Sürdürülebilirlik tartışmalarının bulantısı aslında şu sorudan kaynaklanıyor: Kim için, neyi sürdürüyoruz? Bu soru, sisteme karşı durabilme yetisiyle eş değer tutuluyor. Kaynakların eşit dağılmadığı bir dünyada elbette bu soruyu sormak zorundayız. Çevresel, ekonomik ve sosyal dinamikleri bir bütün olarak ele almalıyız — doğru. Ama bu dinamikleri kim yönetiyor? Ekonomik adaletsizliği çözmeden çevre adaletinden bahsetmek mümkün mü? Hepsi kapitalizmin suçu! Doğru, hepsi doğru. Ama bu yine de “neyi sürdürüyoruz” sorusuna bir yanıt vermiyor.
Sürdürülebilirlik kelimesine zaten uyuz oluyoruz; posthüman da neymiş! Fakat bir düşünün: İnsanın üstünlüğünü ön kabul eden, geri kalan her şeyi — hatta insanın kendisini bile — tüketilebilir kaynaklar olarak gören bir anlayış gerçekten sürebilir mi? Posthüman olmayan sürdürülebilirliğin işe yaraması mümkün mü? Antroposen, insanı insan-dışı dünya karşısında yeniden konumlandırırken artık yol açtığı tahribatı da kabulleniyor. İklim değişir; bu, dünyanın var olduğundan beri süregelen bir süreçtir. Ancak günümüzdeki iklim değişikliği bir krizdir, çünkü insan faaliyetleri nedeniyle doğal olmayan bir hızla gerçekleşiyor. Bu kriz kuraklık, yangınlar, seller ve iklim değişikliğinin tetiklediği diğer doğal afetler karşısında sistemin kırılganlığını da açığa çıkarıyor. Verimli toprak ve gıda kaynakları, solunabilir hava ve içilebilir suyun kaybı da sosyo-ekonomik adaletsizliği artırıyor. Antroposendeki insan ve insan-olmayan her şey acı çekiyor.
“İklim krizi” aslında bir dizi krizi ifade eder. İklim değişikliği, karbondioksit salımı, radyasyon, plastik kirliliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, türlerin yok oluşu, ormansızlaşma, toksik kirlilik, okyanus asitlenmesi ve kaynakların sömürülmesi gibi çoğu zaman birbirine bağlı olgular çevresel bir krizi oluşturur. Bu sorunları küresel ölçekte ele alıp etkili çözümler üretememek siyasal kriz yaratır. İnsan-dışı öznelerle hiyerarşik; doğal kaynaklarla sömürüye dayalı bir ilişki geliştirip yalnızca kendi türümüzün devamlılığını güvence altına alma çabası ise bir etik krizdir. Dolayısıyla ontolojik, epistemolojik ve etik boyutları olan bir problem olarak bu durum insanı yeniden düşünmeyi gerektirir. Yeni bir jeolojik çağ olarak antroposen “Biz neyiz ve bu dünyada yerimiz nedir?” sorusunu gündeme getirir. İnsanın iklim krizi karşısında yetersiz, güçsüz ve risk altında olduğunu açığa çıkarır.[i] İşte tüm bu nedenlerle, posthüman olmayan bir sürdürülebilirlik anlayışının yetersizliğini açıkça konuşmak gerekir.
Timothy Morton iklim krizini bir “hipernesne” olarak ele alır. Hipernesneler, insanların tam olarak algılayamayacağı kadar büyük, zaman ve mekân sınırlarını aşan ve etkileri uzun süreli olan olgulardır. Tek bir kişinin ya da belirli bir kesimin müdahalesiyle çözülemeyecek kadar karmaşıktır. [ii] Benzer bir yaklaşımla, etkilerinin “görünmez” veya “yan etki” gibi görünmesine, zamana yayılmasına ve eşit olmayan bir şekilde dağılmasına dayanarak Rob Nixon, iklim krizini “yavaş şiddet” olarak ele alır ve şöyle der: “gözlerden uzak, yavaş yavaş meydana gelen; zamana ve mekâna yayılan, ertelenmiş bir yıkımın şiddeti; çoğunlukla şiddet olarak dahi görülmeyen yıpratıcı bir şiddettir.” [iii][iv]Yavaş şiddet, çevresel yıkımın domino etkisi yaratan sonuçlarına işaret eder: Ekosistemdeki bir unsur zarar gördüğünde bunun diğer ekosistemlerde uzun vadeli bozulmalara yol açmasına dikkat çeker. “Ana” olay ile dağınık sonuçları arasındaki bağlantılar her zaman doğrudan veya kolayca takip edilebilir değildir. Bu nedenle, fail(ler) her zaman açıkça görünmeyebilir, fakat yavaş şiddetin mağdurları barizdir.
Peki, sürdürülebilirlik anlayışımızda fail ve mağdur ayrımı var mı? Sürdürülebilirlik, 1972 Birleşmiş Milletler Stockholm İnsan-Çevre Konferansı ve 1987 Brundtland Komisyonu gibi girişimlerle küresel politika gündeminde merkezi bir kavram haline geldi. Brundtland Komisyonu, sürdürülebilir kalkınmayı “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneklerini tehlikeye atmadan karşılamak” olarak tanımladı. Görünen o ki bu kavram insan odaklı ve gelecekteki insan kuşaklarına karşı sorumluluğu vurguluyor; doğal kaynaklara erişimi ve insan yaşamının sürekliliğini güvence altına almayı amaçlıyor. Ancak bu antroposantrik yaklaşım, diğer türlerin yaşam süreleri ve jeolojik zaman gibi daha geniş çapta ekolojik ve zamansal ölçekleri göz ardı ediyor. Ayrıca eşitsizlikler ve kapitalizmin sistematik şiddeti de yeterince ele alınmıyor. Buna rağmen bazı araştırmacılar, sürdürülebilirliğin kapitalist çerçeveden çıkma ve onu aşma potansiyeli taşıdığını öne sürer.
Stacy Alaimo, Claire Colebrook, Donna Haraway, Rosi Braidotti, Jane Bennet ve Karen Barad gibi kuramcılar, insanı insan-dışı öznelerle iç içe geçmiş olarak görür. Bu bakış açısı, aslında evrensel bir insan geleceği fikrini reddeder ve sürdürülebilirliğin tanımında geçen “gelecek kuşaklar” kavramını insan-dışı hayvanlar, bitkiler ve ekosistemleri de kapsayacak şekilde genişletmemizi vurgular. Böylece tüm yaşam formlarının devamlılığı hedeflenir ve zaman anlayışımız yeniden şekillenir.
Posthüman sürdürülebilirlik, bu bağlamda, çok-türlü karşılıklı bağlılık ve insan-merkezli doğrusal gelecek anlayışının eleştirisini içerir. Her bir varlığın özgün coğrafi, sosyo-politik ve konumsal ilişkilerini dikkate alan “konum siyaseti”[v] ve “konumlanmış bilgileri”[vi] temel alır. Bu yaklaşım, gelecekteki kuşakların yalnızca insanlar değil, aynı zamanda insan-dışı hayvanlar, bitkiler ve ekosistemleri kapsadığını öngörür; böylece zaman anlayışımızı yeniden şekillendirir.[vii]
Posthüman sürdürülebilirlik anlayışı, Rosi Braidotti’nin “zoe-egalitaryanizm”[viii] anlayışından ilham alır ve insan-dışı varlıkların yalnızca “kaynak” olarak görülmesini reddeder. Olga Cielemęcka ve Christine Daigle, Braidotti’ye dayanarak, posthümanist sürdürülebilirliği, “öznenin içinde yaşadığı çevrelere karşı maddi olarak gömülü bir sorumluluk ve etik hesap verebilirlik temelinde yeniden konumlandırılması” olarak ele alır. İnsanı ve bilgi üretimini merkezi sayan geleneksel anlayışı sorgular. İnsan ve bilgi üretimi, her zaman diğer canlılar ve ekosistemlerle iç içe geçmiş bir ağ içinde ele alınmalıdır çünkü hiçbir bilgi ve insan etkinliği tek başına, bağımsız bir şekilde var olamaz.[ix]
Kavramlaştırma ve uygulamadaki tüm çelişkilerine rağmen değişimi bugün başlatma çağrısı olarak ele alındığında sürdürülebilirliğin içinde aslında bir umut olduğuna inanıyorum. Belki de aynı umut ile Cielemęcka ve Daigle posthüman sürdürülebilirliği “her gün ütopyası” olarak ele alıyor. Davina Cooper’ın tartıştığı “her gün ütopyası”[x] sıradan aktiviteleri alışılmadık ve yaratıcı yollarla deneyip daha iyi bir dünya yaratmanın ötesinde, onu inşa etme projelerini inceler. Feminist bir hamam, topluluk ticaret ağı veya öğrencilerle öğretmenlerin birlikte yönetişim pratiği geliştirdiği demokratik okul gibi projelerle mülkiyet, eşitlik ve bakım gibi toplumsal kavramları yeniden düşünmeye teşvik eder.
Teori ile pratik, bilgi ile siyasi eylem arasında net bir ayrım yoktur. Bu ilişkisellik aslında epistemoloji ile etiğin; düşünme ile önemsemenin ayrılmazlığını da gösterir. Bugünün geleceğimiz, geleceğin ise geçmişimiz olduğunu, “olası gelecekleri inşa etme ve gerçekleştirme eyleminde geçmiş ile şimdiki zaman arasında bir bağlantı”[xi] bulunduğunu kabul ettiğimizde pratiklerimiz aynı zamanda geleceği yaratmanın yolları haline gelir.
Bilmenin ve önemsemenin kesişiminde, Cielemęcka ve Daigle posthüman sürdürülebilirliği “yok oluş etiği” temelinde uygulamayı önerir. Claire Colebrook, günümüzde karşı karşıya olduğumuz kitlesel yok oluşlara dayanan bir “yok oluş etiği”nden[xii] söz eder. Ona göre, insanı ayrıcalıklı kılan geleneksel hümanist etiği terk ederek, hangi varlıkların korunması veya hayatta kalması gerektiğini dikkate alan ve mevcut zamanın değer yargılarından bağımsız bir etik anlayışını benimsememiz gerekir. İklim değişikliği nedeniyle giderek daha fazla insan ve insan-dışı varlık evlerini kaybederken onları ait oldukları bu gezegende barındırabilmek için kavramlarımızı, teorilerimizi ve politikalarımızı yeniden düzenlememiz gerekir. İşte ancak o zaman, bu yavaş şiddetin mağdurları için bir şeyler yapmaya başlayabiliriz.
Cielemęcka ve Daigle posthümanist sürdürülebilirliği, nesiller arası ve disiplinler arası bir önemseme/ilgilenme/bakım çalışması olarak “her gün ütopyası” olarak ele alırken Puig de la Bellacasa’nın vurgusuna değinirler: önemseme ve bakım “yaşamı yaratmak, bir arada tutmak, sürdürmek ve çeşitliliğini devam ettirmek için gerekli çoklu eylemler”dir.[xiii] Bunun için herkesin katkısına ihtiyaç vardır.
Deniz canlılarını önemsediğin için plastik pipet kullanmayı, Küresel Güney’deki çocuk işçileri önemsediğin için global markalardan kıyafet almayı, serada yetiştirildiği için mevsimi dışında sebze-meyve tüketmeyi, tavukları kafeslere hapsettiği için 3 numaralı yumurta almayı her reddedişinde; ekolojik, adil ve gönüllü sadeliğe dayanan yaşam pratikleriyle ilgili her keşfinde bu dünyayı öğreniyor, önemsiyor ve kurtarıyorsun. Kişisel hayatındaki “sürdürülebilir tüketim davranışları”mızı profesyonel hayata taşıyıp etik üretim yapmayan, savaşı destekleyen ve adil koşullarda işçi çalıştırmayan kurumlarla çalışmayı reddettiğinde gezegeni önemsiyor ve kurtarıyorsun. Bu gezegenin birer canlı varlığı olarak hem insanı hem de insan olmayanı önemseyerek karar verdiğin her gün evini kurtarıyorsun. Bunun için herkesin katkısına ihtiyaç vardır.
[i] Cielemęcka, O., & Daigle, C. (2019). “Posthuman Sustainability: An Ethos for our Anthropocenic Future.” Theory, Culture & Society, 36 (7-8), 67-87. https://doi.org/10.1177/0263276419873710
[ii] Daha detaylı okuma için Başak Ağın ve Z. Gizem Yılmaz editörlüğünde hazırlanan Beşerî Bilimlerin 50 Rengi (2023) kitabında Ayşe Şensoy’un kaleme aldığı “Hipernesneler” bölümüne göz atabilirsiniz.
[iii] Aksi belirtilmediği sürece tüm alıntılar bu yazının yazarı tarafından Türkçeleştirilmiştir.
[iv] Nixon, R. (2011). Slow Violence and the Environmentalism and of the Poor. Harvard University Press, s.2.
[v] Orijinal İngilizce terim “politics of location.” Daha detaylı okuma için Adrianne Rich’in Notes towards a politics of location. In: Blood, Bread and Poetry: Selected Prose 1979–1985 (1994) başlıklı kitabına bakınız.
[vi] Orijinal İngilizce terim “situated knowledges.” Donna Haraway’in kavramlaştırdığı “konumlanmış bilgiler” evrensel ve tamamen nesnel doğrular olduğu fikrini sorgular ve bilimsel bilgi de dâhil olmak üzere nesnel bilginin üretildiği belirli maddi, sosyal ve kültürel bağlamlardan etkilendiğini savunur. Daha detaylı okuma için Haraway’in When Species Meet (2006) başlıklı kitabına bakınız.
[vii] Cielemęcka, O., & Daigle, C., a.g.e.
[viii] Braidotti, Yunanca “yaşam” anlamına gelen “zoe”yi dünyada aidiyetler ve bağlantılar kuran yaşamsal güç olarak ele alır ve şöyle der: “Zoe-merkezli eşitlikçilik benim için post-antropomerkezci dönüşümün özüdür: ileri kapitalizmin yaşamı fırsatçı bir biçimde türler-arası metalaştırmaya indirgeme mantığına karşı materyalist, seküler, temellendirilmiş ve duygusallıktan uzak bir yanıttır.” Braidotti’nin The Posthuman (2013) eserinin 60.sayfasından alınmıştır.
[ix] Cielemęcka, O., & Daigle, C., a.g.e.
[x] Daha detaylı okuma için Cooper’ın Everyday Utopias: The Conceptual Life of Promising Spaces (2013) başlıklı kitabına bakınız.
[xi] Braidotti, R. (2005–6) Affirming the affirmative: On nomadic affectivity. Rhizomes 11(12).
[xii] Colebrook, C. (2017). “Fragility, globalism and the end of the world.” Ctrl-Z New Media philosophy 7.
[xiii] Puig de la Bellacasa, M. (2017) Matters of Care: Speculative Ethics for More Than Human Worlds. Minneapolis: University of Minnesota Press. s.70

