Bayan Dalloway’deki Psikolojik Travma: Yeni Materyalist Bir Okuma

Bu makale Virginia Woolf’un Bayan Dalloway adlı eserinde yer alan psikolojik travmaya yeni materyalist bir bakış açısıyla bakmayı amaçlamaktadır. Maddeci ekoeleştirideki anlatıların eyleyiciliği kavramından yola çıkarak, insanlar tarafından deneyimlenen travmanın varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğunu, bu nedenle aktif bir hikaye anlatıcısının insan bedeninden ayrılamayan bir parçamız olduğunu teorileştiriyorum. Çünkü travma söylemsel pratikler ve bedensel doğalarla iç içe geçerek hem kültürel hem de doğal bir olgu olarak karşımıza çıkıyor.

Son yıllarda travma teorisi önemli ölçüde evrim geçirmiş, salt psikolojik bir olgu olmaktan çıkıp maddesel, sosyal ve kültürel alanlarla etkileşim halinde olan, karmaşık ve çok katmanlı bir deneyim haline gelmiştir. Bu makale, travmayı yeni materyalizmin yenilikçi merceğinden inceleyerek travmatik deneyimleri kavrayışımızda ve edebiyatta nasıl tasvir edildiklerine dair bir paradigma değişikliği önermektedir.   

Geleneksel olarak travma, bireysel psikoloji çerçevesinde kavramsallaştırılmıştır. Cathy Caruth, 1996 tarihli ufuk açıcı eseri Unclaimed Experience (Sahipsiz Deneyim) içerisinde psikolojik travmayı “ani ya da felaket niteliğindeki olaylara verilen tepkinin genellikle gecikmeli, kontrolsüz, tekrarlayan halüsinasyonlar ve diğer müdahaleci olgular şeklinde ortaya çıktığı ezici bir deneyim” olarak tanımlamaktadır (11). Bu tanım, travmanın yıkıcı doğasını ve ruh üzerindeki kalıcı etkilerini vurgulamaktadır. Postyapısalcı yaklaşımlar bu anlayışı daha da genişletmiştir. Hanna Meretoja, The Routledge Companion to Literature and Trauma içerisinde kaleme aldığı “Philosophies of Trauma” başlıklı kitap bölümünde, genişlettiği bu yaklaşımı “Postyapısalcı yaklaşımlarda travmatik bir deneyim, kişinin önceki inançlarına meydan okuyan bir kırılma olarak görülür” şeklinde açıklamaktadır (28). Bu bakış açısı, travmanın bireyin dünya görüşünü ve benlik algısını temelden değiştirme kapasitesini vurgulamaktadır. Bu bakış açılarından hareketle, bu araştırma, burada değinilen bu temel fikirler üzerine inşa edilerek travmanın daha kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını önermektedir. Böylelikle travmanın yalnızca felaket niteliğindeki olaylarla değil, aynı zamanda beklenmedik stres faktörleri ve geçmişe dair anıları çağrıştıran görünüşte sıradan durumlarla da tetiklenen bir benlik kırılması olarak kavramsallaştırılabileceğini öneriyorum. Travmaya ilişkin daha kapsayıcı olan bu anlayış, travmanın öznel doğasını ve etkilerinin kişisel deneyimlere bağlı olarak büyük farklılıklar gösterdiği gerçeğini kabul etmektedir. Dahası, travmanın paradoksal bir şekilde insan deneyiminde hem yıkıcı hem de birleştirici bir güç olarak hizmet ettiğini savunuyorum. Travmatik olaylar kişinin benlik ve süreklilik duygusunu paramparça edebilirken, aynı zamanda kimlikleri şekillendirerek ve bireyler arasında empati ve bağlantıyı teşvik ederek insanlık durumunun ortak bir parçasını oluştururlar. Travmanın hem izole edici hem de toplumsal olan bu ikili doğası, bizi onun insan varoluşunun dokusundaki rolünü yeniden düşünmeye davet ediyor. Bireysel ve kolektif olan, psikolojik ve sosyal olan ve doğal ve kültürel olan arasında var olan karmaşık etkileşimler nedeniyle travmaya yeni materyalizm merceğinden yaklaşıyorum. Bu teorik çerçeveyi kullanarak, geleneksel ikiliklerin ötesine geçmeyi ve travmayı metinlerde, bedenlerde ve maddi ortamlarda tezahür eden hem insani hem de insani olmayan alemlerde hareket eden eylemsel bir güç olarak incelemeyi amaçlıyorum.

Virginia Woolf’un modernist romanı Bayan Dalloway’i bu kuramsal mercekle analiz ederek, travmanın anlatı yapılarının, karakter deneyimleri ve dilin maddeselliği ile iç içe geçerek nasıl dağılımlı bir fail (eyleyici) olarak ortaya çıktığını göstereceğim. Bu yaklaşım yalnızca Woolf’un anlatı tekniklerine dair yeni kavrayışlar sunmakla kalmıyor aynı zamanda edebiyatta ve ötesinde travmayı kavramsallaştırmak için daha geniş olanaklar sunuyor.

Yeni materyalist perspektiflere dayanan bu makale, psikolojik travmanın geleneksel özne-nesne ikiliklerini aşan eylemsel bir niteliğe sahip olduğunu da öne sürmektedir. Travma, yalnızca içsel, öznel bir deneyim olmaktan ziyade, bedensel ve metinsel boyutlarda eşzamanlı olarak tezahür eden iç içe geçmiş bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ikili tezahür, travmaya benzersiz bir anlatı kapasitesi kazandırarak hem bedensel tepkiler hem de edebi temsiller aracılığıyla kendini ifade etmesine olanak tanır. Travmayı insan öznesine ayrılmaz bir şekilde bağlı ancak ondan farklı bir etken olarak yeniden kavramsallaştırarak hem bireysel bedenlenmiş deneyimler hem de daha geniş kültürel anlatılar üzerindeki yaygın etkisini daha iyi anlayabiliriz. Serenella Iovino ve Serpil Oppermann’ın belirttikleri gibi, bu yeni materyalist görüş “maddeyi hem metinlerde hem de metin olarak inceler, bedensel doğaların ve söylemsel güçlerin etkileşimlerini ister temsillerde ister somut gerçekliklerinde ifade etme biçimlerine ışık tutmaya çalışır” (“Introduction” 56, vurgu orijinalinde). Psikolojik travmanın etkileri hem Caruth’un işaret ettiği gibi “halüsinasyonların kontrolsüz bir şekilde tekrar tekrar ortaya çıkması” gibi bedensel doğalarda hem de travma kurgusu olan söylemsel güçlerde kendini gösterir.

Travma bağlamında beden ve zihin arasındaki karmaşık karşılıklı ilişki, bedensel tezahürlerin bir vekili veya tamamlayıcısı olarak kurgu veya metnin rolünü inceleyerek daha da aydınlatılabilir. Bu bakış açısı, metinsel temsillerin travmatik deneyimleri etkili bir şekilde somutlaştırabileceğini öne sürer. Reina Van der Wiel’in 2014 tarihli Literary Aesthetics of Trauma (Travmanın Edebi Estetiği) eserindeki “beden, bunalmış zihnin yapamadığını ‘konuşur’ ya da ‘hatırlar’” (16) iddiası, travma işlemenin fiziksel boyutunun altını çizmektedir. Travmanın metinsel olarak somutlaştırılması konusunu daha da detaylandıran yazar, “Travmatik bir deneyimin geleneksel bir şekilde ‘dile getirilemez’ olduğunu söylendiğinden, metin genellikle travmatik semptomları sergileyen bedenle karşılaştırılır” (26) demektedir. Travma temsilinde metin ve beden arasındaki bu analoji geleneksel anlatı kavramlarına ve bedensel sınırlara meydan okur. Van der Wiel’in “travma alanında, bedenin içi, yüzeyi ve dışı arasında olduğu kadar beden ve zihin arasında da karmaşık ve tartışmalı ilişkilerin var olduğu ve her türlü basit Kartezyen düalizme meydan okuduğu” (26) yönündeki kavrayışı, travmatik deneyimlerin çok yönlü doğasını etkili bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu kavramsallaştırma, beden ve zihin, doğa ve kültür gibi geleneksel ikilikleri ortadan kaldırmayı amaçlayan maddi ekoeleştiride gözlemlenen paradigma değişimiyle yakından uyumludur. Bunun yerine, insan ve insan dışı varlıklar arasındaki ayrılmaz etkileşimleri kabul eden daha bütüncül bir gerçeklik anlayışı önermektedir. Bu çerçeveyi travma çalışmalarına uygulayarak, travmatik olaylar bağlamında psikolojik deneyimler, bedensel tepkiler ve metinsel temsiller arasındaki karmaşık etkileşimi daha iyi anlayabiliriz.

Travma, beden ve metnin bu birbirine bağlı anlayışı, yenilikçi anlatı tekniklerinin insan bilincinin ve deneyiminin karmaşıklığını yakalamaya çalıştığı modernist edebiyatta özellikle uygun bir ifade bulur. Modernist bir yazım tekniği olarak bilinç akışı, eski anlatı tarzlarını altüst etmiştir. İnsan zihninin nasıl işlediğini temsil etmeye çalışan bu teknik, travmanın etkilerini de en iyi şekilde gösterebilir. Karen DeMeester çarpıcı bir şekilde “[m]odernist edebiyatın bir travma edebiyatı” olduğuna işaret eder (649). Modernist metinlerde travmanın nasıl işlendiğini ve kelimelere nasıl yansıdığını görebiliriz çünkü bu, deneyimleri beynimizde nasıl işlediğimizin bir yansımasıdır. Virginia Woolf’un kurgularını okuduğumuzda travmanın kendisini değil sonrasını görürüz, bu da onu kolektif ve kişisel travmanın en iyi modernist yorumcularından biri yapar. Woolf’un kendisinin de dediği gibi, “Hamlet’in düşüncelerini ve Lear’ın trajedisini ifade edebilen İngilizcenin ürperti ve baş ağrısı için kelimeleri yoktur” (“On Being Ill” 34). Aynı şeyi travma için de söyleyebiliriz. Bizi travmatize eden olayı çoğu zaman tanımlayamayız, en azından tutarlı bir şekilde. Dolayısıyla, söylemsel pratikler söylenemeyen ya da ifade edilemeyen şeyleri açığa çıkarır. Woolf’un öykülerinin ve karakterlerinin arkasında, altta yatan travmatik bir yapı vardır. Bu yapı kendini anlatı tarzı aracılığıyla açığa vurur. Van der Wiel’e göre modernist yazım tekniğinin “görme, duyma, dokunma, koklama ve tat alma gibi bedensel duyumları karakterlerin (ve dolayısıyla okurların) deneyimine yerleştirerek aslında bedeni örtük olarak içerdiği söylenebilir” (32). Böylece, bedensel doğalar kendilerini söylem aracılığıyla ortaya koyar. Sonuç olarak, “modernistler beden ve zihin arasındaki Kartezyen ayrıma karşı çıkarlar” (Van der Wiel 32). Judith Greenberg’in iddia ettiği gibi, “Woolf travma meselelerini”, “kurmacanın eşsiz güçleri aracılığıyla”, “hem temsilin sınırlarının ötesinde yer alması hem de ısrarla geri dönüp temsil talep etmesi” (51) yoluyla ele alır.

Bayan Dalloway’de Septimus Warren Smith, I. Dünya Savaşı sonrasında bireylerin yaşadığı savaş travmasının somutlaşmış halini temsil eder. Yaşadığı travmaya verdiği bedensel tepkiler, geriye dönüşler ve rüyalarla daha da belirginleşir. Savaşta ölen yakın arkadaşı beş yıl sonra hâlâ peşini bırakmamaktadır. Regent’s Park’ta otururken onun bir görüntüsünü görür: “Ama dallar ayrıldı. Gri giysili bir adam gerçekten de onlara doğru yürüyordu. Bu Evans’tı!” (Woolf 57). Romanda zihin ve görüntünün ayrılmazlığının gözler önüne serildiği bu bölüm, travma mağdurlarının yaşadıklarına da ışık tutar. Bu deneyimlerin etkilerini doğrudan değil, toplumsal ve kültürel olarak gören Woolf, Septimus karakterini travma geçiren binlerce askeri temsil etmesi için yaratırken, savaş travmasının onun üzerindeki etkilerini de sözleriyle okuyucuya aktarır. Okurlar metni okudukça bu iki katlı anlatı tarzı daha da karmaşıklaşarak üç katlı bir gerçeklik yaratır ve metnin performatif bir aktöre dönüşmesine neden olur. Woolf’un hikâye anlatımının edimsel yönü Stefanie Heine tarafından “okurken travmatik geçmişi edimsel bir şekilde üretir ve canlandırırız” (55) şeklinde ifade edilir. Travma, okur tarafından doğrudan deneyimlenmese bile, Woolf’un metinlerinde aktif bir eyleyici haline gelir ve onun kelimeleri aracılığıyla bize dönüşür.

Iovino ve Oppermann’ın Material Ecocriticism kitabına bir bölüm yazarak katkı sunan ekoeleştirmen Hannes Bergthaller’ın sözleriyle, “Yeni materyalistlere göre eyleyicilik ortaya çıkar ve dağıtılır – yani somut, yalıtılabilir varlıkların özelliği değildir, ancak bu varlıkların gömülü olduğu ağlar boyunca dağıtılmış olarak kendini gösterir” (“Limits of Agency” 37, vurgu orijinalindedir). İlke olarak somut bir varoluşa sahip olmayan travma, bireylerin varlıklarını çevreleyen, dağılımlı bir eyleyici olarak görülebilir. Bayan Dalloway örneğinde, kişisel travmanın vücut bulmuş hali olan Clarissa Dalloway ile kolektif savaş travmasını temsil eden Septimus Warren Smith, birbirlerini tanımasalar da birbirlerine bağlıdırlar. Yaşadıkları deneyimlerdeki farklılıklar, travmanın insanları yakınlaştıran birleştirici yönünü sergiler. Clarissa geçmişte yaptığı seçimlerin peşini bırakmazken, Septimus bir savaş kurbanıdır. Bir bakıma, her iki karakter de büyük kayıpların yol açtığı travmanın alıcılarıdırlar. Clarissa sevdiği kişiyle birlikte olmak yerine gelecekteki hedeflerine uygun bir evlilik yapmayı seçer, Septimus ise yakın arkadaşının ve muhtemelen daha birçoklarının gözleri önünde öldüğünü görerek ölümün kaçınılmaz ve yıkıcı olduğu fikrine hapsolur. Her iki karakter de toplumsal beklentiler içinde sıkışıp kalmanın birer temsilidir. “Evans öldürüldüğünde”, Septimus “herhangi bir duygu göstermekten ya da bir arkadaşlığın sona erdiğini kabul etmekten çok uzaktı, çok az ve çok makul hissettiği için kendini kutluyordu. Savaş ona bir şeyler öğretmişti” (Woolf 71). Kendisinden beklenenin ne olduğunu, büyük bir travma karşısında çok az duygu göstermesi gerektiğini bilmektedir. Bu şekilde yetiştirilen Clarissa, “evlilikte, aynı evde her gün birlikte yaşayan insanlar arasında biraz özgürlük, biraz bağımsızlık olması gerektiğini düşünmektedir; Richard ona, o da ona bunu vermiştir” (Woolf 6). Her ikisinin de yaşadığı kültürel travma, hayatlarının önüne geçen belirli bir şekilde davranmalarına neden olur.

Romanın anlatım tarzı, travmanın nasıl somutlaştığını, düşünceler biçiminde bozulmaya neden olduğunu ve günlük yaşamlarımızın önüne geçtiğini gösteriyor. Bayan Dalloway, karakterlerinin hayatlarındaki bir günü inceliyor. Bir gün içinde bile nasıl yüzlerce duygu ve geri dönüş yaşayabileceğimizi gösteriyor; anılar beklenmedik anlarda aklımıza geliyor. Roman esas olarak Clarissa’ya odaklansa da romanda diğer karakterleri de görüyor ve zihinlerine giriyoruz. Her şeyi bilen bu bakış açısı, hayatları bir ağ gibi sararak travmanın insan hayatları üzerindeki dağıtıcı etkisini de gözler önüne seriyor.

Her ne kadar Woolf’un romanlarından birini modernist bilinç akışı tekniği temelinde incelemiş olsam da diğer romanları, makaleleri ve günlükleri ile diğer yazarların metinleri ve diğer yazma teknikleri de bu perspektiften incelenebilir. Travmayı varoluşun zorunlu ve eyleyiciliği olan bir parçası olarak gördüğümüzde, Caruth’un deyişiyle “bir patolojiden ya da yaralı bir ruhun basit bir hastalığından çok daha fazlası” (4) olduğunu fark ederiz. Bunun bireylerle ne kadar bağlantılı olduğunu fark etmek bize yeni bakış açıları ve hem psikolojik hem de edebi yeni hakikatler sağlayacaktır: “Bu hakikat, gecikmiş görünümü ve gecikmiş hitabıyla, yalnızca bilinenle değil, aynı zamanda eylemlerimizde ve dilimizde bilinmeyenle de ilişkilendirilemez” (Caruth 4).


Kaynakça

Bergthaller, Hannes. “Limits of Agency: Notes on the Material Turn from a Systems-Theoretical Perspective.” Material Ecocriticism. Edited by Serenella Iovino and Serpil Oppermann. Indiana UP, 2014, pp. 37–50.

Caruth, Cathy. Unclaimed Experience: Trauma, Narrative and History. The Johns Hopkins University Press. 1996.

Meretoja, Hanna. “Philosophies of Trauma.” The Routledge Companion to Literature and Trauma. Edited by Colin Davis and Hanna Meretoja. Routledge, 2020, pp 23–35.

DeMeester, Karen. “Trauma and Recovery in Virginia Woolf’s Mrs. Dalloway”. Modern Fiction Studies, vol. 44, no. 3, 1998, pp. 649­­­673.

Greenberg, Judith. “‘When Ears Are Deaf and the Heart Is Dry’: Traumatic Reverberations in ‘Between the Acts.’” Woolf Studies Annual, vol. 7, 2001, pp. 49–74.

Heine, Stefanie. “The Force of the Blow – Traumatic Memory in Virginia Woolf’s Writing.” Anglia (Halle an Der Saale, Germany), vol. 132, no. 1, 2014.

Iovino, Serenella and Serpil Oppermann. “Introduction: Stories Come to Matter.” Material Ecocriticism. Edited by Serenella Iovino and Serpil Oppermann. Indiana UP. 2014.

Van der Wiel, Reina. Literary Aesthetics of Trauma: Virginia Woolf and Jeanette Winterson. Palgrave Macmillan, 2014.

Woolf, Virginia. “On Being Ill.” The New Criterion, vol. 4, no. 1, 1926, pp. 32–45.

Woolf, Virginia. Mrs Dalloway. 1925.

+ posts