Zırhın Ardındaki İnsan: Tony Stark Üzerinden Transhümanizm Eleştirisi

Iron Man (Demir Adam) popüler kültürde teknolojinin sağladığı sınırsız güç ve ölümsüzlük hayalini güçlü bir şekilde temsil eden karakterlerden biridir. Marvel Sinematik Evreni’nde oldukça zengin ve zeki bir mucit olarak öne çıkan Tony Stark, aynı zamanda bedenini zırhla kaplayan, yapay zekâlarla çalışan ve ileri düzey silahlarla sahip bir süper kahramandır. Kendi imkânları, parası ve zekâsı ile hayal gücünü gerçeğe dönüştürmüş ve teknolojinin sınırlarını zorlamıştır. Demir Adam insanın kendi sınırlarını aşma arzusunun güçlü bir simgesidir. Daha hızlı, daha akıllı, daha güçlü olma isteğinin vücut bulmuş hâlidir. Ancak bu gösterişli zırhın ardında unutulan bir gerçek vardır: Tony Stark hâlâ bir insandır. Zırhı ne kadar güçlü olsa da içindeki insanın duygusal ve zihinsel mücadeleleri kaçınılmazdır. Tony Stark güce ulaşma yolculuğunda hala kırılganlığını koruyan bir insan bedeninin içindedir. Bu çelişkiyi daha iyi kavrayabilmek “posthuman” yani insan sonrası kavramına biraz daha yakından bakmakla mümkündür. Bu terim farklı bakış açıları için farklı anlamlarda kullanılıyor. Örneğin, Nick Bostrom gibi transhümanist düşünürler için “posthuman” olmak, insanın teknoloji aracılığıyla kendi sınırlarını aşması anlamına geliyor. Bu bakış açısına göre, insanlar fiziksel ve zihinsel olarak çok daha gelişmiş varlıklara dönüşebilir. Bireyin hedefi yeteneklerini artırmaktır. Bostrom’un tanımıyla, bir posthüman, “herhangi bir insanın yeni teknolojik araçlara başvurmaksızın erişebileceği en yüksek seviyenin çok ötesine geçen merkezi bir kapasiteye” sahiptir (1).  Bu yaklaşımda insan merkezde konumlanır ve teknoloji onun gelişimi için bir araçtır. Ancak posthuman kavramı yalnızca bu biçimde tanımlanmaz. Posthümanizm açısından ise insanı merkeze koyan bu düşünce sorgulanır. Bu görüşe göre insanın sınırlarını aşmasından çok doğayla, diğer türlerle ve kendi arasındaki bağ ve eşitlik önemlidir. Her ne kadar transhümanist cazip bir gelecek tasviri sunuyor gibi gözükse de yazının ilerleyen bölümlerinde tartışılacağı üzere, bu idealize edilmiş teknolojik gelişimin altında çeşitli sıkıntılar ve çelişkiler yatmaktadır.

Tony Stark transhümanizm ile posthümanizm arasında yer alan karmaşık bir figür olarak değerlendirilebilir. Bir yandan yüksek zekâsı, zenginliği ve ileri teknolojisiyle Nick Bostrom’un tarif ettiği insanın aşırı gelişmesiyle oluşabilecek olan posthuman varlığı temsil eder (1). Stark’ın tasarladığı yüksek teknolojili zırhlar, yapay zekâ sistemleri ve biyolojik sınırlarını zorlamıştır. İnsanın daha güçlü, daha akıllı ve daha dayanıklı hâle gelme çabasını gözler önüne serer. Ama öte yandan, tüm bu “gelişmeler” Stark’ın derin bir içsel çöküş yaşamasını engelleyemez. Zırhının içinde ölüm korkusu, yetersizlik hissi ve yalnızlık vardır. Özellikle Iron Man 3 filminde, Stark’ın zırhlarına olan bağımlılığı takıntı haline ulaşır. Gece uykularında aniden fırlayıp zırhlarını kuşanması, sürekli olarak yeni zırhlar üretmesi ya da sevgilisi Pepper Potts’u istemeden korkutması teknolojik güçlenmenin psikolojik bir zayıflık oluşturduğunu gösterir. Dolayısıyla Iron Man kahramanı travma, anksiyete, bağımlılık ve izolasyon ile sonuçlanır. İşte bu nedenle, Stark’ın hikâyesi en başından itibaren güçlenme değil bağımlılık hikâyesidir. Zırhı teknolojik bir devrim gibi görünürken aslında onun en büyük zayıflığının simgesidir. Bu çelişki zamanla daha da derinleşir. Örneğin, Stark’ı hayatta tutan sistem aynı zamanda onu içeriden zehirlemeye başlar. Reaktörünü çalıştıran element, vücudu için toksik hale gelmiştir. Stark bu tehditle tek başına mücadele etmeye çalışır ve yardım istemekten kaçınır ve çevresine zarar vermeye başlar. Özellikle sarhoş bir şekilde zırhını kuşandığı parti sahnesi onun hem fiziksel hem de duygusal kontrolünü yitirdiğinin trajik bir göstergesidir. Tam da burada, Nick Bostrom’un teknolojiye dair umut dolu şu sözleriyle keskin bir zıtlık ortaya çıkar: “Tam sağlık hâlinde yaşama arzumuz daha da yoğun bir biçim kazanır” (7). Böylece teknolojik gelişimin insan hayatını daha yaşanabilir kıldığı varsayar. Ancak Stark’ın durumu, sağlığın teknolojik yollarla korunmasının her zaman yaşam kalitesini artırmadığını gösterir. Aksine bazen bu tür gelişmeler iyileşmeyi sağlamaz ve erteleyerek daha derin bir yıkıma zemin hazırlar.

Iron Man 3 (2013) ile birlikte Stark artık fiziksel olarak neredeyse yenilmez bir konuma gelir. Zırhlarını uzaktan kontrol edebildiği, kendi başına savaşan orduya sahip olduğu bir seviyeye ulaşır. Ancak bu gücüne rağmen ruhsal durumu çöküşe geçmiştir. The Avengers’taki (2012) New York Savaşı’ndan sonra, Stark açık bir şekilde travma sonrası stres bozukluğu (PTSD) yaşamaktadır. Ani panik ataklar, uykusuz geceler, gerçekle hayal arasında sıkışması peşini bırakmaz. Artık zırhları onu sadece düşmanlardan değil zihninden de korumaya çalışmaktadır. Ancak teknoloji burada da yetersiz kalır çünkü zırhları içsel korkulara kalkan olamaz. Zırhlardan oluşturduğu ordu savaşta yardımcı olabilir ama onu yalnızlıktan ve anksiyeteden koruyamaz. Ne kadar güçlü görünse de Stark aslında güçsüzlüğüyle daha çok öne çıkmaya başlar. Bu noktada, onun hikâyesi bir teknolojik yükseliş masalından çok insan olmanın sınırlarını yeniden düşünmemizi isteyen bir varoluş anlatısına dönüşür. Bu dönüşüm Donna Haraway’in A Cyborg Manifesto adlı çalışmasında geliştirdiği “cyborg” figürünü akıllara getiriyor. Haraway’e göre cyborg, mükemmelliğe ulaşan bir süper varlık değildir. Bunu aksine parçalı kimlikler ve dağınık dünyalar arasında hayatta kalmanın yollarını arayan bir geçiş figürüdür. Teknolojiyi kullanan ama aynı zamanda teknoloji tarafından şekillenen bir varlıktır. Haraway bunu şu şekilde ifade eder: “Cyborg yazını, kökenden gelen masumiyet üzerine değil, kendilerini ‘öteki’ olarak işaretleyen dünyayı yeniden işaretleyebilecek araçları ele geçirme gücüyle ilgilidir” (55).  Stark, bu tanıma tamamıyla uyar. Elindeki araçlar, zırhlar, yapay zekâlar, laboratuvarlar ona hayatta kalma şansı verir. Ancak bu araçlar onu travmasından iyileştirmez ve yalnızca onu bastırmasına yardımcı olur. Dolayısıyla “yüksek teknoloji kültürü, bu ikilikleri ilginç biçimde sorgular; insan ve makine arasındaki ilişkide kimin üreten ve kimin üretilen olduğu net değildir” (Haraway 60).  Nitekim Stark hem yaratıcı hem de kendi yarattığı makinelerin esiri hâline gelir. Böylece teknoloji onun için hem bir güç kaynağı hem de bir bağımlılık olur.  Dolaysıyla teknolojinin hem yaratıcısı hem mahkûmudur.Bu gerilim, Avengers: Age of Ultron (2015) filminde en yüksek noktasına ulaşır. Tony Stark, dünya barışını sağlamak amacıyla Ultron adlı bir yapay zekâ sistemi geliştirir. Ancak bu sistem, Stark’ın ahlaki ve duygusal yönlendirmesinden yoksun olduğu için kontrolden çıkar ve insanlığı tehdit eden bir varlığa dönüşür. Bu durum, teknolojik ilerlemenin ne denli tehlikeli olabileceğini gösterir. Nitekim Posthumanism bu noktada şu uyarıyı yapar: “İnsanları geliştirme amacıyla gen eklemek veya çıkarmak tamamen beklenmedik sonuçlara yol açabilir” (Ferrando 134). Bu yalnızca teknoloji için değil, yapay zekâ için de geçerlidir. Eğer bu süreç etik ve sorumluluk olmadan sürdürülürse sonuç ilerleme değil yabancılaşma olabilir. Stark’ın teknolojiyle kurduğu bağımlı ilişki onu yalnızca etik çıkmazlara değil aynı zamanda derin bir yalnızlığa da sürükler. Sherry Turkle’ün belirttiği gibi teknolojinin artık insan ilişkilerinin en temel yükünü üstlenmeye başladı ve eskiden sevgiyle yapılan şeyler artık makinelerden beklenmektedir (107). Bu durum, insanın giderek daha fazla duygusal tatmini makinelerden beklediğini göstermektedir.

Zırhlar gelişir, makineler daha akıllı ve hızlı hale gelir ama Tony Stark’ın acısı, travması ve içsel kırılganlığı aynı kalır. Avengers: Infinity War (2018) filminde karşımıza çıkan Mark L zırhı, transhümanist hayalin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Nanoteknolojiye dayalı bu zırh, düşünceyle şekillenir, anında tepki verebilir ve farklı silahlara dönüşebilir ve neredeyse sınırsız bir hareket kabiliyeti sunar. Bu zırh sayesinde Stark, yalnızca fiziksel olarak değil zihinsel olarak da güçlenmiştir. Ancak bu gelişim nihayetinde onun kaderini değiştirmeye yetmez. Avengers: Endgame (2019) filminde, evrendeki en büyük gücü temsil eden sonsuzluk eldivenini kullanmak zorunda kalır ve bunu yaptığında hayatını kaybeder. Elindeki teknoloji ona gücü ulaştırır, ama bu gücü taşıyacak bedeni sağlayamaz. Bu noktada Tony Stark’ın hikâyesi bizi şu önemli ve ürkütücü soruyla yüzleştirir: Acıyı, ölümü ya da insan olmanın getirdiği zorlukları gerçekten geride bırakabilir miyiz? Posthümanizm bu soruya doğrudan yanıt arar ve önemli bir uyarıda bulunur: “İnsan bedeninin kolayca yeniden şekillendirilebilen bir kıyafet olarak ele alınması indirgemeci bir yaklaşımı ortaya koyar” (37). Stark ise tam da bu indirgemeci yaklaşımı benimseyen bir figür olarak karşımıza çıkar. Zırhlarıyla bedenini adeta yeniden tasarlar; onu bir araç gibi görür. Ancak hikâyesinin sonunda acı, sevgi, kayıp ve fedakârlık gibi insanı derinden etkileyen deneyimlerin bedenden bağımsız olmadığını fark ederiz. Ne kadar teknolojiye sahip olursa olsun bu duyguları silemez. Aynı zamanda şu soruyu da sormak gerekir: Stark’ın ulaştığı bu gelişim seviyesi gerçekten herkes için mümkün mü? Tony Stark sadece bir teknoloji dehası değil aynı zamanda beyaz, erkek ve milyarder bir figür. Onun sahip olduğu kaynaklar, toplumun çok büyük bir kısmının asla erişemeyeceği türdendir. Kısacası Iron Man olabilmek için yalnızca zekâ yetmez çünkü belirli bir sınıfsal ve kültürel konuma da sahip olmak gerekir. Bu da bizi insan sonrası hayallerin kimin için yazıldığını sorgulamaya götürür. Posthümanist düşünürlerin de dikkat çektiği gibi, “Farklı kapasitelere sahip varlıkların farklı bir ahlaki statü alma riski vardır” (Ferrando 134).  Bu ifade sadece makinelerin etik haklarıyla ilgili değil insanlar arasındaki eşitsizliklerin teknoloji yoluyla nasıl oluşabileceği ile de doğrudan ilgilidir. Transhümanist söylemler sıkça herkese açık bir gelişim vaadinde bulunsa da bu ihtimaller birçok insan için imkansızdır. Nick Bostrom’un cümlesi “Eğer insan sonrası seviyeleri mümkün olsaydı, bunlar oldukça çekici olarak görülürdü” kulağa umut verici gelebilir (12). Ancak bu senaryolar çoğunlukla, zaten güçlü ve ayrıcalıklı olanların erişebileceği uzak gelecek fantezileridir.

Sonuç olarak Stark’ın ölümüne giden yol sadece bireysel bir trajedi değil bir düşünce biçiminin de çöküşüdür. Stark’ın zırhları sürekli olarak evrim geçirir, daha akıllı, daha hızlı hale gelir. Ne kadar ileri teknolojiye ulaşırsa ulaşsın ne zırhlar ne yapay zekâlar insan ruhunun derin yaralarını onarabilir. Bu nedenle Stark’ın hikâyesi insan sonrası olmaya çalışan bir adamın aslında daha derin bir şekilde insan kalışını anlatır. Onun en güçlü anı, en gelişmiş teknolojiyi kullandığı zaman değil sevdikleri uğruna hayatını feda ettiği andır. Ölümünde gösterdiği fedakârlık, korkularına rağmen sevdiklerini koruma arzusu, onun süper zekâsından ya da zırhlarından değil duygularından kaynaklanır. Onun hikâyesini ve ölümünü bu kadar etkileyici yapan da budur. Ve sonunda, Tony Stark yalnızca Iron Man değildir. O bir baba, bir eş, bir dost ve en önemlisi, tüm zırhların altında hâlâ kırılgan ve ölümlü bir insandır. Yıllarca insan sonrası olasılıkların peşinden koşmuş, kendi bedenini ve zihnini teknolojik olarak dönüştürmüş biri olarak, en sonunda en insani yanlarıyla yüzleşir. Stark’ın sonu bize şunu hatırlatır; gerçek güç daha fazla teknolojiye, silaha ya da daha akıllı makinelere sahip olmakta değil kaybetmeyi göze alabilmekte ve insan kalabilme cesaretinde saklıdır.


Kaynakça

Bostrom, Nick. “Why I Want to Be a Posthuman When I Grow Up.” In Medical Enhancement and Posthumanity, edited by Bert Gordijn and Ruth Chadwick, Springer, 2009, pp. 107–136.

Ferrando, Francesca. Philosophical Posthumanism. Bloomsbury Academic, 2019.

Haraway, Donna. A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century. University of Minnesota Press, 2016.

Turkle, Sherry. Alone Together: Why We Expect More from Technology and Less from Each Other. Basic Books, 2011.

+ posts