“Dünyadasın, işte bunun tedavisi yok.”[1]
İnsan, tabiatın hükmedeni midir? Çürüyen bitki, yakılan orman, çivilenen ağaç, yok edilen hayvan, böcek, karartılan gökyüzü, yankısız birbirine karışmış sesler, ücralarda dolaşan rüzgâr, kan emmiş toprak, terk edilmiş taşlar, dağlar… Savaşlar… Bunlar olurken insan ne durumdadır? İnsan, kendine savaş açan mıdır? İnsan, hükmettiğini düşündüğünü yok ederken ne kadar insandır? Dışarıdaki çürüyenler, insanı değiştirmez mi? Ne diyor Hamm[2], Oyun Sonu’nda, “Ama soluk alıyoruz, değişiyoruz. Saçlarımızı, dişlerimizi yitiriyoruz. Gençliğimizi! İdeallerimizi!”[3] Ne diyor aslında Hamm? Çürüttüğümüzle, çürüyoruz! Fakat çürümek de bir dönüşüm değil mi? Zira, Beckett’e göre “Çürümek de yaşamaktır […].”[4]

Resim. Waiting for Godot/Everyman Theatre (Godot’yu beklerken/Everyman Tiyatrosu)
Resimdeki Godot’yu Beklerken’e bakalım mesela. Şu kararmış ay, kurumuş ağaç, kaskatı kayalar, kırık dökük ağaç parçaları… Tam da şu anda ne diyor Vladimir, her şey “gerçekten anlamını yitirmeye başladı.”[5] Varlığın birbiriyle teması – yani şu kurumuş ağaç, soğuk ay – Godot’yu bekleyen şu zavallı iki insanın organlarını günden güne karartıp, bedenlerini buz eyliyor! Adeta “doğmaktan korkuyor insan.”[6] Taş, ağaç, ay, ses ve rüzgâr her biri bu iki insanın (ve de her insanın) bedeninin dönüşmesinde/evrilmesinde/çürümesinde ayrı birer etken oluyor.
Yirminci yüzyılın ortalarında, Samuel Beckett’in edebi eserleri, iki dünya savaşının enkazından çıkarak insanın ‘yeniden doğuş’ fikrine dair derin bir kuşkuyu kapsayan varoluşsal bir krizi irdeler. Beckett, Andrew Gibson’ın deyişiyle “hayata lanet”[7] eden çaresiz insanları oyunları aracılığıyla bir kez daha lanetler. Beckett’in organsız, parçalanmış karakterleri, özellikle Godot’yu Beklerken ve Oyun Sonu gibi oyunlarında, insan özünün – organize, rasyonel ve amaçlı – parçalandığı bir ontolojik boşlukta yer alır. Ancak, karakterler, postmodern insan gibi, şüpheci ve sorgulayıcıdır; fakat her şeye rağmen bir yönüyle her bir karakter için “inançsızlık bir boşluktur” ve “insan boşlukta kalmaya katlanamaz.”[8] Bu yazıda, Beckett’in oyunları, felsefeci Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin “organsız beden”[9] (“body without organ” (BwO)) kavramı merkez alınarak posthümanizm bağlamında incelenecektir.[10] Beckett’in bedeni ve benliği tasviri, insanın sonu fikrini ve posthüman durumu yansıtırken, Donna Haraway ve Rosi Braidotti gibi önemli posthümanist uzmanlar ve Deleuze ve Guattari gibi düşünürlerin teorileri ile ilişkilendirilecektir.
Posthümanizm: Kuramsal Bir Çerçeve
Posthümanizm, kimlik, etik ve güç tartışmalarında insanın merkeziliğini sorgulayan bir felsefi akımdır. Bu akım, insanı sabit ve üstün bir varlık olarak gören antroposentrik düşünceyi zayıflatır. Donna Haraway, Siborg Manifestosu (1985; 2006) adlı eserinde, insan, makine ve hayvan arasındaki sınırların ötesine geçilmesi gerektiğini vurgular ve teknolojinin şekillendirdiği bir dünyada insan öznesinin geçirgenliğine dikkat çeker. Benzer şekilde, Rosi Braidotti, The Posthuman (2013) adlı eserinde, insanın sabit ve özerk bir özne olmadığını, aksine melez, birbirine bağımlı ve sürekli evrilen bir varlık olduğunu savunur. Braidotti ve Haraway’in teorileri, Deleuze ve Guattari’nin BwO kavramı ile birlikte, insanın kapalı bir sistem olmadığını, aksine sürekli değişen ve geleneksel hümanizmin ötesinde yorumlanması gereken bir varlık olduğunu ortaya koyar.
Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus (1972) ve A Thousand Plateaus (1980) adlı çalışmalarında, “organsız beden” kavramını, sistemlerin anlam dayattığı organizasyon yapılarının direnişi olarak tanıtırlar. BwO, geleneksel kodlamalara, düzenlemelere ve hiyerarşilere karşı çıkar. Bu beden, saf yoğunluk peşindedir ve biyolojik ya da ideolojik kontrol kanalları dışında işler. BwO, parçalanmış, merkezsizleşmiş ve sürekli bir oluş halinde olan posthüman bedeni simgeler.
İnsansızlaşmış Özler: Beckett’in Oyunlarında Organsız Beden
Beckett’in karakterleri, bedenlerinin insanlık dışı, amaçsız ve işlevsiz hale geldiği, benliklerinin anlamını yitirdiği bir arada kalmışlık durumunda var olurlar ve bu da BwO kavramıyla uyum sağlar. Oyun Sonu’nda Hamm, koltuğunda hareketsizdir, Clov ise anlamsız bir döngü içinde tekrarlanan görevleri yerine getirmekle meşguldür. Bedenleri işlevsel olmaktan öte, insan özünü tanımlayan özerklik ve iradeden yoksundur. Godot’yu Beklerken’de Vladimir ve Estragon, anlamsız eylemlerle meşgul olurken hiç gelmeyen bir kurtarıcıyı beklerler. Bedenleri beklemenin, boşluğun ve faydasızlığın pençesindedir, bu da Beckett’in, insanın anlamsızlığa anlam dayatma eğilimini eleştirdiğini gösterir.
Her ne kadar Beckett oyunlarını tanıttığı zamanlarda, posthümanizm düşünsel ve kuramsal bir felsefe olarak ortaya çıkmamış olsa da, günümüz yorumuyla, Beckett’in bu oyunlarında fiziksel çürüme, hareketsizlik ve hafızanın kaybını işlemesi, hümanizmin insan üstünlüğü fikrine yönelik posthümanist bir eleştiridir. Hamm’ın felçli bedeni ve Clov’a olan bağımlılığı, geleneksel anlamda ‘organize’ ya da ‘işlevsel’ olmayan bir bedeni temsil eder. Bu bedenin, hayatta kalmayı sağlayan net bir amaca hizmet etmeyen organlarının eksikliği, bedenin organize ve düzenli bir varlık olması gerektiği fikrine yönelik daha geniş bir eleştiriyi yansıtır. Beckett, insanüstü bir varlık yerine, dağınık, parçalanmış ve BwO gibi, yapısal bir bütünlükten yoksun bir posthüman beden sunar.
Savaş ve Posthüman Beden
Savaş, Beckett’in eserlerinde sadece tarihsel bir arka plan değil, aynı zamanda insanlığın çözülüşünün bir katalizörüdür. Yirminci yüzyılın dünya savaşları, insanın ilerleme ve akılcılık vaadinin kırılganlığını ve sınırlılıklarını ortaya koymuştur. Savaş teknolojilerindeki gelişmeler – mekanize edilmiş öldürme ve atom bombası gibi – insanın yarattığı makineler üzerinde kontrol sahibi olmadığını ve ‘insan’ kavramının sorgulanmaya başladığını simgeliyordu. Beckett’in eserlerinde bedenin çözülmesi, doğrudan bu savaş sonrası insansızlaştırma ile ilişkilendirilebilir. Savaşın ardından Beckett’in karakterleri, tıpkı Antroposen kavramında olduğu gibi, geri dönülemez şekilde zarar görmüş bir dünyada yaşarlar. Antroposen, insanların gezegeni öyle bir şekilde değiştirdiği bir dönemdir ki, insanın hayatta kalması artık garanti değildir. Yirminci yüzyılın (ve ne yazık ki içinde bulunduğumuz çağın) savaş makineleri, insan bedenini biyolojik olmaktan çıkarmış, teknolojik ve yapay bir varlık haline getirmiştir; “Seviyoruz birbirimizi, acıyoruz birbirimize ama bir de şu var, hiçbir şey gelmiyor elimizden birbirimiz için.”[11] Bu anlamda Beckett, savaş ve teknolojinin insan bedenini erozyona uğrattığı ve artık çevresi ya da yarattığı makineler üzerinde üstünlük iddiasında bulunamayacağı bir posthüman durumu öngörmektedir.
Beckett’in Godot’yu Beklerken ve Oyun Sonu adlı oyunlarında savaş, doğrudan bir tema olarak işlenmese de, karakterlerin varoluş biçimleri ve içinde bulundukları dünya savaşın izlerini taşır. Bu oyunlarda, savaş sonrası bir dünyanın etkileri, insan bedeninin çöküşü ve posthümanist bir beden anlayışı üzerinden yansıtılır. Beckett’in karakterleri, savaşın ve modern dünyanın yıkıcılığıyla şekillenmiş, işlevini yitirmiş ve anlam kaybına uğramış bireylerdir. Bir nevi, “İnsan, kendi içinden dışarıya gelemeyen yaratıktır, başkalarını sadece kendi içinde bilen ve tersini iddia ettiğinde de yalan söylemiş olan yaratık.”[12] Bu bağlamda, savaş sonrası bir dünyada insan bedeni, geleneksel hümanist bakış açısındaki otonom, rasyonel, güçlü bireyden çok uzaktır. Aksine, bu oyunlarda beden, posthümanist bir biçimde parçalanmış, işlevsiz ve organizasyon yapısından kopmuş bir varlık olarak ortaya çıkar. Geleneksel hümanizme karşı olarak, Beckett’ın temsillerinde “Her şeye sahip olamıyor insan.”[13]
Godot’yu Beklerken’de Vladimir ve Estragon, sürekli bir belirsizlik içinde varoluşlarını sürdürmeye çalışırlar. İki karakter, Godot adını verdikleri bir kurtarıcıyı beklerken hiçbir sonuca ulaşmayan eylemlerle vakit geçirirler. Onların fiziksel halleri, insan bedeninin savaş sonrası travma ve çöküş halini temsil eder. Özellikle bekleyiş, insan bedenini zamanla işlevsiz hale getiren bir süreçtir. Beckett, savaşın getirdiği anlamsızlık ve umut kırıklığı ile insanların nasıl bir tür varoluşsal ‘felç’ geçirdiğini gösterir. Vladimir ve Estragon’un bedenleri, enerjilerinin tükenmişliğini ve hareketsizliklerini sürekli dile getirir. Vladimir sık sık ayaklarının ağrıdığından şikâyet eder, Estragon ise ayakkabısını giymekte zorluk çeker. Bu basit fiziksel engeller, onların dünyadaki varoluşsal sıkışmışlıklarını ve çaresizliklerini simgeler. Bedensel işlevlerin yerine getirilmesindeki bu zorluklar, posthümanist bir perspektiften bakıldığında, geleneksel insan bedeninin organizasyon yapısının bozulduğu bir durumu temsil eder. İnsan bedeni, savaşın ve modern dünyanın yıpratıcılığı karşısında sadece bir ‘organsız bedene’ dönüşür; işlevselliğini kaybetmiş, kontrol edilemeyen bir varlık. Oyun boyunca, Vladimir ve Estragon’un zaman zaman kaçmayı düşündükleri fakat başaramadıkları dünyaları, savaş sonrası bir dünyanın yarattığı çıkışsızlığı yansıtır. Bu dünya, iki karakterin bedenlerinin çürüdüğü, yavaş yavaş tükenip yok olduğu bir sahne gibidir. Godot’yu Beklerken’de, savaşın yol açtığı fiziksel ve ruhsal yıkım, posthümanist bir beden anlayışıyla birleşir. Bekleyiş, insan bedenini zamanla zayıflatır ve tüketir; posthümanist bir dünyada insan bedeni, artık bir işlev görmeyen, belirsizlikle ve tükenmişlikle yoğrulmuş bir varlığa dönüşür.
Oyun Sonu ise, savaş sonrası bir dünyanın harabeleri üzerinde geçen bir oyundur. Hamm, felçli bir şekilde bir sandalyede otururken, hizmetçisi Clov ise sürekli hareketsizlik ve anlamsızlık içinde görevlerini yerine getirmeye çalışır. Bu iki karakterin bedenleri, işlevselliğini yitirmiştir. Hamm’in bedeni, hareketsiz ve felçli bir durumda, adeta organlarının işlevini kaybetmiş bir ‘organsız beden’dir. Clov ise, sürekli Hamm’in emirlerini yerine getirmek zorunda kalır, ancak bu görevler anlamsızdır ve fiziksel çöküş içinde, bir döngüye hapsolmuş gibidir. Savaşın fiziksel ve psikolojik yıkıcılığı, Oyun Sonu’nda karakterlerin bedenlerinde belirgin bir şekilde yansıtılır. Hamm’in bedeni, savaş sonrası dünyanın getirdiği kaotik ortamın bir sembolüdür. Bir zamanlar gücü ve otoritesi olan Hamm, artık tamamen hareketsiz, aciz ve felçli bir durumdadır. Onun bedeni, savaş sonrası insanın bir enkaza dönüşümünü ve bedensel bütünlüğün kayboluşunu temsil eder. Hamm’ın bedeni, Deleuze ve Guattari’nin BwO (organsız beden) kavramına uygun olarak, artık organize ve işlevsel bir beden değildir; bir işlev görmeyen, çökmüş bir varlık halindedir. Clov’un sürekli hareket halinde olması, fakat hiçbir yere varamaması da posthümanist bir bedenin simgesidir. Onun yürüyüşü, Hamm’in bedenine hizmet etme işlevi ile sınırlıdır, ancak bu işlev de aslında anlamsızdır. Savaşın ardından Clov gibi bireylerin hayatları, sadece görevlerini yerine getirmekten ibaret hale gelmiştir. Clov’un bedeninin yorgunluğu ve tükenmişliği, onun sadece bir aracı olduğunu, kendi özerkliğinin olmadığını ve tamamen bir ‘işleve’ indirgenmiş olduğunu gösterir.
Her iki oyunda da savaşın yol açtığı fiziksel ve ruhsal tahribat, insan bedeninin posthümanist bir bağlamda ele alınmasını mümkün kılar. Savaş, insan bedeni üzerindeki etkileriyle, onu sadece bir ‘araca’, işlevselliğini kaybetmiş bir organizmaya indirger. Beckett’in karakterleri, savaşın ve modern dünyanın yol açtığı anlamsızlık, tükenmişlik ve çaresizlik içinde posthümanist bir varoluşa sürüklenirler: “Bazen insan kendine soruyor şaşkınlıkla, acaba doğru gezegende miyim diye.”[14] Organları işlevini yitirmiş, özerklikleri ellerinden alınmış bu karakterler, insan bedeninin artık bir organizma olmaktan çok, posthümanist bir oluş halinde olduğunu gösterir. Godot’yu Beklerken ve Oyun Sonu, insan bedeninin savaş sonrası dünyadaki yerini sorgularken, bedeni işlevsiz, kontrolsüz ve parçalanmış bir varlık olarak sunar. Bu oyunlarda, savaş sonrası insan bedeni, artık sadece savaşın ve modern dünyanın yıkıcılığına teslim olmuş, posthümanist bir ‘organsız beden’ (BwO) olarak varlığını sürdürür.
İnsanlığın Sonu: Beckett ve Posthümanizm
Aydınlanma, insanı rasyonel ve özerk bir özne olarak yüceltmişse, posthümanizm ve Beckett’in eserleri bu anlayışın sonunu işaret eder. Beckett’in oyunları, teknolojik olarak geliştirilmiş ya da iyileştirilmiş değil, tükenmiş, boşaltılmış ve yerinden edilmiş bir insanlık vizyonu sunar. Karakterleri, en temel işlevlerine indirgenmiş, özerklik ve iradeden yoksun varlıklardır. İçinde bulundukları bedenler çöküşte, parçalanmakta ve yine de varlıklarını sürdürmektedirler. Bu varoluş, tıpkı BwO gibi, hümanizmin gerektirdiği tamlık ya da kapanışı reddeder. Posthümanist düşünürler için bu ‘insanlığın sonu’, bir kayıp değil, insanı çevresi, makineleri ve ötekilerle ilişkili olarak yeniden düşünmek için bir fırsattır. Posthüman beden, tıpkı Beckett’in karakterleri gibi, akış halindeki bir bedendir ve artık önceki yüzyılları tanımlayan hümanizmin sınırları içinde yer almaz. Beckett’in dünyasında, organsız beden kurtarılmış bir beden değildir; çöküşte olan bir bedendir, ancak bu çöküş içinde benliği, bedeni ve posthüman durumu anlamak için yeni olasılıkların kapısını açar.
Sonuç olarak, Beckett’in oyunlarında bedenin tasviri, hümanizmin artık hüküm sürmediği ve bedenin organize, tutarlı bir varlık olarak görülmediği posthüman durumu güçlü bir şekilde yansıtır. Felçli, parçalanmış ve hiçlik döngüsüne kapılmış karakterler aracılığıyla Beckett, insanı rasyonel, özerk bir varlık olarak tanımlayan fikri yıkar. Onun çalışmaları, Deleuze ve Guattari’nin “organsız beden” kavramı ile uyumlu olarak, insanmerkezciliğe yönelik posthümanist eleştiriyi gözler önüne serer. Beckett’in savaş sonrası, posthümanist evreninde, beden artık iradenin ya da kontrolün bir sembolü değil, parçalanmanın ve çözülmenin bir göstergesidir. Bu da insanın sonunu ve yeni bir şeyin, posthüman olanın başlangıcını işaret eder.
KAYNAKÇA
Beckett, Samuel. Aşksız İlişkiler (Çev. Uğur Ün). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016.
Beckett, Samuel. Godot’yu Beklerken (Çev. Hasan Anamur). İstanbul: Can Yayınları. 1990.
Beckett, Samuel. Hiç İçin Metinler (Çev. Uğur Ün). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016.
Beckett, Samuel. Molloy (Çev. Uğur Ün). İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi. 2021.
Beckett, Samuel. Oyun Sonu (Çev. Genco Erkal). İstanbul: Mitos-Boyut Yayınları, 2007.
Beckett, Samuel. Proust (Çev. Orhan Koçak). İstanbul: Metis Yayınları, 2012.
Deleuze, Gilles and Félix Guattari. A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia. Minneapolis and London: University of Minnesota Press, 1987.
Gibson, Andrew. Samuel Beckett (Çev. Orhan Düz). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.
Haraway, Donna. Siborg Manifestosu: Geç Yirminci Yüzyılda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm (Çev. Osman Akınhay). İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006.
[1] Beckett, Samuel. Oyun Sonu (Çev. Genco Erkal). İstanbul: Mitos-Boyut Yayınları, 2007.
[2] Hamm, Beckett’in Oyun Sonu oyununda başkarakter olarak, iki yüksek penceresi olan bir odanın ortasında duran tekerlekli koltuğunda, felçli olduğu için hareket edemeyen yaşlı bir kör adamdır. Zihni nadiren uzun süre tek bir konuya odaklanan huysuz bir adam olan Hamm, bakıcısı Clov ve her ikisini de sahnedeki çöp kutularında sakladığı yaşlı anne babası Nagg ve Nell ile birlikte yaşamaktadır.
[3] Beckett, ibid s. 63
[4] Beckett, Samuel. Molloy (Çev. Uğur Ün). İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi. 2021, s. 40
[5] Beckett, Samuel. Godot’yu Beklerken (Çev. Hasan Anamur). İstanbul: Can Yayınları. 1990, s. 80
[6] Beckett, Samuel. Hiç İçin Metinler (Çev. Uğur Ün). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016, s. 118
[7] Gibson, Andrew. Samuel Beckett (Çev. Orhan Düz). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010, ss. 11-12
[8] Beckett, Samuel. Aşksız İlişkiler (Çev. Uğur Ün). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016, s. 49
[9] Deleuze, Gilles and Félix Guattari. A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia. S. 149
[10] Antonin Artaud, bedenin ve tiyatronun sınırlarını zorlayan bir tiyatro teorisyeni ve sanatçısı olarak, “organsız beden” kavramını ortaya atan isimdir. Artaud’un tiyatro anlayışı, bedenin geleneksel biçim ve anlamlarından arındırılmasını savunan radikal bir performans pratiğine dayanır. Onun Vahşet Tiyatrosu manifestosu, izleyiciyi fiziksel ve duygusal olarak sarsmayı, bedeni ve bilinci aşan bir deneyim yaratmayı amaçlar. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Anti-Oedipus ve A Thousand Plateaus adlı eserlerinde “organsız beden” kavramını, Artaud’dan esinlenerek geliştirmişlerdir. Artaud, tiyatroda bedeni, kontrol altına alınan bir organizma değil, sınırlarını zorlayan, işlevsizliğin ötesine geçen bir varlık olarak düşünür. Deleuze ve Guattari ise organsız beden kavramını, bireyin veya varlığın biyolojik, toplumsal ve ideolojik kodlamalardan kurtulmuş bir biçimi olarak tanımlarlar. Organsız beden, geleneksel anlamda düzenlenmiş ve organize olmuş bir beden değildir; aksine, enerjinin özgürce dolaştığı, herhangi bir fonksiyon ya da organizasyon olmaksızın var olan bir bedendir.
[11] Beckett, Samuel. Hiç İçin Metinler (Çev. Uğur Ün). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016, s. 100
[12] Beckett, Samuel. Proust (Çev. Orhan Koçak). İstanbul: Metis Yayınları, 2012, s. 61
[13] Beckett, Samuel. Hiç İçin Metinler (Çev. Uğur Ün). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016, s. 125
[14] Beckett, Samuel. Hiç İçin Metinler (Çev. Uğur Ün). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016, s. 92
