara yönelik Avrupa-merkezci bakış açısı nedeniyle oyuna sömürgeci bir ton katmaktadır; zira oyunda Afrikalılardan bahsedilen başka örnekler de vardır.Örneğin Sebastian, kardeşi Alonso’nun kızını bir Afrikalı prensle evlendirme kararı almış olmasını eleştirir: “Kızınızı Avrupa’mıza bahşetmektense / Onu bir Afrikalıya kaptırdınız” (Shakespeare 2.1.119–120).Bu satırlar, Sebastian’ın Afrikalıları doğuştan aşağı gördüğünü ima eder. Ancak adayı yönetmiş olan Sycorax’a dönecek olursak eğer, oyunda ondan bahsedilmesi, Caliban’ın da adanın yerlisi olmadığını bizlere hatırlatmakta.Bu durum Caliban’ın iddia ettiği yönetim hakkının meşruiyetini sorgulatır ve onu ve Prospero’yu adayla olan ilişkileri açısından eşit bir konuma getirir. ikisinin de adaya olan bir bağlılıkları yoktur ve ikisi de onu kontrol etmeye çalışır. Üstelik oyun, Prospero’nun Caliban’ı köleleştirmesini ve ona yaptığı işkencelerin altını çizer. Shakespeare’in işkenceyi tanımlamak için kullandığı dil çok rahatsız edicidir.Örneğin Prospero, Caliban’ı şu şekilde tehdit eder:”Her tarafın kasılacak / Bütün kemiklerin sızlayacak ve seni bağırtacak” (Shakespeare 1.2.370–371).Bu kelime seçimi Prospero’nun dehşet verici eylemlerine dikkat çeker ve seyirciyi tiksindirme konusunda iyi bir çıkarır.
Benzer şekilde Caliban, Prospero’nun kızı Miranda’ya tecavüz etmeye çalışarak intikam almaya çalışır. Onun açıkça görülen cinsel ve agresif tavrı, izleyicinin ona sempati duymasını zorlaştırır. Gerçekten de karakterinin betimlenmesinde ırkçı ve türcü bir ima vardır. yani görünen o ki iki karakter de iyilik timsali olacak bir şekilde temsil edilmemekte. Bu durum, hüküm hakkı üzerindeki çatışmalarının onları canavarca davranışlara sürüklediğini gösterir. Konumuza dönecek olursak eğer, oyun fetih ve keşiflerin sonuçlarına işaret ediyor. Prospero ve Caliban’ın tasviri, fethin yeni bulunan toprakların önceki “sahipleri” ile şiddetli ve korkunç çatışmalara yol açtığını göstermekte. Bu şiddet herkese zarar veren kısır bir döngü başlatır; oyunda Caliban köleleştirilir ve Miranda korku içinde yaşamaya mahkum kalır. Başka bir deyişle fetihler kimseyi güvende bırakmayan bir nefret gerçekliği yaratır.
Bunun yanı sıra oyundaki ilişkilerin dinamikleri, sömürgeciliğin nasıl işlediğini ortaya koyar. Bu sadece Prospero ve Caliban’ı değil, çoğu karakteri de içerir. Aslında Prospero adaya geldiğinde sadece Caliban’ı değil, alttan alttan Ariel’i de köleleştirir. (Ç.N.: Ariel’in cinsiyeti belirsiz olduğu için İngilizcede “it” zamiriyle anılmaktadır). Ariel’i Sycorax’tan kurtardıktan sonra Prospero onu hizmetkârı olarak kullanır. Bununla birlikte Ariel hâlâ özgürlük arzusuna sahiptir. Ancak bunu talep ettiğinde, Prospero onu şunları diyerek tehdit eder. “Eğer daha fazla mızmızlanırsan, / bir meşeyi yarıp seni onun budaklarına çivilerim, / ve on iki kış boyunca ulumaya bırakırım” (Shakespeare 1.2.295–297.Bu olay iki nedenle önemlidir. Birincisi, adanın gerçek anlamda bir yerlisi olan Ariel, Prospero tarafından işkence görmemiş olsa dahi, yine de özgürlük arayışı içine girer. Prospero’ya sürekli hizmet etmekten bıkkın görünür ve bu, onun Prospero’ya olan övgüsününaltında, kin ve korkunun gizlendiğini ima ediyor olabilir. Prospero tehditler savuşturarak önlemeye çalışıyor olsa dahi, bu durum Ariel ve Prospero arasında muhtemel bir çatışma olasılığını işaret etmektedir. Dolayısıyla Prospero ve Ariel arasındaki ilişki, karşılıklı güvene değil, korku ve köleliğe dayalıdır. Caliban, Prospero’nun fethinin tek kurbanı değildir; çünkü Ariel (işkenceye maruz kalmasa bile) benzer şekilde hür iradeden ve özerklikten mahrum bırakılmıştır. Ariel de bunun farkındadır ve bu farkındalık da olası bir çatışmanın habercisi olur. İkinci olaraksa Prospero ve Ariel arasındaki dinamikler, Prospero’nun Ariel’i aşağılık bir varlık olarak gördüğünün ve onu kullanmak için her hakka sahip olduğunu düşündüğünün resmini çizmektedir. Prospero sinirlendiğinde Ariel’e de Caliban’a kullandığına benzer bir dil kullanır. Ariel’e zarar vermez çünkü intikam planı için onun sadakatine ihtiyacı vardır. Ancak onu eyleyici olmayan bir varlık olarak görür. Ariel’in ne kadar etkileyici büyü güçleri olsa da, bunlar Prospero’nun rasyonel kabiliyeti ile kıyaslanamaz. Dolayısıyla ada gibi Ariel de, Prospero’nun politik planlarında kullanılacak bir mülktür. Bu, daha önce belirtildiği üzere Prospero’nun tutumundaki türcü yaklaşımı ortaya çıkarır.
Güçleri olan, ancak eyleyiciliği yalnızca bir ruh olduğu için Prospero tarafından elinden alınan Ariel’in, algılanma biçiminin aracılığı ile, oyunun içerisindeki türcülük kavramı ortaya çıkar. Prospero’nun Ariel’i zalimce cezalandırmaya hazır olması, Ariel’in hizmetinin aslında tam itaat gerektiren bir kölelik olduğunu gösterir. Bu nedenle Ariel herhangi bir hak talebinde bulunmadığı ve kurallara uyduğu sürece, neşeli ve sevimli bir ruh olarak görülür. Ariel sahip olduğu güçlere rağmen adeta bir süs köpeği gibidir ve kendi başına düşünmeye yeltenirse cezalandırılır. Bu durum ister cadı, ruh, hayvan veya bitki olsun, insanlar ile diğer yaşam formları arasında bir hiyerarşi olduğunu da akla getirmektedir. Toprak gibi, ruhlar da insan dışı varlıklar kategorisine girer ve bu yüzden kolayca hükmedilirler.
Türcülük oyunda Caliban’ın tasvirinde çok daha net bir şekilde göze çarpar. Caliban’ın karakterizasyonu ırkçılık ve türcülük nüanslarıyla doludur. Caliban’ın kimliği oldukça belirsizdir. Miranda onun doğasını şu şekilde tanımlar: “Seni Alçak, / Öğrenmiş olsan bile, / kötülük öyle işlemil ki içine / İyilik duramıyor üstünde” (Shakespeare 1.2. 358–361). Caliban bir Afrikalı cadının oğludur, yani Avrupalı değildir. Aynı zamanda muhtemelen cadıların şeytanlarla ilişkileri olduğuna dair yaygın bir inanç yüzünden “insan olarak” görülmez. ÖrneğinSkura, Caliban’ın kimliğinin son derece çelişkili olduğundan bahseder. Skura, Shakespeare akademisyenleri arasında da onun yerli kökenli bir insan mı, yoksa insan dışı şeytani bir varlık mı olduğu konusunda büyük tartışmalar olduğunu belirtir:
Örneğin, Caliban’ın çok sayıda yorumu yapılmıştır. Bunlar arasında, Caliban’ın bir Virginialı Kızılderili olarak yorumlandığı çağdaş post-kolonyal versiyonlar olduğu gibi, siyah bir köle veya “kayıp halka” (yarı maymun yarı hindistan cevizi kostümü içinde)olarak oynandığı diğer versiyonlar da bulunmaktadır. (Skura 47)
Bu nedenle Caliban’ın kimliği ve imajı kafa karıştırıcı olmaya devam etmektedir. Bu durum onun küçük düşürücü tasvirinin ardındaki olası imalar hakkında çeşitli tartışmalara yol açar. Kimliği nedeniyle kesinlikle aşağı görülür, bu da ırkçılık ve türcülük nüanslarını işaret eder. Beyaz olmadığı için insanlıktan çıkarılır ama zaten aynı zamanda tam bir insan olarak da tasvir edilmez, en azından deforme olmuştur, dolayısıyla bir hayvandır. Türcü düşünce nedeniyle insan dışı görünüşüyle de alay edilir. O zaman insan, özellikle de Avrupalılar, üstünlüğün normu ve temelidir.
Her iki durumda da Caliban kesinlikle “egzotik” bir yabancıdır. Trinculo onu Avrupa’ya götürüp bir ucube gösterisinde sergilemeyi önerir: “Şu anda İngiltere’de olsaydım (bir zamanlar olduğum gibi) ve elimde bu balık olsaydı! / Resmini yaptırıp şapşal tatilcilere göstersem, bir parça gümüş vermeyecek bir kişi bile çıkmazdı. /orada bu ucube bir servet kazandırır adama” (Shakespeare 2.2.27–29).Kuşkusuz bir şekilde ucube gösterileri kolonileşme döneminin bir parçasıydı çünkü Afrikalılar ve diğer yerli halklar anormal kabul ediliyordu. Birçok bilim insanı Shakespeare’in Caliban için kullandığı betimleyici dilin oyunun sömürgeci imaları ve belki de türcü bir gündemi olduğunu kanıtladığını iddia etmektedir. Örneğin, “This Thing of Darkness” (1994) adlı eserinde Paul Brown, Caliban’ı kötü niyetli bir “öteki” olarak etiketlemek için oyuna Caliban’ın cinsel arzuları ve adayı yönetememesi gibi bazı detayların nasıl eklendiğini açıklar. Brown “Burada bahsedilen öteki, iktidarın medeniyet tarafından ele geçirilmesini meşrulaştırmak ve antitez (tecavüz) ile medeni flörtleşmenin doğru yolunu tanımlamak için sunulmaktadır” diye önerir (Brown 63). Greenblatt da Caliban’ın “ötekileştirilmesini” şöyle tanımlar: “Shakespeare, Vahşi Adam hakkındaki, Avrupalının en karanlık fantezilerinden kaçınmaz; aksine onları abartır: Caliban deforme olmuş, şehvet düşkünü, kötü kokulu, tembel ve güvenilmez biridir” (41). Ancak, ben bu oyunda Caliban’a kendini savunmak ve Prospero’ya lanet okumak için oyunun, en başından itibaren kendisine bir ses verildiğini iddia ediyorum. O kesinlikle bir melek değil veya oyun onu tamamen baskının kurbanı olarak göstermemekte. Ancak o kötü biri de değil çünkü yalnızlığı ve Prospero’nun köleleştirmesi karşısındaki haklı öfkesi ön plana çıkarılmakta. Aslında, Caliban’ın tasviri bazı olumlu yönler de taşıyor olabilir. Skura, “Shakespeare, bizden birinin bir yerliye kötü muamele ettiğini gösteren ilk kişiydi, gerçekleri açığa çıkaran ilk kişi, bir yerlinin sahnede şikayetlenmesine izin veren ilk kişi ve Yeni Dünya’nın keşfinin oyununa bu denli bir ilgi yaratacak kadar problemli bir hale getiren ilk kişi.” (58, orijinalinde italiktir). Böylelikle Caliban’ın tasviri, sömürgecilik sürecinde yapılmış olan ırkçılık ve türcülüğün reklamını yapmak yerine, gerçekleri ve detayları açıkça bizlere gösteriyor. O berbat biri olabilir, ancak eylemlerini haklı çıkarmak için bir zemini var ve eğer okuyucu gördüğü işkenceleri ve köleleştirilmiş olması durumunu göz önüne alırsa, onun bu acınası hali ile bir şekilde empati kurabilir. Fırtına, bu yolla karakter çatışmalarının içerisinde bir taraf olmak yerine, baskıcılığın ve fetihlerin karanlık yüzüne bir ayna tutmaktadır.
Ayrıca Fırtına’da yapılandoğa tasviri, ekofobik etkiler hakkında soruları gündeme getirir. Edebi eserlerde ekofobi doğayı tanımlamak için kullanılan bir dilde görülebilir. Ayrıca doğanın insanla ilişkisi bağlamında oynadığı bir rolde de bulunabilir. Fırtına,insanların ve özellikle de sömürgecilerin çevreyi nasıl algıladığı konusunda bize fikir verir. Bir noktada Prospero doğayı kontrol ederek güçlerini geliştirir ve Sebastian ve Gonzalo gibi diğer karakterler de adaya indikleri anda adaya sahip olma arzularını dile getirirler. Gonzalo “Bu ada benim olsaydı lordum–” (Shakespeare 2.1.140)der ve ardından adanın nasıl yöneteceğine dair bir dizi fantezisini sıralar. Doğa insan karakterler tarafından aktif bir güç olarak değil, kişisel kazanç için eğilecek bir araç olarak görülür. Tıpkı sömürgeleştirilmiş Caliban ve Ariel’in eyleyicilikten yoksun olmaları gibi, doğanın kaynakları da, ona ulaşan ve tamamen kendi malı olarak gören beyaz adamlar tarafından tüketilir. Bu durum sömürgeciliğin yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda çevreyi de köleleştirdiğini ima eder. Bu da daha önce belirttiğim gibi, kolonileşmenin ekolojik emperyalist yönünü bize gösterir. Huggan ve Tiffin, ekofeminist düşünür Val Plumwood’un bu konudaki fikirlerini şöyle vurgular:
Plumwood, ekolojik emperyalizm uygulamalarının ve modellerinin herhangi bir tarihsel analizinin, bu felsefi temele geri dönmesi, doğayı ve hayvan ‘ötekiyi’ insan ihtiyaçlarının dışında gören ve böylece etkili bir şekilde ortadan kaldıran araçsal akıl biçimlerini kabul etmesi gerektiği fikrinde ısrarcıdır. (4)
Sonuç olarak sömürgeci amaçlar doğrultusunda hem çevre hem de “öteki”nin bedeni tükenir. Benzer şekilde Prospero Ariel’i, Caliban’ı, diğer ruhları ve toprağı siyasi planlarını gerçekleştirmek için sömürür. Huggan ve Tiffin’in tartışmaları doğrultusunda oyundaki ada sadece insanlarla dolu olduğunda “anlamlı” kabul edilir. Buna göre Prospero, Sycorax’ı yendikten sonra adayı nüfussuz olarak görür. Şöyle der: “O zamanlar bu adada / (o cadının burada doğurduğu, / Çilli bir eniğe benzeyen oğlu hariç) / İnsan suretiyle onurlandırılmış kimse yoktu” (Shakespeare 1.2. 282-284). Bu şekilde doğanın, insanın varlığıyla onurlandırıldığı ve Ariel orada bulunan bir canlı olmasına rağmen, adanın içeresinde yürüyen birileri olmadığında, adanın neredeyse tamamen boş olduğu vurgulanır. Bu olgu, oyundaki güç hiyerarşisini kurar ve en altta doğayı temsil eden ada yer alır. Prospero’ya göre doğa evcilleştirilmeli ve insan varlığı ile lütuflandırılmalıdır.
Fırtına, politik bağlamını ve çevresel bağlamını aynı tavır ile yansıtmaktadır. Yani oyun kendi içerisinde yaşanan olaylar için bağlamını bir ilham kaynağı olarak kullanıp, sonrasında da bu bağlama kendi yorumlarını eklemektedir. Sophie Chiari, Shakespeare’s Representation of Weather, Climate and Environment (2018) adlı kitabında, “bilinen ilk performans, güncel ifadelerce son derece yağışlı geçmiş bir yıl olan 1611 yılının Hallowmas gecesinde gerçekleşmiştir. Dönemin eserlerinin bir kısmı, bu oldukça korkunç hava koşullarını yansıtır” (219) şeklinde açıklar. Bilakis Fırtına oyunu da doğa ile ilgili önemli bir olayla başlar: bir fırtına. Oyunun açılış sahnesinde karakterler doğanın gücünden duydukları korkuyu ifade ederler. Bu durum doğa ve ızdırap arasında bir bağ oluşturur ki bu da, o dönemin genel ruh halini yansıtıyor denilebilir. 2022’deki “Shakespeare and Ecophobia” konuşmasında Simon C. Estok şunları savunmaktadır;
Prospero tahmin edilemez birisiymiş gibi görünse de, oyunda korkulacak kadar büyük ve tehlikeli bir güç olarak tasvir edilmez. Ancak doğal dünya tehlikeli, tahmin edilemez ve ahlaktan yoksun bir şekilde tasvir edilir. Doğal dünyadan kopma (yerinden edilme) etiğini bağlantı etiğinin yerine tercih eden, ekofobi zihniyetini ise biyofili veya ekofili yerine vurgulayan bir anlayışı bizlere gösterir” (35:03–35:26).
Bu da oyunun izleyicide doğaya karşı olan korkuyu nasıl pekiştirdiğini gösterir. Ancak bu oyunda durumun böyle olmadığını savunuyorum çünkü fırtına doğal değildir. Yukarıdaki ifade doğanın gerçekten düşmanca olduğu Kral Lear gibi bir oyun için geçerli olabilirdi, fakat Fırtınaoyunu, hızla Prospero’nun fırtına sırasındaki rolüne ışık tutar ve böylece insanların doğayla kendi bencil amaçları için uğraşmasının yıkım getirdiği sonucuna varır. Doğa kendi başına bir tehdit değildir ama insanlar onu bir tehdit haline kendileri getirir.
- Sonuç
Şimdiye kadar oyunun sömürgecilik ve fetihlerin sonuçları hakkında nasıl uyarılar sunduğunu tartıştım. Yukarıda tartıştıklarımın ışığında ekoeleştirel bir perspektiften bakıldığında Fırtına ne kendi içinde ekofobiktir, ne de ekolojik emperyalizmi öven bir tavır takınır. Aslında ekofobiye karşıdır ve oldukça ilerici bir fikir önerir. Doğaya müdahale etmenin risklerini vurgulayan bu oyun, insanların çevreyi kontrol etme hırsına dair bir uyarı niteliği taşır. Benzer şekilde, doğayı kendi çıkarları için kullanmaya çalışmanın yaratabileceği tehlikeli sonuçların da altını çizer. Üstelik oyun, adadaki kötü hava koşullarını politik yolsuzlukları ve karmaşık meseleleri yansıtabilmek için bir araç olarak kullanır. Bu da Chiari’nin “adadaki iklim” ile ilgili argümanlarını akıllara getirir ki Chiari’ye göre bu “oyunun jeopolitik bağlamının bir yansıması” olabilir (245). Chiari “efsaneler, coğrafya ve hava koşullarının tümü, düşmanca bir ortamda, egemenliğin olası biçimleriyle ilgilenen, korkutucu bir kurguyu gizlemek için hizmet eder” (245) diye belirtir. Bu nedenle fırtınalı hava durumu Prospero’yu intikama sürükleyen kaotik siyasi durumu yansıtır. Bu olgu önemlidir çünkü politika ve çevre arasında bir bağlantı kurar. İkisinin nasıl birbirini etkilediğini ve fetihlerin doğayı bozarak onun üzerinde nasıl etkileri olduğunu gösterir. Başka bir deyişle politik kaygılar güçlü bireyler arasında çatışmalara neden olur, bu da çevreyi istismara karşı savunmasız bırakır çünkü şiddetin uygulandığı alan burasıdır. Prospero ve Caliban doğa için politik nedenlerle savaşır ve bu da istikrarsızlığa yol açar. Prospero doğayı kullanarak kardeşinden intikam alır. Doğa, güçlü olmasına rağmen insanlar tarafından sadece çıkarlardoğrultusunda bir araç olarak görülür. Bu durum, oyunun da açıkladığı gibi yıkım ve çevresel felaketlere neden olur.
Genel olarak Fırtınakendi zamanının öne çıkan sorunlarını ve insanlarla doğa arasındaki evrensel ve zamansız ilişki sorununu gözler önüne serer. Shakespeare her zamanki gibi oyununda herhangi bir ahlaki duruş sergilemez ancak karakterleri, dili ve çatışmaları temsil ediş şekli ile doğanın sömürüsünün ve istismarının felaketle sonuçlanabileceği konusunda oldukça ileriye dönük bir yorum yaptığını bizlere göstermektedir. Oyun bir trajedi olmadığı için bir kargaşayla sona ermez, tam aksine sömürgecileri Avrupa’ya geri gönderen umut dolu bir biçimde sona erer. Ancak tıpkı insanların iklim değişikliği ile uğraştığı bu günlerde var olan postkolonyal gerçekliğin akıbeti gibi, Fırtına, Caliban ve Ariel’in akıbetini bir belirsizlik içerisinde bırakılıyor.
Kaynakça
Brown, Paul. “This Thing of Darkness I Acknowledge Mine.” Political Shakespeare: Essays in Cultural Materialism, edited by Jonathan Dollimore and Alan Sinfield. Cornell University Press, 1994. pp. 48–71.
Chiari, Sophie. Shakespeare’s Representation of Weather, Climate and Environment. Edinburgh University Press, 2018.
Coole, Diana, and Samantha Frost. “Introducing the New Materialisms.” New Materialisms: Ontology, Agency, and Politics, edited by Diana Coole and Samantha Frost. Duke University Press, 2010. pp. 1–43.
Duignan, Brian. “Speciesism.” Encyclopedia Britannica, 22 May 2013, https://www.britannica.com/topic/speciesism. Accessed 5 April 2024.
Descartes, René, and John Veitch. Discourse on the Method of Rightly Conducting the Reason, and Seeking Truth in the Sciences. PeBook, 2013.
Estok, Simon C. Ecocriticism and Shakespeare: Reading Ecophobia. Springer, 2011.
_____________. “Simon C. Estok’s Talk at TEDU: ‘Shakespeare and Ecophobia.’” YouTube, 3 Aug. 2022, https://youtu.be/onikW_zXkIc?si=ou5KPIAh5MfgId5E. Accessed 05 May 2024.
Frey, Charles. “The Tempest and the New World.” Shakespeare Quarterly, vol. 30, no. 1, 1979, pp. 29–41. www.jstor.org/stable/2869659.
Fudge, Erica. Animal. Reaktion Books, 2010.
Greenblatt, Stephen. Learning to Curse: Essays in Early Modern Culture. Routledge, 2016.
Huggan, Graham, and Helen Tiffin. Postcolonial Ecocriticism: Literature, Animals, Environment. Routledge, 2015.
Keats, John. The “Negative Capability” Letter, https://mason.gmu.edu/~rnanian/Keats-NegativeCapability.html. Accessed 04 April 2024.
Murdy, W. H. “Anthropocentrism: A Modern Version.” Science, vol. 187, no. 4182, 1975, pp. 1168–72. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/1739476. Accessed 6 May 2024.
Seed, John. “Anthropocentrism.” Universal Pantheist Society, www.pantheist.net/anthopocentrism-by-john-seed.html. Accessed 05 May 2024.
Shakespeare, William. The Tempest. Wordsworth Classics, 2021.
Skura, Meredith Anne. “Discourse and the Individual: The Case of Colonialism in The Tempest.” Shakespeare Quarterly, vol. 40, no. 1, 1989, pp. 42–69. http://www.jstor.org/stable/2870753. .
Sobel, David. Beyond Ecophobia: Reclaiming the Heart in Nature Education. Orion, 2019.
Wolfe, Cary. Animal Rites: American Culture, the Discourse of Species, and Posthumanist Theory. The University of Chicago Press, 2003.
[1] Büyük Varlık Zinciri fikri insanı merkeze koyar. Üstüne kutsal varlıkları, altına hayvanları, daha sonra bitkileri ve en alta da cansız Varlıkarı ekler.
