Üç bölümden oluşan serinin ilkidir.
Bölüm 1: Şiirde Eğretileme ve Düzdeğişmece Olarak Doğa İmgeleri
Michael Radford’un yönettiği 1994 yapımı Il Postino (Postacı) filminde, ünlü Şilili şair Pablo Neruda’nın bir İtalyan adasındaki sürgün günleri anlatılır. Bu film, yalnızca Neruda’nın şiir sanatını değil, aynı zamanda şiir ile yaşam arasındaki derin bağlantıyı da işler. Filmde Neruda, her gün postasını getiren postacı Mario’ya şiir yazma sanatını öğretir ve sık sık “Metafora, metafora” diyerek metaforların şiirdeki önemini vurgular. Neruda’nın postacıya metaforları öğretmesi, aslında sürgün hayatının zorluklarını ve bu hayatı anlamlandırma çabasını simgeler. Metaforlar, soyut ve karmaşık duyguları daha anlaşılır ve dokunaklı bir şekilde ifade etmeye yarar. Aynı şekilde, sürgünler de hayatlarını ve duygularını metaforlar aracılığıyla ifade etmek zorunda kalırlar çünkü yaşadıkları deneyimler, sıradan kelimelerle tam anlamıyla anlatılamayacak kadar derin ve karmaşıktır.
Neruda, sürgün hayatını bir metafor olarak ele alarak yaşadığı acıları, özlemleri ve yabancılık duygusunu daha anlaşılır kılmaya çalışır. Sürgün olmanın getirdiği yabancılaşma ve köksüzlük hissi, metaforlar aracılığıyla daha güçlü bir şekilde ifade edilir. Bu bağlamda, Neruda’nın şiirleri, onun sürgün hayatını ve bu hayatın zorluklarını yansıtan birer eğretileme olarak görülebilir. Neruda’nın “Metafora, metafora” diyerek vurguladığı gibi, şiir ve yaşam, birbirini tamamlayan iki sanat formudur. Şiir, hayatın anlamını ve derinliğini keşfetmenin, ifade etmenin bir yoludur. Sürgünde olan bir şair için ise, metaforlar, kendi kimliğini, geçmişini ve yaşadığı coğrafyayı yeniden inşa etmenin bir aracıdır. Böylece, Neruda’nın sürgün hayatı, sadece fiziksel bir uzaklık değil, aynı zamanda ruhsal ve duygusal bir yolculuktur. Bu yolculuk, metaforlarla zenginleştirilir ve anlam kazanır.
Bir yazınsal yapıtı anlayıp çözümleyebilmek için o yapıtın dil yapısındaki sapmaları, anlamsal göndermeleri, söz oyunlarını ve öncelemeleri incelemek kaçınılmazdır. Bu öğeler, bir yapıtın yüzeyde görünen anlamının ötesine geçerek derinlerde yatan temalar ve anlamlar hakkında bize ipuçları verir. Deyiş ve biçemin temellerini oluşturan bu unsurlar, yapıtın alt katmanlarına inebilme olanağı sunar. Özellikle şiir sanatında biçem, şiirdeki anlamın özünü oluşturur.
Biçem, şairin dil kullanımındaki özgünlüğü ve üslubu yansıtırken şiirin derinliğini ve zenginliğini de belirler. Şiirdeki biçem yalnızca dil ve deyiş ile değil, aynı zamanda şiirdeki ölçü, ritm, uyak gibi biçimsel öğelerle de sağlanabilir. Bu biçimsel öğeler, şiirin müzikalitesini ve yapısal bütünlüğünü belirler. Örneğin; belirli bir ölçü veya ritm kullanımı, şiirin akışını ve duygusal etkisini doğrudan etkiler. Aynı şekilde, uyak ve ses tekrarları şiirin bellekte kalıcılığını artırırken anlamın pekişmesine de katkı sağlar.
Ünsal Özünlü’nün de belirttiği gibi, yazınsal yapıtlar günümüzde incelemeyi yürüten kişinin görüşleri, amaçları, beklentileri ve elindeki bilgiye yaslanışı doğrultusunda.[1] Fakat yine de dile dayanan belli bir deyişbilim yöntemine uygun yaklaşımlar ile ele alınır. Bu yaklaşım, dil kullanımlarında bazı biçimler ve söz sanatlarının yapıları belirlediğini ve geleneksel dilbilgisi çerçevesinde tümden gelme yöntemlerle şair ve yazarların yapıtlarında bu söz sanatlarını kullandıklarını vurgular. Yani, bir yazınsal yapıtı değerlendirirken yazarın veya şairin dil ve biçem kullanımını, söz sanatlarını nasıl kullandığını, bu sanatların eserin genel anlam ve yapısına nasıl katkıda bulunduğunu incelemek esastır.
Dolayısıyla bu yazıda ele alınacak şiirler, bu çerçeve içerisinde değerlendirilerek şairin söz sanatları ile oluşturduğu biçemsel sapmalar üzerinde durulacaktır. Bu sapmalar, şairin kendine özgü üslubunu ve şiirine kattığı anlam derinliğini ortaya koyar. Şiirde kullanılan metaforlar, simgeler, ironiler ve diğer söz sanatları hem şiirin yüzeysel anlamını hem de derinlerde yatan gizli anlamları keşfetmemizi sağlar. Bu bağlamda, bir şiiri anlamak için sadece kelimelerin anlamına değil, aynı zamanda bu kelimelerin nasıl bir araya getirildiğine, hangi ritmik ve uyak düzenlemelerinin kullanıldığına, dilin hangi biçimsel ve anlamsal sapmalara uğratıldığına dikkat etmek gerekir. Bu şekilde, şiirin çok katmanlı yapısı ve şairin yaratıcı dehası daha iyi anlaşılabilir.
Bir kavramı ona benzeyen başka bir kavram aracılığıyla anlatma olarak tanımlanabilecek eğretileme (metafor) şiirde en çok kullanılan söz sanatlarından biridir. Bir kavram, o kavramı karşılayan sözcük yerine başka bir kavrama karşılık gelen bir sözcükle eğreti bir biçimde anlatılır. Bu, okuyucunun zihninde yeni ve güçlü imgeler oluşturur. Doğa ve doğa olayları, insanı ve yaşamı anlatırken en çok eğretileme malzemesi sunan esin kaynaklarındandır. Şairler, doğanın bu zenginliklerini kullanarak şiirlerine derinlik ve çok boyutluluk katar. Örneğin; gri gökyüzü kasveti, kara bulutlar karamsarlığı, mavi gökyüzü umudu, ufuklar gelecek günleri temsil eden eğretilemelere dönüşebilirler bir şairin dizelerinde. Gri gökyüzü, okuyucuda iç karartıcı ve kasvetli bir his uyandırırken mavi gökyüzü parlak ve umut verici duygular çağrıştırır. Bu tür eğretilemeler, sadece görsel bir imge sunmakla kalmaz, aynı zamanda duygusal ve psikolojik bir etki de yaratır. Şiir sanatı, eğretilemeler aracılığıyla kavramların çağrışımlarını çoğaltarak anlamsal derinliğe ulaşır. Eğretilemeler, kelimelerin yüzeydeki anlamlarının ötesine geçerek, okuyucuyu daha derin bir düşünceye ve hisse davet eder. Bu sayede, şiir sadece bir dizi kelime olmaktan çıkar ve daha geniş bir anlam dünyası sunar.
Düzdeğişmece (metonimi) ise eğretilemeye benzer bir biçimde, bir kavramı karşılayan bir sözcük yerine, o kavramla ilişkili bir başka sözcüğü kullanır. George Lakoff ve Mark Johnson düzdeğişmecenin, tıpkı eğretileme gibi imgeleri keyfi ve rastgele seçtiğini, böylelikle eğretileme ile aynı amaca hizmet ettiğini, ancak nitelenen kavram ya da nesnenin belli özelliklerine odaklanmamızı sağladığını belirtir.[2] Düzdeğişmecede, ilişki daha doğrudandır ve genellikle fiziksel bir bağlantı ya da nedensellik içerir. Bir başka deyişle, mavi gökyüzünün umudu temsil etmesi bir eğretileme olarak tanımlanabilirken, sobanın ateşi temsil etmesi, soba ve ateş arasındaki doğrudan ilişki nedeniyle bir düzdeğişmecedir. Eğretilemede, iki kavram arasında daha geniş bir benzerlik ya da bağlantı kurulur ve bu bağlantı genellikle dolaylıdır. Düzdeğişmece ise bir kavramın ya da nesnenin belirli bir özelliğine ya da onunla doğrudan ilişkili başka bir şeye odaklanır. Bu söz sanatları, şiirin zenginliğini ve derinliğini artırır, okuyucuya geniş bir çağrışım alanı sunar. Hem eğretileme hem de düzdeğişmece, şiirin anlamsal katmanlarını çoğaltarak, okuyucunun metinle daha derin bir etkileşim kurmasını sağlar. Şairlerin bu sanatsal araçları ustaca kullanımı, şiirlerini sadece kelimelerden ibaret olmaktan çıkarıp, çok katmanlı, derin anlamlar içeren sanatsal eserler haline getirir. Bu nedenle, şiiri tam anlamıyla kavrayabilmek için, bu söz sanatlarını ve bunların nasıl kullanıldığını anlamak hayati öneme sahiptir.
[1] Özünlü, Ü. (t.y.). Başlangıçtan bugüne deyişbilim: Uygulamalar, incelemeler, öneriler.
[2] Lakoff, G., & Johnson, M. (2003). Metaphors we live by. The University of Chicago Press.

