Bir lokma yeryüzü

Bu metin, kişisel anıları, küratöryel pratiği ve sanatsal yansımaları bir araya getirerek, yemek yeme, tüketme ve Dünya’yı dönüştürme eylemlerinin kesişiminde yer alıyor. Gülşah Mursaloğlu ve Anja Fiedler’in eserlerinden esinlenen metin, jeofajiye sadece bedensel bir pratik olarak değil, toprak, ekoloji ve sürdürülebilirlikle olan karmaşık ve çoğu zaman çelişkili ilişkimizin bir metaforu olarak da bakıyor.

Yaklaşık beş yıl önce, ev doktorumuz, eşime sindirim sorunu nedeniyle Heilerde (tıbbi toprak) reçete etti. O zamana kadar, toprak yemenin çağdaş tıpta hâlâ kullanıldığını bilmiyordum. Bu şaşkınlık anı aklımda kaldı ve zamanla beklenmedik şekillerde yankılanmaya başladı. Yıllar sonra, Dünya Su Günü’nde (22 Mart), Humboldt Labor’un fuaye salonunda, 2500 yıllık turba ile yapılan ve çoğu artık soyu tükenmiş 350 farklı bitkinin izlerini içeren Moorpralinen adlı turba pralinlerinin asılı olduğu bir enstalasyonun önünde duruyordum[1]. Bunlar sadece eserler değil, sürdürülebilir gıda ve performans sanatçısı Anja Fiedler’in tanıtımının ardından tadılmayı bekleyen yenilebilir öğelerdi.

Bu çok duyulu deneyim, Gülşah Mursaloğlu ile daha önce yaptığı Devouring the Earth, in Perishable Quantities (Eser Miktarlarda Yalayıp Yutmak)[2] adlı enstalasyonu hakkında yaptığım sohbeti hatırlattı. Bu eser, bedensel süreçler, sindirim ve toprağın maddi yapısı arasındaki kırılgan sınırları araştırıyor. Mursaloğlu’nun bu işine olan ilgim nedeniyle, kendisini 2023 yılında küratörlüğünü yaptığım “Kısır Döngü” (Vicious Cycle)[3] adlı grup sergisine davet etme şansım oldu.

Fiedler’in More Moor performansı ve Mursaloğlu’nun araştırma temelli heykeli, bu deneyimleri bir araya getirmeme vesile oldu. Kişisel, küratöryel ve sanatsal bu bağlar, kendilerini şu ısrarcı soruda birleştirdi: Bugün, kelimenin tam ve mecazi anlamıyla, Dünya’nın yüzeyini tüketmek ne anlama geliyor?

Toprak yeme pratiği olan jeofaji, ritüel, besin, ruhsal şifa ve hayatta kalma amaçlı olarak birçok farklı coğrafya ve kültürde uzun süredir varlığını sürdürmektedir. Bunun aksine, Batılı düşünme biçimi ise toprak yeme ya da tıbbi amaçlı kil tüketimini patolojikleştirmiş veya tabu haline getirmiştir (Young, 2011). Toprağın maalesef günümüzde mikroplastik ve kimyasal birçok madde ile kirletildiği Antroposen çağının manzarasında, toprak yeme eylemi, kültürel de olsa artık masum değildir. Bu metin, Mursaloğlu ve Fiedler’in eserlerinin jeofaji ve genel anlamda yeryüzünün tüketimini egzotik bir merak konusu olarak değil, çevreyle somut ve geçirgen bir ilişki olarak yeniden çerçevelendirilmesini inceliyor. Bu ilişki, özen, kırılganlık ve zarar görmüş bir gezegende yaşamanın sonuçlarıyla yankılanıyor.

Eser Miktarlarda Yalayıp Yutmak (Devouring the Earth, in Perishable Quantities) (2020-) adlı eserinde Gülşah Mursaloğlu, metaforik ve maddi olarak insan ve insan olmayan bedenlerin yeraltını nasıl tükettiğini ele alan bir sindirim ekosistemi inşa ediyor. Jeofajiye ilişkin küresel ve tarihsel uygulamalardan yola çıkan eser, hayatta kalmaktan ritüele, şifadan utanca ve şimdi de sağlıklı yaşam kültürünün bir parçası olarak köklere geri dönüş trendlerine de bakarak, günümüzde toprağı yemenin nasıl farklı anlamlar kazandığını inceliyor. Tarihsel olarak bakıldığında, belirli türlerdeki toprağın (ve minerallerin) yenmesinin tıbbi ve kültürel nedenleri olsa da, toprağın rastgele yenilmemesi veya tadılmaması gerektiğini kabul etmek önemlidir. Eczanelerde ve süpermarketlerde detoks veya bağışıklık güçlendirici olarak pazarlanarak ürünlerin büyük bir özenle ele alınması gerekiyor.

Ancak Mursaloğlu’nun enstalasyonu kil ve kaolinle sınırlı kalmıyor. Günlük yaşamda, isteyerek ya da istemeyerek yediğimiz daha geniş bir madde yelpazesine dikkat çekiyor. Amerika’nın Georgia eyaletindeki madenlerden çıkarılan kaolin olan Grandma’s White Dirt, 19. yüzyılda Avusturya toplulukları tarafından yutulan arsenik haplarının ve belediye su sistemleri aracılığıyla bağırsaklarımıza sızan görünmez mikroplastiklerin yanında yer alıyor. Enstalasyon, bu malzemeleri kırılgan, bileşik formlarda bir araya getiriyor: içine bilgisayar çipleri ve solar piller yerleştirilmiş sabunlar, tıbbi kil benzeri yapay mineral bloklar. Mikroplastikler çamaşır makinesi filtrelerinden süzülürken, jeolojik ve biyolojik ekstraksiyon süreçleri eserin heykelsi dilinde yankılanıyor.

Mursaloğlu, enstalasyonunda su ve toprağın kirlenmesine katkıda bulunan gündelik teknolojilerin gözenekliliğini de araştırıyor. Bilimsel araştırmalar, mikroplastik kirliliğinin başlıca kaynaklarından birinin kozmetik ve tekstil endüstrileri olduğunu göstermiştir (Bhattacharya, 2016; De Falco, Di Pace, Cocca ve Avella, 2019). Buna yanıt olarak, enstalasyonun bir kısmı, her döngüde farkında olmadan sentetik lifler ve plastik parçacıkları atık suya salan ev tipi çamaşır makinelerinin çalkalama mekanizmalarını görünür kılıyor. Bu görünmez kirleticiler, güzellik ürünlerinde kullanılan plastik mikro boncuklar şeklinde de ortaya çıkıyor ve kişisel bakım rutinlerini gezegen ölçeğinde bozulmaya bağlıyor.

Mursaloğlu, bu unsurları bir araya getirerek, tüketim eylemlerini sıklıkla çevreleyen seçim yanılsamasını sarsıyor. Bilerek neyi tüketiyoruz? Farkında olmadan vücudumuza ne giriyor? Doğal, toksik ya da sentetik yabancı maddeleri vücudumuzda nasıl barındırıyoruz ve bu, yaşadığımız çevreyle olan geçirgen bağlarımız hakkında ne söylüyor? Eser Miktarlarda Yalayıp Yutmak, bedenin sınırları, beslenme ve kirlenme arasındaki kaymalar ve gönüllü sindirim ile ekolojik kırılganlık arasındaki bulanık çizgi üzerine bir meditasyon haline geliyor.

Turba bataklıkları — genellikle moor, bog veya fen olarak adlandırılır — Dünya’nın ekolojik açıdan en değerli ekosistemleri arasındadır (Proulx, 2022, 2023). Dünya kara yüzeyinin sadece yaklaşık %3’ünü kaplamasına rağmen, turbalıklar dünyadaki toprak karbonunun yaklaşık %30’unu depolar ve bu da onları iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmede çok önemli kılar. Binlerce yıl boyunca suyla doymuş koşullarda kısmen çürümüş bitki materyalinin birikmesiyle oluşan turbalıklar, önemli karbon yutakları olarak işlev görür (Limpens ve diğerleri, 2008).

İklimsel işlevlerinin ötesinde, turbalıklar hem biyolojik çeşitliliğin zengin rezervuarlarıdır hem de ekolojik ve kültürel tarihin doğal arşivleri olarak hizmet ederler. Korunmuş bitki materyali, polen ve hatta insan kalıntılarından oluşan katmanlar: geçmiş iklimler, türler ve ritüeller hakkında bilgi verir. Ancak önemlerine rağmen, turbalıklar tarım, turba çıkarma ve altyapı geliştirme nedeniyle kurutulmuş, en çok tehlike altındaki araziler arasındadır.

Anja Fiedler’in More Moor adlı eseri, bu kırılgan, katmanlı zeminde, koruma çağrısından ziyade, bu canlı toprakla olan ilişkimizi tatmaya, dokunmaya ve yeniden hayal etmeye davet eden bir performans olarak ortaya çıkıyor.

Anja Fiedler, More Moor adlı performansında ekolojik eğitimi duyusal deneyimle birleştirerek izleyiciyi bataklıkların maddi ve kültürel tarihiyle etkileşime girmeye davet ediyor. Fiedler, turba bataklıklarının çevresel önemini vurgulayarak başlıyor ve ardından bu anlayışı yerel tarihle ilişkilendiriyor: Berlin’in adının Polabian dilinde “bataklık” veya “sazlık” anlamına gelen kelimeden türediğini hatırlatıyor. Yüzyıllar boyunca, Avrupa’nın büyük bir kısmında ve ötesinde olduğu gibi, Berlin’in sulak alan ekosistemleri sistematik olarak kurutulmuş; kentsel genişleme, tarım ve sanayi tarafından yeniden şekillendirilmiştir.

Fiedler, izleyicileri bu tarihin bir parçasını kelimenin tam anlamıyla tatmaya davet ediyor ve “moor pralines” adlı sanat eserini, izleyiciler arasında etkileşimi de tetikleyen sanatsal bir jest ve duyusal bir deneyim olarak sunuyor. Bu tatma eylemi sadece sembolik değil. Fiedler, tubalık alanların yok edilmesi ve tüketilmesinin, özellikle kurutulmuş turba topraklarına dayanan büyük ölçekli tarım ve hayvancılık gibi günlük uygulamalar yoluyla görünmez bir şekilde gerçekleştiğine dikkat çekiyor.

Bu pralinleri tüketerek, katılımcılar bu gizli karmaşayla yüzleşmeye teşvik ediliyor: Drenajlı turba alanlarının tarımsal kullanımı nedeniyle, günlük tüketimimizin %90-95’ini zaten “turba” olarak “yiyoruz”. Fiedler, turbalıkları ekosistemin “gizli süper yıldızları” olarak adlandırıyor, çünkü su filtreleme ve toprağı karbonla zenginleştirme konusunda eşsiz bir kapasiteye sahipler. İnsan faaliyetleri ile ekolojik koruma arasındaki kırılgan dengeyi vurgulamak için, pralinler mekanda hafifçe sallanan sarkaç şeklindeki nesneler üzerinde sunuluyor. Bu sarkaçlar, bir sergileme aracından öteye geçerek zaman, dönüşüm ve ekolojik çöküşün eşik noktaları arasındaki gerilimi yansıtıyor.

Hem Mursaloğlu’nun heykelsi araştırmaları hem de Fiedler’in duyusal performansı, toprakla paylaştığımız rahatsız edici yakınlığa, ondan aldıklarımıza ve geride bıraktıklarımıza işaret ediyor. Günümüzde, Dünya’yı tüketip kirletmenin en sinsi yollarından biri mikroplastiklerdir. Gözle görülmeyen bu minik sentetik parçacıklar, ekosistemlerin dokusuna yerleşmiştir. Atık su, bozulmuş ambalajlar, sentetik tekstil ürünleri ve tarımsal atıklar yoluyla toprağa giren mikroplastikler, bitkilerin, hayvanların ve insanların vücutlarında birikmektedir. Sanatçılar, sanatsal araştırmalarıyla gıda ve yeryüzüyle olan ilişkimizin önemini hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle paylaşmayı amaçlamaktadır.

Tarihsel olarak jeofaji, şifa veya ruhsal bağlantı için kil ve minerallerin yenilmesini içerirken, günümüzde Dünya yüzeyiyle temasımız genellikle kirlilik içeren su, kirli hava ve bozulmuş topraklarda yetiştirilen gıdalar yoluyla istem dışı gerçekleşmektedir. Bir zamanlar besin kaynağı olan toprak, endüstriyel atıkların depolandığı bir yer haline gelmiştir.

Mursaloğlu’nun enstalasyonunda bu gerçeklik görünür hale gelir: kozmetik mikro boncuklar, çamaşır makinesi filtreleri, dijital atıklar ve kaolin blokları spekülatif bir sindirim sisteminde bir araya gelir. Benzer şekilde, Fiedler’in bataklık pralinleri, turba bataklığını tüketme eylemini hem bir metafor hem de ekolojik karmaşıklığın bir gerçeği olarak yeniden çerçeveler. Bu eserler, farklı biçimleriyle, günlük pratiklerimizdeki sessiz şiddete karşı durmamızı ve Dünya ve yüzeyi ile bilinçli, karşılıklı bir ilişkinin nasıl olabileceğini yeniden hayal etmemizi istiyor.

Anja Fiedler ve Gülşah Mursaloğlu’nun pratikleri, insan ve doğa arasındaki parçalanmış ilişkiye dikkat çeken iki güçlü örnek. İnsan faaliyetleri ve yıkıcı tüketim alışkanlıklarının neden olduğu sürekli kirlilik, toprağa, havaya, suya ve nihayetinde kendi vücudumuza izlerini bırakıyor.


Kaynakça

Bhattacharya, P. (2016). Kozmetikte kullanılan mikroplastik boncukların etkileri üzerine bir inceleme. Acta Biomed. Sci, 3(4). https://www.researchgate.net/profile/Piyal-Bhattacharya/publication/316988939_A_REVIEW_ON_THE_IMPACTS_OF_MICROPLASTIC_BEADS_USED_IN_COSMETICS/links/591c0655aca272bf75c877c5/A-REVIEW-ON-THE-IMPACTS-OF-MICROPLASTIC-BEADS-USED-IN-COSMETICS.pdf adresinden erişildi.

De Falco, F., Di Pace, E., Cocca, M. ve Avella, M. (2019). Sentetik giysilerin yıkama süreçlerinin mikroplastik kirliliğine katkısı. Scientific Reports, 9(1), 6633. doi:10.1038/s41598-019-43023-x

Limpens, J., Berendse, F., Blodau, C., Canadell, J. G., Freeman, C., Holden, J., … Schaepman-Strub, G. (2008). Turbalıklar ve karbon döngüsü: Yerel süreçlerden küresel etkilere – bir sentez. Biogeosciences, 5(5), 1475-1491. doi:10.5194/bg-5-1475-2008

Proulx, A. (2022, 27 Haziran). Swamps Can Protect Against Climate Change, If We Only Let Them. The New Yorker. https://www.newyorker.com/magazine/2022/07/04/swamps-can-protect-against-climate-change-if-we-only-let-them adresinden erişildi.

Proulx, A. (2023). Fen, Bog and Swamp: A Short History of Peatland Destruction and Its Role in the Climate Crisis. New York: Simon and Schuster.

Young, S. L. (2011). Craving Earth: Understanding Pica. The Urge to eat clay, starch, ice, and chalk. New York: Columbia University Press.

Gülşah Mursaloğlu, Eser Miktarlarda Yalayıp Tutmak, 2020, endüstriyel ve buluntu mikroplastik, çamaşır makinesi filtreleri, arduino, atık bilgisayar çipleri, solar piller, sabun, kaolin, gaga taşı, metal ve su. Fotoğraflar: Kayhan Kaygusuz

Anja Fiedler, More Moor, performans, turbalıktan yapılma pralin, cam, metal. Performan 22 Mart 2025 tarihinde, Berlin University Alliance’ın On Water: Parcours projesi kapsamında gerçekleşmiştir. Fotoğraflar: Uta Neumann.  


[1] Berlin Üniversiteler Allianz’ının Bilgi Değişim Programı kapsamı altında gerçekleşen “Su Hakkında: Parkur” serisinin ikinci etkinliği Humboldt Labor’da 22 Mart 2025’te gerçekleşti. Yazar, bu etkinliğin organizasyon ekibinde yer almaktadır. Daha detaylı bilgi şu adreste Almanca dilinde yer almaktadır: https://www.berlin-university-alliance.de/commitments/knowledge-exchange/news/250227-parcours.html

[2] Bu iş, Mursaloğlu’nun SAHA Stüdyo programının kapsamında, SAHA’nın desteği ile üretilmiştir.

[3] Yazar, serginin küratörlüğü yapmıştır. Sergi hakkında daha detaylı bilgi İngilizce dilince şu sitede yer almaktadır: https://artlaboratory-berlin.org/exhibitions/vicious-cycle/

+ posts