Bu yazı, TED Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden Elif Kır’ın, Doç. Dr. Taner Can danışmanlığında mezuniyet projesi olarak çevirdiği bir makaledir. Makalenin aslı Başak Ağın ve Z. Gizem Yılmaz tarafından kaleme alınmış, Configurations dergisi 30. yıl özel sayısında yayımlanmıştır. Çevirinin redaksiyonunu Barış Ağır, son okumasını Başak Ağın üstlenmiştir. PENTACLE’da yayımlanması için dergiden özel izin alınmıştır.
Serpil Oppermann, 2019’da Configurations dergisinde yayımlanan “Storied Seas and Living Metaphors in the Blue Humanities” [Mavi Beşerî Bilimlerde Öykülü Denizler ve Yaşayan Metaforlar] başlıklı makalesinde “denizin iki yönlü durumunu” “fiziksel bir coğrafi alan” ve “hiçbir zaman kesin olarak haritası çıkarılamayacak geniş bir hayal gücü alanı”[1] olarak tanımlamıştır. Bu iki yönlü durum, Oppermann’ın çalışmasına yanıt niteliği taşıyan makalemizin dayanak noktasıdır. Bu makalede öncelikle ekoeleştirinin dördüncü dalgasını başlatan dönüm noktası olarak Oppermann’ın ilgili makalesini ele alacağız ve sonrasında mavi beşerî bilimleri ve posthüman beşerî bilimleri (posthumanities) genişletilmiş bir çerçeveye yerleştirerek bu dördüncü dalga içerisinde insanın göz-merkezci sınırlarını nasıl zorlayabileceğimizi genişletilmiş bir diyalog içerisinde tartışacağız. Bu diyalog, Oppermann’ın girişimini transmedyatik bir çaba olarak ele almakla derinleşebilir ve bizce bu, yazılı ve görsel ifade biçimlerinin birleşiminin ötesine geçerek bir de görsel-işitsel boyutun eklenmesiyle gerçekleşmelidir.
“The Rhizomatic Trajectory of Ecocriticism” [Ekoeleştirinin Rizomatik Yörüngesi] (2012) başlıklı daha önceki bir makalesinde Oppermann, ekoeleştirmenlerin “çok kültürlü-ulusötesi” duruşunu vurgulamış, “hiyerarşik ilkeleri ayrıcalıklı kılan ve farklılık ile çoğulluğu dışlayan ağaçsı düşünce modeline” meydan okumuş ve “ekoeleştirinin çok yönlü doğasını tanımlayan rizomatik paradigmaya”[2] dikkat çekmiştir. Bu fikirden hareketle Configurations dergisindeki “Storied Seas” makalesi, “maddeci ekoeleştirel teorinin sucul pratiği aracılığıyla maddesel ve söylemsel bağlamlarda insan ve deniz yaşamının karakuatik[3] dolanıklığını” araştırmakta ve “mavi beşerî bilimlerin bu alanda önemli disiplinlerarası araştırmaları teşvik ettiğini”[4] vurgulamaktadır. Ancak bizim buradaki yanıtımıza en çok ilham veren şey şu ifadeyle bağlantılıdır: “Maddeci ekoeleştiri, suda yaşayan sesleri daha keskin bir odağa getirerek öyküleştirilmiş denize ve onun anlatı eyleyiciliklerine iyi yanıt vermemiz konusunda ısrar eder.”[5] Bu sucul sesleri aklımızda tutarak, Oppermann’ın Configurations dergisindeki makalesinin ekoeleştirinin dördüncü dalgasının kilometre taşı olarak işlev gördüğünü ileri sürüyoruz. Çünkü bu makale, rizomatik bir örüntüyü takip etmenin ne anlama geldiğini sergilemekte ve böylece hem (okyanusa dönüşü kelime anlamıyla olduğu kadar sembolik olarak da vurgulayarak) dalga metaforunu, hem de yazarın Gilles Deleuze ve Félix Guattari’den ödünç aldığı rizom metaforunu doğrulamaktadır. Oppermann’ın “Storied Seas” başlıklı çalışması, yazarın balık ve deniz sütünden plastik ve radyoaktif atıklara kadar uzanan deniz varlıklarının, gezegenin daha geniş anlatısında nasıl bir koreografi sergilediğini göstermesi açısından maddeci ekoeleştirinin yapı taşlarını güçlendirmektedir. Oppermann, yalnızca insan ve insandışı arasındaki değil, aynı zamanda madde ve anlatı arasındaki bağlantıları da örerek, teorisinin kullanılabileceği bağlamları çeşitlendirmektedir. Makalesinde kullandığı üç görsel, Cem Akın’ın Pegasus dergisinde yayınlanan bir fotoğrafı; Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) Okeanos Kaşif Programı tarafından Kealakekua Körfezi’nde (Hawaii) gözlemlenen tripod balığının görseli ve NOAA Okeanos Kaşif Programı, Galapagos Rift Expedition tarafından yayımlanan Riftia tüp kurdunun bir görüntüsü, çalışmasının transmedyatik yönüne katkıda bulunmaktadır. Bu yön, yalnızca görseller aracılığıyla hikâye anlatımının örneklenmesi yoluyla mavi beşerî bilimlerin çeşitlendirilmiş doğasını tamamlamakla kalmaz, aynı zamanda okyanus hikâyelerine erişimimizin teknolojik dolayıma (ki bu görsellerde bu dolayım fotoğraf makinesidir) nasıl ihtiyaç duyduğunu da gösterir.
Burada bahsi geçen çeşitli bağlamlar, ekoeleştirinin gelişiminde özetlenmekte, mavi beşerî bilimlerin[6] ayrı bir alan olarak özellikle de maddeci ekoeleştirel anlatı eyleyiciliği kavramıyla birlikte nasıl geliştiğine tanıklık etmektedir. Okyanus bize, örtüşen zamansallıklar içinde yüzen eyleyicilerin mirasını anlatır. Oppermann’ın makalesinin odak noktası olan okyanusun hitabeti ile okyanusların ifade gücü, diğer birçok bilim insanının kendine özgü fikirlerini dile getirmelerinde de bir tartışma alanı yaratarak vesile olmuştur. Örnekler arasında Cecilia Åsberg’in “Environmental Humanists Respond to the World Scientists’ Warning to Humanity” (2020) eserinde okyanus kirliliği üzerine tartışmaları; James L. Smith ve Steve Mentz’in sinemadaki okyanus çalışmaları, özellikle de Hollywood’un gişe rekorları kıran filmleri hakkındaki makalesi (2020); Daniela Fargione’nin Afrofuturist çalışmalarda hidrosfer analizi (2021); Mika Perkiömäki’nin Pomor ve Arktik geleneklerde denizin kültürel ve maddeci uygulamalarına ilişkin incelemesi (2022); Diego Astorga de Ita’nın oğul Jarocho müzisyenlerinin praksisinde hidropoetik analizi (2022); Stefan Benz’in Hip Hop müzikte suyla ilgili sorunlar üzerine araştırması (2022); Ann Garascia’nın okyanus hafızasının arşivlenmesi açısından kıyı kitapları ve herbaryumlar üzerine araştırması (2022) ve Helen F. Wilson’ın deniz kuşlarının kentsel mekânlara taşınması üzerine incelemesi (2022) yer alır. Gezegenin hidro-eyleyici bedenlerinin çeşitli açılarından yapılan tüm bu bilimsel tartışmalar, Jeremy B. Roberts’ın tweetinde paylaştığı ve şu soruyu sorduğu videoyu hatırlatır: “Bu aslında tek bir organizma, değil mi?”[7].

Şekil 1. Jeremy B. Robert’ın tweeti.
Yukarıdaki QR kodu (şekil 1), bireysel bir organizma gibi görünen ve hareket eden ancak aslında işlevsel ve morfolojik olarak uzmanlaşmış polipoid ve medüzoid hayvanat bahçelerinden oluşan bir koloni olan bir dizi sifonoforu görüntüleyen videonun bulunduğu tweete bir bağlantı içerir.
Oppermann’ın makalesinin etkisi sadece mavi beşerî bilimler kapsamında kalmamış, aynı zamanda maddeci ekoeleştirinin çevreci beşerî bilimler ve posthüman bilimlerin geniş bir yelpazesindeki diğer disiplinlerarası çalışmalara doğru genişlemesinin de yolunu açmıştır. Bu çeşitliliğin iki örneği arasında Z. Gizem Yılmaz’ın on beşinci yüzyıl Anadolu’sunda salgınların tedavisi için tıbbi minyatürlerin rehber olarak analizi ve öykülü maddenin yorumlanmasına bir ince ayar getirmek üzere Başak Ağın’ın “maddemetin” terimini oluşturması yer alır.[8] Yani “Storied Seas” makalesi, bir dizi farklı sesi bir araya getirerek ekoeleştirel çalışmalar olarak başlayan sürecin gelişimi için yeni alanlar açmıştır. Oppermann’ın 2012 tarihli makalesine[9] göre bir kez daha “farklılık ve çoğulluk” kavramlarını ortaya koyan sifonoforların kolektif davranışlarında gözlemlediğimiz bu varoluş biçimi, aynı zamanda (akademik veya başka türlü) insan topluluklarında uyum ve birliğin biyomimetik yanıtlar aracılığıyla nasıl sağlanabileceğini de göstermektedir. Åsberg, Smith ve Mentz, Fargione, Perkiömäki, Astorga de Ita, Benz, Garasca ve Wilson ile bu makalenin yazarları, dünyadaki su kütlelerinin koreografik anlatılarına yanıt veren bireysel bedenleri oluşturmaktadır.
Ancak bu tartışmaların sayısı, çeşitliliği ve niteliğinin umut verici doğasının tam aksine, burada dikkatimizi çeken iki nokta var. Birincisi, mavi beşerî bilimlerin gelişmesiyle birlikte okyanusların ve denizlerin hala ne kadar kirlendiğini ve önemsenmediğini gözlemlemekte ve daha sık ve şiddetli tektonik hareketler, su baskınları, depremler, kontrol edilemeyen yangınlar, müsilaj, plastik kirliliği, türlerin yok olması, asitlenme, çölleşme, oksijensizleşme ve benzeri sorunlarla karşı karşıya kalmaktayız. Bu sorunlar, hem mavi beşerî bilimlerin kapsamı hem de Oppermann’ın yukarıda bahsedilen ve daha yeni bir bakış açısı gerektiren makalesinin etkisi hakkındaki soruları yenilemektedir. İkincisi, Oppermann’ın kullandığı görseller gibi transmedyatik çabalarla yazılı sözün ötesine geçmeyi de içeren tüm çabalara rağmen, çoğunlukla insan merkezli düşüncemizin atfettiği duyusal ayrıcalık nedeniyle göz merkezli kalmaktayız. Dünya üzerindeki okyanuslar, akademik duyusal ayrıcalıkların yeni bir kavramsallaştırılması olasılığı hakkında bir tartışma başlatmak için iyi bir başlangıç noktasıdır.
Platon’dan başlayarak görme ve imgelem genellikle ışık ve akılla, görme eksikliği ise karanlık ve cehaletle ilişkilendirilmiştir.[10] Platon’un ünlü mağara alegorisinde, mağara sakinlerinden birinin varoluşun tüm bilgisini kavrayabilmesi için ışığın kaynağını takip etmesi gerekir. Bu da Platon’un hazzı kavramsallaştırmasına yol açar; bu kavram “kişinin ‘gerçek’ hazzı ancak kendi içinde ‘saf’ bir renk veya geometrik form şeklini alan bir eser gördüğünde elde edebileceğini” vurgular. Dolayısıyla, görme öncelikle insanın bilgi oluşturma çalışmaları ve haz elde etmesiyle bağlantılıdır. Bedensel varlığımızın tüm duyuları, maddesel varlığımızın bir deneyimi olan hayvanlığımızı hatırlatsa da görme, bedensel duyular arasında ayrı bir yer edinmiştir. Bunun nedeni “sadece gözlerimizi diğer duyularımıza göre daha fazla kullanma eğiliminde olmamız değil, aynı zamanda görme duyusu yoluyla elde edilen bilgiye, duyma, koklama, dokunma ve kinestetik duyudan elde edilen bilgilere göre daha fazla değer vermemizdir.”[11] Rönesans hümanizminin mükemmel insan idealinde de görme, merkezî bir rol oynamıştır. İnsan ancak dünya dışı cisimleri mükemmel bir şekilde görerek mükemmel eter formuna ulaşabilir. Bu, ezoterik inanç sistemlerinde, diğer duyusal deneyimler arasında görme ayrıcalığına işaret eden üçüncü göz âlemine de karşılık gelir. Martin Jay’in işaret ettiği gibi, duyular arasındaki bu hiyerarşi kaçınılmaz olarak “görsel olarak ayrıcalıklı bir bilgi düzeni”[12] sunar. Sinir sistemini uyaran küçük ışık parçacıkları veya fotonlar, mevcut gerçekliği doğrudan deneyimlememizi sağlar, böylece senkronize maddeselliğin bir uygulaması olarak, görmeye öncelik verir. Bu ifadeyle ilgili olarak Georges Bataille, görme eyleminin yarattığı dolaysızlık duygusunun altını çizer: “Kafatasının zirvesinde, akkor güneşi uğursuz bir yalnızlık içinde seyretmek için ona açılan göz, kavrayışın bir ürünü değildir, ancak doğrudan bir varoluştur.”[13] Her ne kadar görme, Bataille’ın sözleriyle “varoluşun anında algılanmasını” sağlasa da deneyimlediğimiz şey, sınırlı duyu yeteneklerimizle gördüğümüzü sandığımız şeydir. Ancak görme bize bilgiye anında erişim duygusu, zamansal bir yakınlık sağlar, böylece hiyerarşileri yeniden yaratır ve tüm bedensel duyular arasında katı bir karşıtlığın anlaşılmasını tetikler.
O halde, posthüman bir düşünce tarzı aracılığıyla, akademik sınırlar içinde olsun ya da olmasın, her türlü ikili karşıtlığa meydan okumamız ve bunları değiştirmemiz gerektiğine inanıyoruz. Okyanus, burada tartışacağımız alanı sağlıyor; derin okyanus, insanın görüşünü bulanıklaştırırken aynı zamanda çeşitli insan duyularına da hitap ediyor. Bu argümanın izi Sokrates’in maddesel gerçekliğin üç aşamasını konumlandırmasına kadar götürülebilir: Varlıklar olarak üzerinde yaşadığımız dünya; eter’in ilahi mirasının hüküm sürdüğü gerçek dünya ve deniz. Buradaki deniz, maddesel gerçekliğin en alt tabanıdır, çünkü “suyun ortamı görüşü engellemektedir: Çamur ve tortuyla doludur ve [insani] yaşama pek izin vermez.”[14] Bu anlamda görme, insanlığın nihai ve tamamlanmış varoluşuna ulaşmasında en büyük faydayı sağlıyor gibi görünmektedir. Bu konumlandırmaya dikkat çeken Platon şunu belirtir: “Tanrı, göklerdeki aklın dönüşlerini görebilelim ve bunları içimizdeki akıl dönüşümünde kullanalım diye bize görmeyi (opsis) tasarladı ve bahşetti.”[15] Platon’a göre görme, nihai saflığa ve iyiliğe doğru yükselmenin yoludur. Bu nedenle dünyanın denize, görme duyusunun ise diğer duyulara hakim olmasını ilginç buluyoruz. Dünyanın ve vücudumuzun yüzde yetmişi sudan oluşmasına rağmen, buna diğer duyusal güçlerimiz de tanıklık edebileceği halde suyun varlığını algılamak için sadece görme yetimize güvenmememiz gerektiğini “görmek” de tuhaf.
Bu tartışma sorgulanmaya değer olsa da, bu tür tahakküm biçimleri (diğer duyulara karşı görmenin ve suya karşı toprağın üstünlüğü) kendilerini diğer insan merkezli varoluş tarzlarımızda da göstermektedir. Örneğin, insanın iletişim aracı olarak dilin kendisi, bu tür bir hiyerarşi ve göz-merkezcilik etrafında şekillenir. Lars-Olof Àhlberg’in haklı olarak altını çizdiği gibi:
Anlamı algılamak anlamında görmeden bahsederiz, şu veya bu konuda görüşlerimiz vardır, şairler ve filozoflar gerçekliğe dair tasavvurlar formüle etmiştir, açık görüşlü, ileri görüşlü veya dar görüşlü olabiliriz, şeylere dair içgörü kazanabiliriz veya bazı şeylere karşı kör olabiliriz, görmediğimiz şeyleri görselleştiririz, bazen şeyleri gözden kaçırırız, bazen başkalarının geçersiz akıl yürütmelerini görürüz ve kendi akıl yürütmemizin algılayıcı ve net olmasını umarız.[16]
Àhlberg’in sözlerini detaylandırarak, okyanusun göz-merkezci dilimizi ve kültürümüzü aşınmaya uğratacak bir alan olduğunu ve bunun okyanus ses ortamlarını ele alırken önemli olduğunu savunuyoruz. Bu çağrının yeni çalışmalara, hatta belki koku ortamlarını ele alan yeni akademik çalışmalara daha da ışık tutacağını umuyoruz. Ancak bu tür eserlerin gelişmesi ve çoğalması yönündeki çağrımızı daha fazla vurgulamadan önce, maddesellik üzerine antik felsefe ve insan-insan dışı okyanus etkileşimlerinin edebî ifade biçimleri aracılığıyla su kütlelerine gömülmemizin de kısa bir tartışılmasını yapmamız gerekir.
Sokrates’in suyun görüşü engellediği düşüncesine dönecek olursak, okyanus, “insanı denize batırarak merkezden uzaklaştırma”[17] potansiyeline sahiptir. Adrienne Rich’in “Batığa Dalmak” şiirindeki aşağıdaki satırlar, tüplü dalış deneyimiyle insan ve insandışı ilişkilerin yeniden tanımlanması açısından oldukça açıklayıcıdır:
İlkin hava mavi derken
gitgide koyu mavi ve sonra yeşil ve sonra
kapkara gözlerim de kararıyor ve yine de
maskem güçlü
kanımı hızla pompalıyor
deniz bir başka öykü
denizin güçle bir ilgisi yok
kendi başıma öğrenmeliyim
bedenimi zorlamadan
çevirmeyi
derin öğenin içinde[18]
Okyanus, yukarıdaki dizelerde işaret edilen potansiyellerde de görülebileceği gibi, örtüşen zamansallık ve mekânlardan oluşan bedenlerle çürüyen insan ve insandışı bedenlerin iç içe geçtiğinin bir kanıtıdır. İnsan vücudu ve okyanus arasındaki işbirliğine dayanan tüplü dalış; kültürel oluşumlar, teknoloji, fiziksel sağlık ve denge, coğrafya ve bilim gibi farklı çalışmaları da kullanarak dalgıç için insanın algı sınırlarını değiştiren çok boyutlu bir deneyim yaratır. Okyanusun derinliklerine ne kadar inersek dünyevi duyularımız da o kadar değişir. Okyanus bu nedenle algılarımızı ve duyusal deneyimlerimizi dönüştürmede etkindir. O halde okyanus deneyimi, insandışı ilişkisel ağlar içinde bulunan karmaşık konumsallığımızdaki rolümüzü yeniden tanımlamak için çok önemlidir çünkü algıladığımız şey teknolojik olarak dolayımlıdır. Teknolojik cihazların yardımıyla gezegene dair anlatılara katılımımızı deneyimleyebiliriz, oysa teknoloji olmadan bu çoklu dinamik ağlar içindeki rollerimiz sınırlı kalır ve bu da dünyayı olduğu gibi algılamamızı azaltır. Başka bir ifadeyle, insan varlığına düşman olan bir ortam, birçok teknolojik vasıtanın yardımıyla yeni keşifler repertuarına dönüşür ve bu sayede “dalgıç”, bilimin önemli bir örneği olarak “konumlanır”; denizin altındaki yaşam, insan olmanın ne olduğunu ve nasıl olabileceğini yeniden şekillendirir.[19]
Bu nedenle, akademik araştırma stratejilerimizi yeniden önceliklendirmenin alternatif bir yolu olarak, görme duyusuna ayrıcalık tanımadan okyanusu keşfetmenin birden fazla yolu olduğunu ileri sürüyoruz. Oppermann’ın makalesinin teşvik ettiği çoklu sesleri ve bir tartışma alanı olarak okyanusu daha ayrıntılı olarak açıklamak istiyorsak, o zaman okyanusların “hidrojeolojik aracılığını” yüzyıllardır su kütlelerinin geniş anlatılarını teşvik eden “sayısız hikâye”[20] için bir ilham kaynağı olarak hatırlamamız gerekir. Oppermann, akışkan dünyanın öyküsünü anlatırken, insan aktörlerin (uzaktan kameralar kullanarak) insan olmayan aktörlerle (ahtapotlar) iç içe geçmesinden söz eder. Onun için deniz, hem bilimsel bilgi uygulamalarıyla sınırlanmış bir “düzenleyici ekosistem”, hem de anlatıları ateşleyen bir “hikâye yaratan dünya”dır.[21] Bilgi pratikleri ve anlatıların bu karışımı, bizce, mavi beşerî bilimleri posthüman bir boyuta taşır; burada maddesel olan ve söylemsel olan her zaman iç içe geçmiş durumdadır ve insan ile gezegenin insandışı diğer eyleyicileri arasında karşılıklı (ve belki de çok sesli) bir diyaloğu güçlendirir. Peki, bu konuşmaları nasıl duyabiliriz? İnsan-ötesi bir alana erişim sağlayan transmedyatik deneyimlerimiz bir cevap olabilirken, insani kapasitelerimizin sınırlarını keşfetmek, teknolojinin sözde insani ilerleme veya insani gelişme için bir araç olarak değil, insan yaşamının ayrılmaz bir parçası, bir yol arkadaşı olarak kabul edilmesini gerektirir.
Bu şekilde bakıldığında teknoloji, benliğimize ve canlı dünyanın geri kalanına ilişkin dolayımlanmış algımızın bir parçasıdır. Okyanusların gövdesi, gezegenin insan ve insan olmayan sakinleri arasındaki çok dinamik bir etkileşim dizisine ev sahipliği yapmaktadır; insani sınırlamalarımız nedeniyle bunlara erişimimizin uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir. Bu uzlaşma, tüplü dalış uygulamaları aracılığıyla “etkin varlıklar arasında saklı mesajları açığa çıkarmaya” çalıştığımız için “maddeci bir ekoeleştirel egzersiz” olarak alınabilir.[22] Okyanus daha fazla anlatıyı ortaya çıkardıkça, bu “hikâye anlatıcılığının yalnızca insani ve hatta dünyevi olduğu yönündeki yaygın inancı sorgulayarak okyanusun gerçeklerine yönelik bilişsel tepkilerimizde bir fark yaratır.”[23] Bu teknolojik dolayım sayesinde yaşayan metaforları duyma şansına sahip oluyoruz, bu da bizi sifonoforik sesler metaforumuza geri getiriyor. Bunları tam anlamıyla duymak mümkün mü? Bu amaçla, aşağıda paylaşacağımız ve tartışacağımız, okyanusların ses manzaralarını güçlendirmeyi amaçlayan bir tartışmalar bütünü oluşturmayı amaçlıyoruz.[24]
İlk videomuz “Sualtı”, meslektaşımız Pelin Kümbet’e denizin derinliklerinde yön bulmayı öğreten tüplü dalış eğitmeni tarafından 2013 yılında Kaş’ta çekildi.[25] İkinci video “Akdeniz’in Serin Suları” ise Mayıs 2018’de Abdülkadir Taşkın tarafından Girit’te çekildi.[26] Aşağıdaki şekil 2 ve 3’teki QR kodlarla ulaşılabilen her iki videoda da ses ortamı çoğunlukla dalgıcın nefes alış sesleri, dalgıcın su altında nefes almasına yardımcı olan regülatörün sesi ve dalgıcın hareketlerinin şekillendirdiği dalgalardan oluşuyor. İnsan kulağının okyanus altında işitebilmesi yalnızca teknolojiye bağlıdır, bu da ses ortamını kaçınılmaz bir şekilde dolayımlı hale getirir. Ancak bu dolayım sayesinde varoluş yollarımızı ve ekoeleştirel tartışmalarımızı yöneten kara merkezli tartışmaların ötesinde hâlâ bir hikâye anlatma dünyasına erişimimiz var. Bizim görüşümüze göre bu tür bir aracılık, doğa ile kültürün, insan ile insan olmayanın, madde ile anlam yaratma pratiklerinin ayrılmazlığına işaret etmektedir. Oppermann’ın makalesi de bu ayrılmazlığı somut örneklerle vurguluyor. Oppermann, Margaret Cohen’den alıntı yaparak, “deniz ortamlarının yalnızca ‘bilim ve teknolojinin sınırları’ değil, aynı zamanda ‘büyük bir kitap, anlatı ve fantezi hazinesi’ olduğunu” belirtir; çünkü teorik tartışmalar, denizin söylemsel inşaları ile ne kadar ‘sıvı’ veya ‘akışkan’ olursa olsun inkâr edilemez maddeselliği arasındaki gerilimde dalgalanır.[27] Oppermann’a göre, “deniz, söylemsel olarak kapitalist rejimlerin sosyo-politik sistemleri tarafından oluşturulur ve onun metaforik kavramları aracılığıyla, denizin maddeselliği (ki bunun önemi daha az değildir) yeni denizcilik bilgi yapılarını formüle etme girişiminde tuhaf bir şekilde gölgede kalır.”[28] Öte yandan “denizin maddesel rolünde ısrar etmek”[29] de onun söylemsel yönünü aşmada eşit bir rol taşır. Bu, su da dahil olmak üzere tüm gezegensel cisimler ve elementler için geçerli olsa da şu soruyu sormanın çok önemli olduğu konusunda Oppermann’a kesinlikle katılıyoruz: “Deniz alanlarını insan gerçekliğine nasıl yaklaştırabiliriz?”[30] Bu bağlamda, hem Kümbet’in hem de Taşkın’ın, dünyadaki çeşitli dalgıçlar ve akademisyenler tarafından daha da detaylandırılabilecek iki örnek olarak burada ele alınan videolarının, okyanus ortamlarını anlama ve bunlara tepki verme konusunda artan ihtiyacı gösterdiğine inanıyoruz.
Bu tür bir ihtiyacın yalnızca kişisel su altı deneyimleri veya okyanus bilimi üzerine entelektüel tartışmalar yoluyla giderilemeyeceğine inanıyoruz.

Şekil 2. “Sualtı” Şubat 2013’te bir tüplü dalış eğitmeni tarafından Kaş’ta çekilmiştir. Pelin Kümbet’in izniyle.

Şekil 3. Abdülkadir Taşkın tarafından Girit’te çekilen “Akdeniz’in Serin Suları”, Mayıs 2018. Zehra Taşkın’ın izniyle.
Bunların beşerî bilimler boyutuyla birleştirilmesi bir zorunluluktur, dolayısıyla bu çalışmamızın merkezinde yer alan şey, Oppermann’ın çevreci beşerî bilimlerin sınırlarını keşfetmeye yönelik açık çağrısıdır. Bu çağrıyı bir davet olarak kabul ederek, göz merkezli akademik sınırlarımızı zorlamaya çalışıyoruz. Ayrıca, akademideki baskın göz-merkezciliğin epistemolojik bir sorun olduğunu, bunun da epistemoloji ile ontoloji arasında ikiliğe yol açtığını ileri sürüyoruz. Jonathan Gil Harris’in ortaya attığı palimpsest metaforunun inandırıcılığını dikkate alarak, akademi dünyasının “farklı zamanların, birden fazla ‘alan’ın tek bir mekâna sıkıştırılmasına”[31] kulak vermesi gerektiğini vurguluyoruz.
Ancak bunu söylemenin pratikte yapılmasından daha kolay olduğunun farkındayız. Suyun insan varlığının temel yuvası olduğu, ancak yine de su altında bulunmak ve kalabilmek için teknolojiyi kullanmak zorunda olduğumuz ironisini aklımızda tutmamız gerekiyor. Sonuç olarak, bir kez daha Oppermann’ın, okyanusu yalnızca bilimsel bir keşif alanı olarak ya da estetik bir ifade aracı olarak gören insan deneyimine ilişkin uyarıcı sözlerine dönüyoruz. Oppermann, “mavi beşerî bilimler akademisyenlerinin semiyotik bir alan olarak denize karşı son derece eleştirel olduklarını, hatta bazı derin deniz türlerinin ‘yabancı’ yaratıklar olarak tasvir edildiği metinsel bir terra incognita olarak tezahür edebileceğini” savunuyor ve bizi “yaşam formlarının gerçek çeşitliliğini homojenleştiren ve onları insan ilgisinden uzaklaştıran estetik okumalar ve hatta … bilimsel tanımlamalar”[32] tuzağına düşmenin potansiyel tehditleri konusunda uyarıyor. Bu nedenle, gezegene dair kendi insani “vizyonlarımız” ile çoğu zaman bize ancak aracılık yoluyla ulaşan, insanüstü ifade biçimleri arasındaki dengeyi korumanın öneminin altını çiziyoruz. Bu yanıt, Oppermann’ın tüm çevreci, mavi ve posthüman beşerî bilimler akademisyenlerine yaptığı açık çağrının bir uzantısı olarak okunmalıdır. Gezegenin ses manzarasını anlamak için mümkün olan her türlü araca, teknolojiye, araç-gerece ve düşünme biçimine ihtiyacımız var.
[1] Serpil Oppermann, “Storied Seas and Living Metaphors in the Blue Humanities,” Configurations 27, no. 4 (2019): 443-61, s. 446.
[2] Serpil Oppermann, “The Rhizomatic Trajectory of Ecocriticism,” Ecozon@: European Journal of Literature, Culture and Environment 1, no. 1 (2010): 17-21, s. 17-19.
[3] Karakuatik = terraqueous. Çeviri önerisi Gülşah Göçmen’e aittir. Göçmen, editörlüğünü Başak Ağın ve Z. Gizem Yılmaz’ın yaptıkları Beşerî Bilimlerin 50 Rengi: Çevreci, Dijital, Tıbbi ve Posthüman Sesler (2023) kitabı içerisinde yazmış olduğu “Mavi Beşerî Bilimler” bölümünde karasal ve sucul yaşamların bileşimini ifade eden bu terim için ilgili çeviriyi kullanarak Türkçe literatüre kazandırmıştır.
[4] Oppermann, “Storied Seas,” s. 444.
[5] age.,s. 461.
[6] Configurations dergisinin bu özel sayısında Simon Estok, “Cli-fi and the Future of the Novel” [İklim Kurgu ve Romanın Geleceği: Helena Feder’in ‘Ekoeleştiri ve Biyoloji’ Özel Sayısı Üzerine İnşa Etmek”] başlıklı makalesinde mavi beşeri bilimleri, çevreci beşeri bilimlerin kapsayıcı çalışma alanı içinde “bir alt grup” olarak tanımlar.
[7] Jeremy B. Roberts (@JeremyBRoberts), “This is obviously a single-organism, right?,” Twitter post, February 26, 2023, https://twitter.com/JeremyBRoberts/status/1627982586172805120?s=20
[8] Bkz. Z. Gizem Yılmaz Karahan, “Power or Despair: Contagious Diseases in Turkish History and Miniature Paintings,” in Posthuman Pathogenesis: Contagion in Literature, Arts, and Media, edited by Başak Ağın and Şafak Horzum. (New York: Routledge, 2022), 122-41, and Başak Ağın, Spread the Word: Mattertext as Bio-Art, European Journal of English Studies (2023): 26, no. 3, 439-61.
[9] Oppermann, “The Rhizomatic”, s. 18.
[10] Andrea Nightingale, “The Aesthetics of Vision in Plato’s Phaedo and Timaeus,” in Gaze, Vision, and Visuality in Ancient Greek Literature, eds. Franco Montanari and Antonios Rengakos. (Berlin: Dr Gruyter, 2018), 331-53, s. 332.
[11] Isis Brook, “Experiencing Interiors: Ocularcentrism and Merleau-Ponty’s Redeeming of the Role of Vision,” Journal of the British Society for Phenomenology 33, no. 1 (2002): 68-77, s. 68
[12] Martin Jay, “The Disenchantment of the Eye: Surrealism and the Crisis of Ocularcentrism,” Visual Anthropology Review 7, no. 1 (1991): 15-38, s. 23
[13] Georges Bataille, Visions of Excess Selected Writings, 1927-1939, ed. and trans.Allan Stoekl. (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1985), s. 82.
[14] Nightingale, “The Aesthetics”, s. 338.
[15] Plato qtd. in Nightingale, “The Aesthetics”, s. 349.
[16] Lars-Olof Àhlberg, “Modernity and Ocularcentrism: A Second Look at Descartes and Heidegger,” Filozofski vestnik XVII, no. 2 (1996): 9-23, s. 9.
[17] Felicity Picken and Tristan Ferguson, “Diving with Donna Haraway and the Promise of a Blue Planet,” Environment and Planning D: Society and Space 32 (2014): 329–341, s. 331.
[18] Adrienne Rich, “Diving into the Wreck,” https://www.aspeninstitute.org/wp-content/uploads/2021/01/Rich_Diving-into-the-Wreck.pdf
[19] Picken and Ferguson, s. 330.
[20] Oppermann, “Storied Seas”, s. 451
[21] age., s. 451.
[22] age., s. 454.
[23] age., s. 454.
[24] Zehra Taşkın ve Pelin Kümbet’e kişisel arşivlerindeki video kayıtlarını bizimle paylaştıkları için teşekkür ederiz
[25] Pelin Kümbet, “Underwater,” email to authors, uploaded on Google Drive by authors, February 27, 2023, https://drive.google.com/file/d/1SpHSM7a9stY5oORdgUsziqWojqv3Zt1V/view?usp=share_link
[26] Abdülkadir Taşkın, “Cool Waters of the Mediterranean,” WhatsApp message to authors by Zehra Taşkın, uploaded on Google Drive by authors, February 28, 2023, https://drive.google.com/file/d/1h9G9GdgCEPeGqFtoBkPFStVYJVa9f8dJ/view?usp=share_link
[27] Margaret Cohen, “Literary Studies on the Terraqueous Globe,” PMLA 125, no. 3 (2010): 657–62, s. 657, and Oppermann, “Storied Seas,” s. 445.
[28] Oppermann, “Storied Seas,” s. 445.
[29] Ibid., p. 445, and Pieter Vermeulen, “‘The Sea, Not the Ocean’: Anthropocene Fiction and the Memory of (Non)human Life,” Genre 50, n. 2 (2017): 181–200, s. 181.
[30] Oppermann, “Storied Seas,” s. 446.
[31] Jonathan Gil Harris, “The Smell of Gunpowder: Macbeth and the Palimpsests of Olfaction,” Shakespeare Quarterly 58, no. 4 (2007): 465-86, s. 472.
[32] Oppermann, “Storied Seas,” s. 448.
