Ekohümanizm: Tahakkümcü Olmayan Bir Hümanizm [Mi?]

İçinde “insan” kelimesini barındırması sebebiyle insanı vurgulayan, bu nedenle de insanı tüm değerleme sistemlerinin ana öznesi olarak gören hümanizm, insanmerkezciliğin yarattığı sorunların kaynağı olarak düşünülmüş, bu düşünce biçimi sonucunda da, yirmi birinci yüzyılın başlarından itibaren bazı düşünürler tarafından yeniden ele alınmaya başlanmıştır. Çağımızın hümanistleri, John Stuart Mill, Thomas Henry Huxley, Francis Bacon gibi eski hümanistlerin bazı düşüncelerine karşı çıkmakta, örneğin, insan yaşamını tehdit ettiği ve bu nedenle de kontrol altında tutulması gerektiği düşünülen bir doğa fikrini eleştirmektedirler. Bu eleştiriler ışığında, eski türden tahakkümcü bir yaklaşım yerine, doğayla (doğalarla)[1] barışık bir hümanizm anlayışı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu yeni hümanist anlayış, eski hümanist geleneği bütünüyle reddetmez; ondan birtakım kavramları ödünç alır. Örneğin, hümanizmin en seküler ilkelerinden biri olan metafizik kuşkuculuk, insanı mahlukatın en değerlisi olarak gören inanç sistemlerini eleştirmektedir. Benzeri bir eleştiri, ekolojik olarak yeniden yapılandırılmış yeni tür hümanizmde de vardır. Ekolojik krizin nedenlerinden biri olarak görülen ve ilahi dinlerce insana atfedilmiş yücelik olgusu, doğal olarak hümanistlerin ekolojik krizi gündemlerine almalarını sağlamaktadır. Öte yandan, insanı merkeze alan bir düşüncenin gelecek nesillerdeki insanı da göz ardı edemeyeceği düşünülürse, insanı korumanın yolunun doğayı korumaktan geçeceği de revizyonist bir düşünce olarak belirmektedir. Bu anlamda, ekohümanistler etik kavramının yegâne kaynağı olarak insan öznesini görmekle birlikte, insanı etik uygulamaların tek nesnesi olmaktan kurtarmaya çalışmaktadırlar. Hümanizm ile çevre etiğinin makul değerlerini bir araya getirmeyi amaçlayan bir kavram olan ekohümanizm, yeni bir hümanizm anlayışının ifade edilmeye çalışıldığı bir alan olarak ortaya çıkmıştır. Hümanizmi topyekûn reddetmemekle birlikte, onun bazı sorunlu ilkelerini eleştiren ekohümanizm, bütün yaşam formlarının adaletli bir şekilde korunmasını sağlamaya çalışmaktadır.

Düşünce dünyasında hümanizmi çevreci bir gözle yeniden değerlendirme teşebbüsünün ilk olarak Henry Skolimowski’nin 1975 yılında yayımlanan Ecological Humanism [Ekolojik Hümanizm] isimli broşür kitabıyla meydana geldiğini görmekteyiz. Skolimowski’nin bu kitabında ortaya attığı bazı insan davranışlarının diğer insan davranışlarından daha iyi olabileceği ve ekolojik tavrın da bu iyi davranışlardan biri olduğu argümanı, hümanizme ekolojik bir boyut katan ilk fikirlerden olmuştur. Varenyam Achal ve Abhijit Mukherje’den öğrendiğimiz kadarıyla, Çinli düşünür Zhengrog She’nin 1996 yılında yazdığı “Toward Ecologial Humanism” [Ekolojik Hümanizme Doğru] başlıklı makalesinde ekohümanizm kavramını ele aldığı görülmektedir (2018, s. xiii). Hümanizmin tarihsel sürecini doğa-odaklı hümanizm, bilim ve teknoloji odaklı hümanizm ve ekolojik hümanizm olarak üç aşamaya ayıran Zhengrog She, hümanizmin ikinci aşamasının doğayı tahakküm sürecini başlatan insanmerkezciliğe karşılık geldiğini belirterek, üçüncü aşamanın insan-doğa ilişkilerinde bir dönüşümün gerçekleştiği daha yapıcı bir biçim olması gerektiğini belirtmiştir. She, ekohümanizmin bildirisini şöyle ifade etmektedir: “Endüstriyel medeniyetten ekolojik medeniyete geçiş kavşağında, insanlar insanmerkezciliği ekohümanizm ile değiştirmelidirler. Ekolojik bilimleri, ekolojik etiği ve ekolojik estetiği kusursuz bir şekilde harmanlayan üçlü bir dünya görüşü olan ekohümanizm, insanların ihtiyaç duyduğu ekolojik bilgeliktir ve endüstriyel medeniyet içinde kaybolmuş insanlık için ekolojik medeniyetin daha parlak bir geleceğine rehberlik edebilir” (aktaran Achal ve Mukherje, 2018, s. xiii).[2] Zhengrog She’nin ardından yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında kavrama dair yeni çalışmaların ivme kazandığını görmekteyiz. Steven Fesmire’nin 2001 yılında yayımlanan “Ecological Humanism: A Moral Image for Our Emotive Culture” [Ekolojik Hümanizm: Duygusal Kültürümüz İçin Ahlaki Bir İmge] başlıklı makalesi, yüzeysel ve ilkelere dayalı bir çalışma olmasına rağmen, ekohümanizm kavramını yeniden tartışmaya açmıştır. Kavramın düşünsel ve teorik olarak derin incelemesi ise Robert B. Tapp’in editörlüğünü yaptığı ve hümanizm ile çevre etiği tartışmalarını geniş bir çerçevede ele alan Ecohumanism [Ekohümanizm] isimli kitapta yapılmıştır.

Robinson Jeffers’ın hümanizmin antitezi olarak kullandığı “inhumanism”[3] kavramında veya yirmi birinci yüzyılın önemli düşünce sistemlerinden biri olan posthümanizmde olduğu gibi, ekohümanist düşünce de klasik hümanizmin eleştirisine girişmektedir. Katı hümanizm karşıtı düşüncelerin aksine, ekohümanizm klasik hümanizmin yerleşik kavramlarını yapısöküme uğratmayı ve onları yerinden etmeyi amaçlamamaktadır. Yazının başında da belirttiğim gibi, ekohümanizm klasik hümanizmin sorunlu olarak gördüğü noktalarını eleştirmekte, faydalı olarak bulduğu noktaları ise ekolojik düşünceyle bütünleştirmeye çalışmaktadır. Şimdi bu eleştirel noktalara bir göz atalım:

Ekohümanizm her şeyden önce klasik hümanizmin merkeziyetçi ve düalist doğasını sorgulayarak egomerkezci düşünce biçimini reddetmektedir. Batı düşüncesinde Avrupamerkezcilik, erkek egemen düşünce ve insanmerkezcilik gibi merkeziyetçiliklere karşı çıkan ekohümanizm, merkeziyetçi her düşüncenin her zaman başka bir merkeziyetçi düşünce ile iç içe geçerek ayrımcılık, adaletsizlik, egemenlik ve tahakküm gibi baskıcı olgulara neden olduğunu belirtmektedir. Ekohümanistler alternatif olarak, insanlar ve türler arası heterojen bir dünya görüşünü benimsemektedirler. Bu görüşün gereği olarak ise akıl / beden, ruh / beden, erkek / kadın, insan / doğa gibi ikili karşıtlıkları reddetmektedirler. Ekohümanistlere göre bağlılık, yakınlık ve eşitlik ilkelerinde birleşen bütüncül bir dünya görüşü böylesi bölünmeleri ortadan kaldırarak ekosistemi yeniden canlandıracaktır. Bu görüş içerisinde insan, diğer biyotik varlıklarla birlikte barışçıl bir şekilde yaşamaya devam edecektir. Bu noktada Leena Vilkka’nın sözlerine kulak verelim: “Kültürümüzün insan gücünün varsayımlarıyla inşa edildiği düşüncesine rağmen, birçok hümanistin doğaya yakınlık ve aidiyet hissedebileceği gerçeği hümanizmin bir paradoksu olarak belirmektedir. Her iki taraf da ciddiye alındığı için ekohümanizmde bu paradoks ortadan kalkmaktadır. Hümanizm düşüncesi insanın ayrıcalığını gözetirken, genişletilmiş etik düşüncesi doğanın ayrıcalığını da gözetir. Katı insanmerkezcilik insan ve doğa arasındaki farkları vurgularken, ekohümanizm insanlığın ve ekolojik değerlerin ikisini birbirine bağlar” (1997, s. 107).

Ekohümanizm, insanın her şeye kadir olduğu yanılsamasını ortaya çıkaran ve tanrısal bir şekilde davranmasına neden olan Batı akılcılığına da karşı çıkmaktadır.  Burada insandan kastımız “zihinsel ve fiziksel sağlığı, gücü, kudreti yerinde, duyularına dayanarak algıladığı dünyaya düşünceleriyle yön veren bir figür” (Ağın, 2020, s. 35) olan ve Leonardo da Vinci’nin Vitruvius Adamı eserinde temellendirilen erkek öznesidir. İnsanı doğal çevresinden ve biyolojik evinden ayrıştıran bilim ve teknoloji, yaşayan tüm organizmaları tehdit eden nükleer silah düzeni, doğal kaynakların ölçüsüz kullanımı ve bütün bunların sonucunda doğayla özdeş olarak görülen ve bu yüzden rasyonalitenin sınırları içerisinde kabul edilmeyen kadın, hayvan, çocuk, köylü, yerli gibi ötekilerin tabiiyet altına alınmasının meşrulaştırılması gibi rasyonel pratikler ekohümanizm bağlamında eleştirilmektedir.

Ekohümanizmin üzerinde durduğu diğer bir nokta ise doğanın içsel değeridir. İçsel değer, “bir varlığın, kullanım biçimi ya da yarattığı faydadan bağımsız olarak kendi içinde kendiliğinden sahip olduğu değer” (İlhan, 2013, s. 26) olarak tanımlanmaktadır. Des Jardins’e göre doğadaki bütün organizmalar ve varlıklar, birbirine bağlı bir bütünün üyeleri olmaları nedeniyle eşit içsel değere sahiptir (2006, s. 421).  Ekohümanizm sadece insanların içsel değeri olduğunu varsayan insanmerkezci düşünceyi aşmak amacındadır. Bu anlamda ekohümanizm derin ekolojinin yargılarından da yararlanan bir akımdır. On yedinci yüzyıldan itibaren Batı dünyasında hüküm süren doğanın mekanistik olarak algılanması anlayışını reddeden ekohümanizm, doğanın özerk ve eyleyici özelliklerine de vurgu yapmaktadır. Bu görüşe göre insanın doğayı algılama ve onun üzerinde büyük bir kudret oluşturabilme yeteneği sınırlıdır; doğanın kendisinden kaynaklı içsel gücünden dolayı ona saygı gösterilmelidir. Doğa kendi yasaları ve düzeni içerisinde hareket eden özerk ve organik bir sistemdir. Hava, su, yiyecek ve barınma gibi canlıların temel ihtiyaçlarını karşılayan doğaya verilecek zarar tüm sistemi bozacaktır. Ekolojik sürdürülebilirliğin tek yolu doğaya saygıdan geçmektedir.

Buraya kadar bahsettiğimiz ilkeler, esasen pek çok çevreci düşüncenin ve akımların ortak noktalarını oluşturmaktadır. Ekohümanistler iki temel perspektif ekseninde kendilerini diğer çevreci düşüncelerden ayrı tutmaktadırlar. Bu yaklaşımlardan ilki hümanistik ideallerin genişletilmesidir. Ekohümanizm, hümanizmin yaşam, özgürlük, eşitlik, birlik, adalet vs. gibi kavramlarının insan olmayan varlıklara dek genişletilmesinden yanadır. Bu anlamda ekohümanistler, posthümanist düşünür Cary Wolfe’un şu sözlerine sık sık atıf yapmaktadırlar: “Mesele hümanizmi reddetmek değil -hümanizmde takdir edilecek pek çok değer ve niyet var aslında-, yapmamız gereken daha çok bu niyetlerin felsefi ve etik çerçevelerin kavramsallaştırılmasında nasıl kullanıldığını göstermektir” (2010, s. xvi).  Bu anlamda ekohümanizm doğadaki ve insan toplumlarındaki hiyerarşik sınıflandırmaları ve katı insanmerkezciliği reddederek, “kucaklayıcı – kapsayıcı insanmerkezcilik”[4] (Schafer, 2002, s. 109) ve “kozmik yurtseverlik” [5] (Chesterton, “The Flag of the World”) kavramlarını yerleşik bir sistem olarak benimsemeye çalışmaktadırlar.  Burası bizi ikinci noktaya, insan aklının bilgece kullanılmasına götürmektedir. Ekohümanizm, klasik hümanizmdeki akıl ve bilim kültünü eleştirirken, insan aklının vazife görmesini tamamen bastırmak amacında değildir. Ekohümanizmde insan türünün mantıksal kapasitesine ve düşünce üretme gücüne değer verilmeye devam edilmektedir. Val Plumwood’un da belirttiği gibi “sorun aklın kendisinde değildir, sorun aklın kibirli ve duygusuz biçimlerindedir. […] Akıl tahakküm ve ölümün bir aracı olagelmiştir; ama özgürlük ve yaşamın da bir aracı olabilir, olmak zorundadır da” (2002, s. 5). Bazı düşünürler başka varlıkların içsel değerini kavrayabilecek yetinin sadece insanda olduğunu belirterek, uygarca bir kaygının insan olmayan varlıklara genişletebilmesinde sakınca görmemektedirler. Örneğin Mary Midgley bu durum hakkında şöyle söylemektedir: “Türümüzün özel güçlerinden ve lütuflarından biri başkalarını görmezden gelmemeyi; başka varlıklarla nefes almayı, evcilleşmeyi ve birlikte yaşamayı becerebilmektir. Başka hiçbir hayvan bu ölçekte bir kudret gösterememektedir. Belki de bu yüzden insana ait bu özgün yeteneği daha ciddi bir şekilde ele almalı ve onun çalışma mekanizmasını anlamaya çalışmalıyız” (1983, s. 111). Midgley bu sözleriyle insanın duygudaşlık yetisinin inşa edilmiş bir meleke olmadığını, bu yetinin insan doğasının özünde olduğunu belirterek kozmik yurtseverlik ilkesinin akıl yoluyla kurulabileceğini iddia etmektedir. 

Toparlayacak olursak, ekohümanist düşünürlerin kendilerini savunma çabası, klasik hümanizmin aşırı insan vurgusunun bir nevi itirafı mı olduğu yoksa bu insan vurgusunun hümanizmi yanlış anlayarak mı ona atfedildiği bir soru işareti olarak durmaktadır. [6] Yirminci yüzyılın son yılları ve yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında ortaya atılan fikirlerin devamının gelmediği ve örneğin bu yazının başlığında dolaylı olarak sorduğum ekolojik bir hümanizmin mümkün olup olmadığı gibi bazı soruların hala cevaplanmamış olduğu görülmektedir. Hümanizmin akıl ve bilime dayanan kalkınmacı düşüncelerinin krizler yaşadığımız bir çağda ekolojik düşünceye ne derece entegre edilebileceği de belirsizliğini korumaktadır. Bu anlamda ekohümanizmle ilgili sınırlı çalışmalar yapılmış olması ve bir tartışma alanının pek de açılmamış olması akademinin öte tarafındaki isimler tarafından pek ciddiye alınmamış olduğunu da göstermektedir. Bu iki alanın sistematik ve güçlü bir pratikte buluşup buluşmayacağını zaman gösterecektir. Cathy Sunderland’ın şu dileğinin gerçekleşmiş olmasına tanıklık etmek için hala zamanımız var: “Hümanizmin doğaya dönüş zamanı gelmiş bulunuyor” (2020, “Opinion”).

Kaynakça

Achal, Varenyam, Mukherje, Abhijit. Ecological Wisdom Inspired Restoration Engineering. Singapore: Springer, 2018.

Ağın, Başak. Posthümanizm: Kavram, Kuram, Bilim-Kurgu. Ankara: Siyasal Kitabevi, 2020.

Chesterton, G. K. “The Flag of the World.” Erişim tarihi: 9 Kasım 2020.  http://www.gkc.org.uk/gkc/books/orthodoxy/ch5.html

Des Jardins, Joseph R. Çevre Etiği: Çevre Felsefesine Giriş. Çeviren: Ruşen Keleş. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2006.

Duygu, İlhan. “Türkiye’de Benimsenen Çevre Etiği Yaklaşımları: Gönüllü Çevre Kuruluşları Örneği”. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Kentleşme ve Çevre Sorunları Bilim Dalı, Ankara, 2013.

Jeffers, Robinson. The Double Axe and Other Poems, New York: Liveright Pub Corp, 1986

Midgley, Mary. Animals and Why They Matter. Athens, University of Georgia Press, 1983.

Plumwood, Val. Environmental Culture: the Ecological Crisis of Reason. New York: Routledge, 2002.

Schafer, David. “Time is Not on Our Side.” Ecohumanism. Ed. Robert Tapp, New York: Prometheus Books, 2002.

Sunderland, Cathy. “Opinion: Time for Humanism to turn back to nature.” Erişim tarihi: 9 Kasım 2020. https://greenworld.org.uk/article/opinion-time-humanism-turn-back-nature,

Wolfe, Cary. What is Posthumanism? Mineapolis and London: University of Minnesota Press, 2010.

Vilkka, Leena. The Intrinsic Value of Nature. Amsterdam: Rodopi, 1997.


Notlar

[1] Doğa, insan aktiviteleri ve kültürleri içerisinde şekillenen, sabit ve tek olmayan bir kavram olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, güncel çevre çalışmalarında “doğa” yerine “doğalar” ifadesi tercih edilmektedir.

[2] Bu yazıda İngilizce kaynaklardan yapılan çeviriler yazara aittir.

[3] Amerikalı şair Robinson Jeffers, ilk baskısı 1948 yılında yayımlanan The Double Axe and Other Poems [Çifte Balta ve Diğer Şiirler] isimli şiir kitabının önsözünde bu kavramı “vurguyu ve önemi insandan insan olmayana aktaran geçişkenlik” (xxi) olarak açıklamaktadır. “Inhumanism” kavramı, hümanizmin tamamen dışlandığı bir düşünceyi ifade etmektedir. 

[4] Inclusive Anthropocentrism: Türkçe’ye “kucaklayıcı insanmerkezcilik” veya “kapsayıcı insanmerkezcilik” olarak aktarılabilecek bu kavram hümanist düşünür David Schafer’in “Time is Not on Our Side” [Zaman Bizden Yana Değil] başlıklı makalesinde kullanılmıştır. Bu kavramla Schafer, doğadaki yaşam biçimlerinin ahlaki olarak önemsenmesiyle birlikte, türler içerisinde insana özel bir önem atfedilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

[5] Cosmic Patriotism: Türkçe’ye “evrensel yurtseverlik” olarak aktarılabilecek bu kavram G. K. Chesterton’un Orthodoxy [Ortodoksluk] kitabının “The Flag of the World” [Dünyanın Bayrağı] başlıklı kısmında kullanılmıştır. Chesterton’un yeryüzünü insanın evi olarak tasvir ettiği bu kavram, yeni hümanistlerin başvurduğu temel kavramlardan biri olmuştur.

[6] Bu konuyla ilgili tartışma için bkz: Morris, Brian. Ekolojik İnsancıllığın Öncüleri: Mumfor, Dubos ve Bookchin. Çeviren: Burak Esen. İstanbul: Sümer Yayıncılık, 2019.

Bir Cevap Yazın