PENTACLE ekibi olarak başlattığımız ve derlemelerini Mehmet Ali Çelikel’in üstlendiği bu seride, kariyerinde henüz yükselmeye başlamış PENTACLE yazarlarından tez çalışmalarını anlatmalarını istedik. Her bir söyleşide, tezini anlatan yazarımız ekipteki bir başka yazar ile eşleşerek bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşilerden ilkini, Mehmet Ali Çelikel, “Engelliliğe Bakışta Yeni Bir Yaklaşım Olarak İnsanötesicilik” başlıklı yüksek lisans tezini yazan Emre Taşgın ile yaptı.
Emre Taşgın ile, Türkiye’de ilk örneklerden sayılan “engellilik çalışmaları” alanındaki yüksek lisans tezi hakkında söyleştik. “Engelliliğe Bakışta Yeni Bir Yaklaşım Olarak İnsanötesicilik” başlığını taşıyan tez, hümanizm ile yerleşen üstün insan anlayışına itirazda bulunarak ötekileştirilen tüm kesimlere ortak mücadele çağrısı yapan insanötesicilik (posthümanizm) düşüncesiyle engellilik araştırmaları arasındaki kesişimselliği incelemektedir. Bu bağlamda tez, posthüman ve transhümanist yaklaşımların, engellilik kavramına geleneksel bakış ile kesiştiği ve/veya çatıştığı noktaları sorgulayarak engelliliğin bir farklılık ve ötekilik değil, bir çeşitlilik olduğunu ve geleneksel “tam insan” anlayışının aksine, her bireyin toplumda eşit yer edinmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu bağlamda Emre’ye teziyle ilgili sorular yönelttim. Öncelikle kendisine bu söyleşiyi kabul ettiği için teşekkür ederim.
Engellilik kavramına posthüman yaklaşım ile geleneksel yaklaşımlar arasında ne gibi farklar görüyorsun?
Engellilik kavramına posthümanist yaklaşım, geleneksel yaklaşımlardan temelde farklılık gösterir. Posthümanizm, hümanizmin öne sürdüğü “üstün insan” kavramına itiraz ederek, tüm ötekileştirilen kesimler için ortak bir mücadele platformu önerir. Bir başka deyişle posthümanizm “hangi insan?” sorusunu sorarak işe başlar. Bu anlayış, engellilik çalışmaları ile kesişen bir alan yaratmakta ve engelliliği sadece bireysel bir eksiklik veya tıbbi bir durum olarak görmekten ziyade toplumsal, kültürel ve etik bir mesele olarak ele alınmasını savunmaktadır. Esasen engelliliğe geleneksel yaklaşımların kökeni Antik döneme kadar gitmekte, bu yaklaşımların temelinde ise günümüzde tıbbi model olarak tanımladığımız bakış açısı bulunmaktadır. Tıbbi model, engelliliği bireyin vücudundaki bir “anormallik” veya “eksiklik” olarak tanımlar. Bu durum, engelli bireyleri toplumdan ayrı konumlandıran ve onları pasif, yardıma muhtaç varlıklar olarak damgalayan bir tutuma yol açmaktadır. Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme, engellilerin haklarının geliştirilmesini ve engellilerin mevcut formlarıyla sosyal hayatta yer almalarının gerekliliğini vurgulamaktadır. Posthümanist yaklaşım, engelliliği insanlığın çeşitliliği içinde bir varyasyon olarak kabul eder ve engelli bireylerin toplumda aktif ve eşit katılımcılar olarak bulunmasını savunur. Dolayısıyla posthümanizm, Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme gibi belgelerde yer alan kapsayıcı maddelerin, hümanizm ile yaygınlaşan insanmerkezci bakış açısından uzaklaşarak toplumun önyargılı tutumlarını değiştirmeye yönelen bir yaklaşımla güçlendirilerek yeniden ele alınmasını önerir. Bununla birlikte, uygulamada toplumun hala önyargılı ve insanmerkezci tutumlar sergilediği gözlemlenmektedir. Posthümanizm bu duruma türlerarası yakınlık ve ötekileştirilen diğer kesimlerle ilişkiselliği dikkate alan paradigma değişiklikleriyle yanıt vererek engellilik kavramını yeniden tanımlamayı hedefler. Özetle diyebiliriz ki; posthümanizm engelliliği anlamak ve ele almak için daha kapsayıcı, etik ve toplumsal bir çerçeve sunar. Engelliliği bir çeşitlilik ve farklılık olarak ele alır; engelli bireylerin toplumda aktif roller üstlenmelerini destekler; tüm bireylerin birbirleriyle ve çevreyle ilişkisini yeniden düşünmeye davet eder. Posthüman engellilik çalışmaları, engelliliği toplumsal bir olgu olarak ele alır ve engellilikle ilgili politikaların toplumun bütün bireyleri ile doğadaki tüm eyleyicileri kucaklayacak biçimde yeniden şekillendirilmesini savunur.
Transhüman yaklaşım engellilik için avantajlar sağlıyor mu?
Transhümanizm, en özet haliyle, insan kapasitesinin teknolojik ve biyolojik gelişmeler aracılığıyla genişletilmesini ve iyileştirilmesini savunan bir düşünce akımıdır. Bu yaklaşım, engellilikle ilgili sınırlamaların üstesinden gelmek için teknoloji ve bilimin kullanımını gündeme getirmektedir. Gerçekten de teknoloji, engelli bireylerin hayat kalitesini artırma, onların daha bağımsız ve özgür olmalarını sağlama ve topluma katılımlarını kolaylaştırma potansiyeline sahiptir. Bazı transhümanistlere göre bu düşünce akımı engelliliği aşma ve insan yeteneklerinin genişletilmesi amacı güder. Buradan bakıldığında, transhümanizm tıbbi modelin ötesine geçerek engelliliği bireysel bir “sorun” olarak değil, insanın evrimleşen ve dönüşen doğasının bir parçası olarak görür. Bu bakış açısına göre engelli bireylerin sadece tedavi edilmesi veya normal hale getirilmesi gereken bir grup olarak değil, aynı zamanda insan potansiyelinin genişletilmesi ve iyileştirilmesine katkıda bulunabilecek bireyler olarak ele alındığı söylenebilir. Teknolojik araçlar, engelli bireylerin daha aktif ve bağımsız olmalarını sağlar; günlük yaşamda karşılaşılan zorlukları azaltır ve toplumsal katılımlarını artırır. Örneğin, görme engelli bireylere yönelik geliştirilen ekran okuyucu yazılımlar ve giyilebilir teknolojiler ile işitme engelli bireylerin kullandığı işitme cihazları, bu bireylerin bilgiye erişimlerini artırır ve çevreleriyle daha iyi etkileşim kurmalarını sağlar. Bununla birlikte, transhümanizmin her ne kadar engellilikle ilgili sunduğu birtakım avantajlardan söz edilebilse bile, birtakım etik ve toplumsal sorunlar da gündemdedir. Teknolojik iyileştirmelerin maliyeti, erişilebilirlik ve eşitlik konuları, gelecekte tekno-öjenik uygulamaların gündeme getirilip getirilemeyeceği, kimin ne tür iyileştirmeleri alabileceğine dair kararlar ve insan doğasının ne anlama geldiğine dair daha geniş felsefi sorular, bu avantajlarla birlikte değerlendirilmeyi gerektirmektedir. bu avantajların etik, toplumsal ve felsefi yönlerinin dikkatlice değerlendirilmesi ve tüm bireyler için eşit erişim ve fayda sağlaması için dengeli bir şekilde uygulanması gerekmektedir. Bir başka deyişle, transhümanizmin cezbediciliğine direnerek ve teknolojiyi günlük yaşamımızı etkilendiren güçlü bir eyleyici olarak kabul edip bedenimizi kendi rızamız dışında dönüştüren tutumlara izin vermemek gerektiğinden bahsediyorum.
Tıbbi model = yetersizlikler ve sosyal model arasında ne gibi farklılıklar görüyorsun? Bir engelli yaşamında hangi yaklaşımın ontolojik olarak bireye katkısı olduğunu düşünüyorsun?
Tıbbi model, engelliliği bireyin bedensel veya zihinsel “anormallikleri”, “bozuklukları” ve “eksiklikleri” olarak görür. Engelliliği bir problem olarak algılayan bu model, engelli bireylerin “tedavi” edilmesi ve “normale” dönüştürülmesi gerektiğini savunur. Tıbbi modelde engellilik, bireyin öznel deneyiminden çok, belirlenmiş tıbbi kriterlere dayalı olarak tanımlanır. Dolayısıyla bu modelin etkin olduğu toplumlarda engelli bireylere yönelik kararlar tıp otoritelerince alınır ve uygulanır.
Sosyal model ise engelliliği toplumsal çevrenin ve yapıların bir sonucu olarak ele alır. Bu yaklaşıma göre engellilik, toplumun engelli bireylere yönelik tutumlarından ve onların ihtiyaçlarını karşılamayan çevresel bariyerlerden kaynaklanır. Başka bir ifadeyle sosyal model, engelliliğin kaynağını toplumun kalıp yargılarında ve sağlanmayan erişilebilirlik düzenlemelerinde görür. Bu model hak temelli engellilik hareketinin yolunu açmış, engelli bireylerin kendileriyle ilgili karar mekanizmalarına katılımını teşvik etmiş ve engelliliğin bireysel değil toplumsal bir olgu olduğu kabulünün yerleşmesini hızlandırmıştır.
Engelliliğe yaklaşımda tıbbi model her ne kadar engelliliği çözülmesi gereken bir problem olarak görme eğilimindeyse de, tıp biliminin sağlık sorunlarının yol açtığı bağımsız yaşam becerilerinin sınırlanması durumunu azaltıcı ve hafifletici etkisi yadsınamaz durumdadır. Bununla birlikte engelli bireylerin topluma tam katılımını savunmak için sosyal model daha etkili bir yaklaşımdır. Sosyal model, engelliliği bir “sorun” olarak değil, çeşitlilik ve farklılık olarak kabul eder ve engelli bireylerin toplumda aktif ve bağımsız bireyler olarak yer almasını sağlayan yapısal değişikliklere vurgu yapar. Sosyal model, günümüzde engelliliğe yaklaşımda yeni bakış açılarının gelişimini sağlaması yönüyle de önemlidir. Bundan hareketle hak temelli 21. yüzyıl engellilik hareketinin sosyal modelden beslendiği rahatlıkla söylenebilir.
Tezin bulgularına göre, İnsan Hakları Modeli engellilik çalışmaları açısından toplum içinde bireyin yaşam alanını genişletmiş midir?
İnsan hakları modeli, engellilik kavramını bireyin özgürlükleri ve hakları çerçevesinde değerlendirmektedir. Bu model, engelli bireylerin bağımsızlığını, topluma katılımını ve erişilebilirliğini vurgular. Aynı zamanda, engellilikten kaynaklanan dezavantajların ortadan kaldırılmasını ve kötü muameleye karşı etkili tedbirler alınmasını savunur. Sosyal modelin bakış açılarını geliştirerek savunuculuk temelli örgütlenmelerin gelişimine katkı sağladığı da söylenebilir. Model, engellilerin insanlığın konumuna dahil edilmesini ve temel insan hak ve özgürlüklerinden tam olarak yararlanmalarını teşvik eder. Bu yönüyle insan hakları modelinin en somut kazanımının Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini sağlamak olduğu söylenebilir. BM Sözleşmesi ile engelli bireylerin toplumda daha adil, eşit ve kapsayıcı bir yaşam sürmeleri için önemli bir zemin hazırlanmış; engellilikle ilgili politika ve uygulamaların bireyin haklarını ve özgürlüklerini merkeze alan, daha insancıl ve etik bir perspektifle şekillendirilmesi mümkün hale gelmiştir. Bir bakıma bu Sözleşme ile engelliliğin bir insan hakları meselesi olduğu hükümetlerce kabul edilmiş ve dahası buna dönük politikalar geliştirmek zorunluluğu vuku bulmuştur. Ancak gerek İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ve gerekse Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’de temel hak ve özgürlüklerden yararlanmada bir eşitsizlik olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla bu tür yasal dokümanların uygulamada ne kadar karşılık bulduğu olağanüstü durumlarda somut olarak ortaya çıkmaktadır. COVİD-19 salgınında dünyada ve 6 Şubat depremlerinde Türkiye’de engelliliğe ilişkin sorunların sistemli bir politika dahilinde ele alınamayışı en önemli göstergeler arasındadır. Bu nedenle söz konusu belgelerin insanmerkezci yönlerinin belirgin hale getirilmesine ve uygulamaya dönük tutarlı eylem ve söylem birlikteliğinin sağlanmasına ihtiyaç vardır.
Şimdiye kadar engelliliğin bir hastalık olarak ele alınmasıyla mükemmel insan idealine ulaşmak için teknolojiden yararlanmanın birbirini destekleyen yaklaşımlar olduğunu belirttin. Ancak teknolojik gelişmeler bireylerin yaşam koşullarında karşılaştıkları engellerin ortadan kalkmasına yardımcı olmuyor mu?
Teknoloji, engellilerin bağımsızlığını arttıran, toplumsal hayata katılımlarını kolaylaştıran ve yaşam kalitelerini önemli ölçüde yükselten bir etkiye sahiptir. Bu yönüyle teknolojinin engellilerin hayatlarındaki eyleyici gücü göz ardı edilemez seviyededir. Gerçekten de protezler, işitme cihazları, giyilebilir teknolojiler ve yapay zeka ile güçlendirilmiş destek teknolojileri gibi çözümler, engelli bireylerin günlük yaşamlarını olumlu şekilde kökten değiştirmektedir. Bu sayede engelli bireyler eğitimden istihdama, kültürel etkinliklerden sosyal faaliyetlere, hayatın her alanına aktif biçimde katılabilir hale gelmişlerdir. Bir bakıma teknoloji, toplumun engellilere yönelik tutumlarını ve davranışlarını değiştirmede de kritik bir rol oynayabilmektedir. Hal böyleyken posthüman engellilik çalışmalarının teknolojik gelişmelere karşı çıkan, reddeden veya yok sayan bir duruş sergilemesi söz konusu olamaz. Teknoloji şimdi ve bundan sonra engellilerin hayatına olumlu dokunuşlar yapan bir yoldaş olarak görülmeye devam edilecektir. Öte yandan engelliler teknoloji aracılığıyla yitirdikleri yetileri kazanmak; örneğin görmek, duymak veya yürümek isteyebilirler. Teknoloji sayesinde bu mümkün de olabilir. Burada engellilerin neden böyle bir yönelim sergilediği üzerinde durmak gereklidir. Engelliler, toplum baskısı nedeniyle engellerinden “kurtulmak” için telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açabilecek deneylerde kullanılma riskiyle karşı karşıya kalabilirler. İşte bu nedenle, tezimde de ifade ettiğim gibi; “posthümanizm, çoğunluğun belirlediği normların dışında kalma kaygısıyla ona yaklaşmak uğruna bedeni dönüştürmeyi reddeden bir anlayışa sahiptir.”
Geçmişten bugüne uzanan kültürel kodların normal ile normal olmayan arasında yaptığı ayrımın eylemsel ve söylemsel boyutları nelerdir?
Kültürel kodlar, toplumun değerlerini, inançlarını ve davranışlarını etkileyen geleneksel, dini, etik ve sosyal normlardır. Bu kodlar, bireylerin ve toplulukların “normal” ve “normal olmayan” olarak neyi kabul ettiğini belirler ve bu da engellilik gibi konuların nasıl algılandığını ve ele alındığını etkiler.
Söylemsel boyut, toplumun engellilik gibi konuları nasıl konuştuğu ve anlamlandırdığı ile ilgilidir. Tarihsel olarak, söylem genellikle tıbbi model tarafından şekillendirilmiştir. Bu model engelliliği bir hastalık, eksiklik veya anormallik olarak görür. Daha önce bu yaklaşımın engelli bireyleri “tedavi edilmesi ve normalleştirilmesi gereken” olarak damgaladığını söylemiştim. Bu tür bir söylem, engelli bireylerin marjinalleştirilmesine, ötekileştirilmesine ve toplumdan dışlanmasına yol açmaktadır. Eylemsel boyut ise, bu söylemlerin pratikte nasıl uygulandığına, yani politikalara, yasalara, kurumsal uygulamalara ve günlük yaşam pratiklerine yansımasına odaklanır. Engellilikle ilgili tıbbi modelin hakim olduğu dönemlerde, engelli bireyler genellikle toplumdan izole edilmiş, bakımevlerine yerleştirilmiş ve toplumsal yaşamdan dışlanmıştır. Bu eylemsel uygulamalar, engelli bireylerin topluma katılımını ve bağımsız yaşamalarını zorlaştırmıştır. Geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında kuzey yarım küreden başlayan, yukarıda detaylı olarak ifade ettiğim sosyal modele dayalı engellilik hareketi ise engelliliği bir eksiklik veya hastalık olarak görmek yerine, insan çeşitliliğinin bir parçası olarak kabul ediyor ve teknolojik ve sosyal yeniliklerle engelli bireylerin yaşam kalitesini artırmayı amaçlıyor. Bu bakış açısından beslenen ve kapsayıcılığa vurgu yapan posthümanizmin de, engelli bireylerin toplumsal yaşamda bağımsız olarak ve kendi var oluş biçimleriyle yaşamalarını destekleyen bir düşünce akımı olduğunu söyleyebilirim. Denilebilir ki; geçmişten bugüne uzanan kültürel kodlar, normal ile normal olmayan arasındaki ayrımı belirgin bir şekilde şekillendirmiş ve bu ayrım, hem söylemsel hem de eylemsel boyutlarda engellilikle ilgili algıları ve uygulamaları etkilemiştir. Günümüzde engellilikle ilgili daha kapsayıcı, adil ve çeşitliliği kabul eden bir yaklaşım yaygınlaşma aşamasındadır. Buna aracılık edecek olan da posthümanist bakış açısı olacaktır.
Tezinde yaptığın alıntılardan birinde “teknolojinin sakatlık deneyimi üzerindeki etkisinin bir çok tartışmayı beraberinde getirebilme” potansiyeli olduğu belirtiliyor. Bu tartışmalar nelerdir?
Teknoloji engelli bireylerin yaşam kalitesini artırmak için muazzam bir potansiyele sahip olsa da, bu gelişmelerin beraberinde getirdiği yeni sorular uzun süre tartışılmaya devam edecektir. Destek teknolojileri engelli bireylerin günlük yaşamlarını son derece kolaylaştırdığı kabul edilen bir gerçekliktir. Ancak bu teknolojilere bütün engelliler erişim sağlayamamaktadır. Bu, yeterli alım gücüne sahip bulunmayan, gelişmekte ve az gelişmiş olan ülkelerde yaşayan engelliler için daha da büyük bir sorun teşkil etmektedir. Gerçekten de bu tür teknolojik araçlara erişim sağlayabilen engelli bireyler, eğitim, istihdam ve sosyal yaşam alanlarında daha avantajlı olabilirler. Bu durum ise engellilerin kendi içinde yaşadığı sosyal eşitsizliklerin derinleşmesine yol açma tehlikesi barındırmaktadır. Öte yandan daha önce de farklı örneklerle açıklamaya çalıştığım gibi, teknoloji engelli bireylerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olabilmelerine ve bağımsız yaşam becerilerini arttırabilmelerine etki etmektedir. Ancak yakın zamanda teknolojik araçların kontrolü ve veri gizliliği ile ilgili tartışmalar gündeme gelmeye başlamıştır. Diğer taraftan engelli bireylerin teknolojiyle iç içe geçmiş yaşamları dikkate alındığında, bu araçlara erişimin bulunmadığı bir ortamda söz konusu kesimin bağımsızlığının nasıl etkileneceği de, engellilik araştırmacılarının üzerinde durduğu bir sorunsaldır. Yine yukarıda da değindiğim gibi teknolojiyi bedenindeki yeti yitimlerinden kurtulmak için bir umut olarak gören engellilerin bu beklentilerinin suiistimal edilmesi de bir risk olarak karşımızdadır.
Tezde değindiğin Haraway’in siborg tanımı üzerinden yola çıkacak olursak, bireyin yaşamındaki engellerini ortadan kaldıran teknolojik yardımların Haraway’in deyişiyle kimler “gerçekten siborg” haline dönüşüyor? Örneğin işitme engeli olan biri işitme cihazı yardımı kullanarak siborglaşıyor mu?
Donna Haraway, meşhur Siborg Manifestosu adlı eserinde, siborgları en özet haliyle organik ve mekanik parçaların birleşiminden oluşan melezlenmiş varlıklar olarak tanımlar. Buradan devam edilecek olursa; Haraway’in bu tanımına göre işitme cihazı kullanarak duyma yetisini arttıran bir kişi teknoloji ve organik bedenin birleşimi olan bir siborg örneği olarak görülebilir. Bu tür teknolojik araçlar, kişiye mevcut kapasitelerini güçlendiren veya yeni yetenekler kazandıran bir etkiye sahiptir. Diğer yandan Haraway’in vurguladığı gibi, siborglaşma sadece fiziksel bir bütünleşme değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal bir olgudur. Siborg, teknolojinin insan doğası üzerindeki etkisini sorgular ve bireylerin teknolojiyle ilişkisini yeniden tanımlar. Bu bağlamda, “gerçekten siborg” olmak, sadece teknolojik bir cihaz kullanmak değil, aynı zamanda teknoloji ile etkileşimimizin ve bunun neticesinde bizim nasıl şekillendiğimizin farkında olmayı da içerir. Siborg kavramı, teknolojinin bireyin bedensel ve zihinsel sınırlarını nasıl genişletebileceği ve bu genişlemenin bireyin kimliğini ve toplumdaki yerini nasıl etkileyebileceği üzerine sorgulama yapmaya olanak sağlamaktadır. İşitme cihazı örneğinden devam edecek olursak, bu aracı kullanan kişiler siborg olma durumunu somut bir şekilde temsil ederler; ancak, Haraway’in vurguladığı daha geniş siborg kavramı, bu teknolojik bütünleşmenin birey ve toplum üzerindeki etkilerini ve potansiyelini de içermektedir. Dolayısıyla bugün için vücuduna mekanik parçalar dahil eden kişilerden siborg olarak bahsedilip bahsedilemeyeceği tartışmalıdır. Üstelik birçok damgalayıcı söyleme maruz kalan engellilerin siborg etiketini ne kadar içselleştireceği de belirsizdir. Dolayısıyla bu durum bireyin sadece fiziksel değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel olarak da nasıl dönüştüğüne işaret eder. Yine de siborg kavramı bireylerin ve toplumun teknolojiyle ilişkisini yeniden değerlendirmesine fırsat sağlamıştır. Zira günlük yaşamında teknolojiyle hemhal olan herkesin, mesela araba, telefon, televizyon gibi teknolojik araçlarla daima etkileşim halinde olanların düşük teknolojili siborglar olduğuna ilişkin görüşler ilgi çekicidir. Bu, siborg teriminin genişlediğini ve vücuda herhangi bir yapay parça dâhil edilmemesine rağmen siborg metaforuna başvurulduğunu göstermektedir.
Tezde “çoğunluğun belirlediği normların dışında kalma kaygısının” insan-aşırıcılığın bedeni dönüştürme hedefinin reddedilmesine yol açtığını belirtiyorsun. Buna göre, posthüman felsefenin “bedenimizle ilgili kendi kararlarımızı alabilme cesareti” vermesinin bir sonu olarak; toplum içinde bireyin engellerini aşması ya da onları kabullenerek yaşaması konusunda ne düşünüyorsun?
Posthümanizmin temelinde, insanın bedeni ve kimliği üzerinde daha fazla kontrol ve özgürlük arayışı yatar. Bu perspektif, geleneksel normlara, toplumun belirlediği standartlara meydan okur ve bireylere kendi bedenleriyle ilgili kararlar alma cesareti verir. Posthümanizmin teknolojinin insan hayatıyla melezlenmiş olduğu bir dünya vizyonuyla birleştiği düşünüldüğünde; bu bakış açısı, teknolojinin bireylerin günlük yaşam becerilerini artırmak adına kullanılmasını önceler. Şüphesiz bireylerin engellerle başa çıkma veya onları kabullenme konusundaki düşünceleri karmaşıktır. Engellilerin önemli bir kısmı teknolojinin sunduğu imkanlar sayesinde yeti yitimlerinden kurtularak engellerinin üstesinden gelme fırsatları olduğuna inanırlar. İşte tam da bu noktada; kişinin mevcut engeliyle yüzleşerek verimli biçimde yaşamanın alternatif yollarını bulma çabası, posthümanizmin özgürlük vizyonuyla paralellik içermektedir. Çünkü posthümanizm, belirli normlara karşı durarak bireyin kendi kararlarını alabilme cesaretini öne çıkarır. Yani birey yeti yitiminden kurtulmayı toplumun ayrıcalıklı sınıfına dahil olmak için değil, olabildiğince dış faktörlerden etkilenmeksizin alternatif yol arayışında bir rota olarak değerlendirdiği için istemelidir. Bu, engellilerin kendi kararını verirken toplumun normlarından sıyrılabilmesi anlamına geliyor. Bir başka deyişle, toplum içindeki normlara uyma veya onlarla çatışma konusunda bireyin içsel bir denge bulmasının öneminden bahsediyorum. Bu nedenle posthüman engellilik çalışmaları, toplumsal normlarla başa çıkma sürecini de içeren derinlikli bir vizyonun yaygınlaşmasına aracılık etmelidir.
Ferrando’dan yapılan alıntıda, tek bir insan tanımı olmadığı, diğer bir deyişle insanlığın çoğul bir kavram olduğu, sınıf, cinsiyet ve etnik köken gibi kategorilere engelliliğin de dahil edilebileceği belirtiliyor. Buna göre, engelli bireyin ötekileşmesinin önüne geçilmesi ile engellerin ortadan kaldırılmasının dengesi nasıl sağlanabilir?
Engelli bireylerin ötekileştirilmesinin ve ayrımcı muamelelere maruz kalmalarının önüne geçilebilmesi için; toplumda engellilik alanında bilgi seviyesinin ve farkındalığın geliştirilmesi, erişilebilirlik düzenlemelerinin sağlanması, olumlu temsillerin yaygınlaştırılması, engelli bireylerin güçlendirilerek kendileriyle ilgili özgür biçimde karar alabilmesi ve etkili yasal düzenlemelerin oluşturulması önemlidir. Bunlar yapıldığında engellilikle ilgili stereotipler ve önyargılar azalabilecek, erişilebilirlik olanakları sağlandığında engelli bireylerin toplumda üretken bireyler haline gelmeleri mümkün olacak ve daha fazla görünür olmaları toplumda olumlu bir etki yaratacaktır. Bunların tamamı sistemli bir uygulama sürecini ve güçlü bir mücadele birlikteliğini gerektirmektedir. Dolayısıyla başta engelli aktivistlerin yürütücülüğünde oluşturulan sivil toplum örgütleri ve engellilik araştırmacısı akademisyenler olmak üzere, birçok paydaşın birlikte çalışmasına ihtiyaç vardır. Bu sağlandığında toplumun ürettiği engellerin ortadan kaldırılması noktasında önemli bir aşama kaydedilmiş olacaktır. Bu ideal gerçekleşse dahi engelli bir kişi bedenindeki yeti yitiminden sıyrılarak aşkınlığa ulaşmak istiyorsa, bu, onun tercihi olarak değerlendirilmeli ve gerekli olanaklar sağlanmalıdır.
Gleeson’dan yapılan alıntıda, kapitalizmin yaygınlaşmasıyla birlikte, “seri üretimin gerçekleşmesi için gerekli insan gücü ihtiyacını karşılayamayacağı düşüncesiyle engellilerin dışlandığı” belirtilmektedir. Buna göre, toplumdaki “engellilik” kavramının kapitalist ve antroposantrik bir tanımlama olduğu söylenebilir mi? Modern finans sistemleri ve seri üretime dayalı kapitalizm dünyaya egemen olmadan önce engellilik kavramı yok muydu? Ya da toplumdaki algı nasıldı?
Kapitalizm öncesi dönemin tarım odaklı toplumlarında engellilik, bireysel veya ailevi düzeyde ele alınıyordu. Toplumlar genellikle küçük ve yerel ölçekte oldukları için, engellilik daha çok bireyin aile veya topluluk içindeki rolüne odaklanıyordu. Dolayısıyla bu dönem için toplumsal katılımla ilgili ciddi bir sorundan söz etmek mümkün de değildi. Hatta öyle ki toplumlar dar bir bölge içinde yaşadığı için engelliler de kendi özellikleriyle topluluklarca nispeten daha fazla kabul görebiliyordu. Ancak, kapitalizmin yükselişi ve özellikle Sanayi Devrimi’nin etkisiyle birlikte, üretim süreçlerindeki hızlı değişimler işgücüne olan talebi artırdı. Seri üretim, belirli bir standartta işgücüne ihtiyaç duydu ve bu durum engellilerin işgücü piyasasında dışlanmasına neden oldu. Engelliler, işgücü verimliliğini artırmak ve standartları korumak amacıyla kapitalist sistemin içinde sıklıkla marjinalleştirildi. Hatta o döneme kadar daha çok marangozların kullandığı “normal” kelimesi seri iş gücüne katılamayanları nitelemek için dillendirilmeye başladı. İnsanlar işgücü piyasasında yer edinebilmek için kapitalizmin taleplerine uyum sağlamak ve oluşturulan normlara daha sıkı bir şekilde bağlanmak zorunda kaldı. Dolayısıyla kapitalizm, sözü edilen normların dışında bulunan engellilerin dışlanmasına yol açtı. Tüm bunlardan sonra engellilik olgusunun bugünkü konumunu Antropos’un yarattığı düzenin eseri olarak nitelendirebiliriz. Öte yandan son dönemde kapitalizm engelliliği de bir sektör haline getirmeye başladı. Bakım, tedavi, rehabilitasyon ve tedavi hizmetleri ile destek teknolojileri gibi alanlarda yaşanan gelişmeler, yeni bir pazarın oluşmasına zemin hazırladı. Bu pazar günden güne büyüyor. Önümüzdeki yakın ve orta gelecekte bu gelişmelerin engellilerin hayatına nasıl etkileri olacağını hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Singer, acı çekebilen hayvanları denek olarak kullanmaktansa belli bir zekâ seviyesinin altında doğan ve gelişmesi mümkün olmayan engelli bebekler üzerinde çalışmalar yürütülmesini daha faydacı bir yaklaşım olarak değerlendiriyor. Bu konuda neler düşünüyorsun? Bu yaklaşımın engellilik açısından algısı nedir?
Peter Singer’ın görüşleri eleştirel hayvan çalışmaları ve engellilik araştırmaları alanları arasında bir çatışma yaratmış; hatta öyle ki bu iki alanın birbirine olan mesafesinin şekillenmesinde etkin bir rol oynamıştır. Singer, hayvanların acı çekme yeteneğine dayanarak, belirli bir zekâ seviyesinin altında doğan ve gelişmesi mümkün olmayan engelli bebeklerin deneylerde kullanılmasını savunmuştur. Bu, Singer’ın “faydacı” etik anlayışının bir parçasıdır; en çok sayıda birey için en fazla faydayı sağlama prensibine dayanır. Ancak, bu görüş engelli hakları savunucuları tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Engelli aktivist ve hak savunucusu Harriet McBryde Johnson gibi kişiler, Singer’ın görüşlerinin engelli bireylerin yaşam hakkını ve değerini küçümsediğini belirtmiştir. Johnson, kendi yaşam deneyimlerine dayanarak, bu bakış hakim olsa kendisinin yaşamasına izin verilmeyeceğine dikkat çekerek engelli bireylerin de hayattan zevk alabileceğini ve anlamlı bir yaşam sürdürebileceğini vurgulamıştır. Singer’ın görüşleri, engellilik algısı üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bir kişinin hayatta kalmaya layık olmasının zeka seviyesiyle doğru orantılı olduğunu savunan bu düşünce yalnızca “normal” olarak kabul edilenlere yaşama hakkı tanımakta, öjenik uygulamalara kapı aralamakta, engelli bireylerin yaşama haklarının sorgulanmasına yol açmaktadır. Üstelik, engelli bireylerin değerinin zekâ seviyesine veya belirli yeteneklere dayandırılması, tüm bireylerin engelli olup olmadıklarına bakılmaksızın eşit değere ve saygıya layık olduğunu savunan temel insan hakları yaklaşımlarıyla da çelişmektedir. Posthümanist açıdan bakıldığında da Singer’ın bu görüşü belli kişileri yaşamaya layık görmesi yönüyle insanmerkezci olarak değerlendirilebilir.
Tezdeki bulgularına göre; toplumsal cinsiyet eşitsizliği bağlamında değerlendirdiğimizde, engelli kadın ile engelli erkek birbirlerine göre ne gibi avantaj ve/veya dezavantajlara sahipler?
Engelli kadınlar hem kadın hem de engelli olmaktan kaynaklanan çok yönlü ayrımcılığa uğramaktadırlar. Nitekim bu durum BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’de de yer almış, engelli kadın ve kız çocuklarının karşılaştığı sorunlara özel bir vurgu yapılmıştır. Engelli kadın aktivistler, engelli kadın ve kız çocuklarının uğradığı ötekileştirme, şiddet ve sömürünün feminist teori tarafından uzun süre görmezden gelindiği ve güçlü kadın ikonları geliştirilerek engelli kadınların kapsam dışına itildiği eleştirisinde bulunmaktadırlar. Türkiye’de engelli kadınların eğitim ve istihdam alanlarında engelli erkeklere kıyasla daha fazla dezavantajları olduğunu belirtmek gerekir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2011 Nüfus ve Konut Araştırması verilerine göre, engelli nüfusun %7.9’u kadın iken, bu oran erkeklerde %5.9’dur. Ayrıca, engelli kadınların %54,9’u okur-yazar değildir ve sadece %4,7’si üniversite ve üstü mezundur. İstihdam alanında da benzer bir durum söz konusudur. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2022 yılı sonu verilerine göre, kamuda çalışan engelli personelin %73’ü erkek, %27’si kadındır. Bu, engelli kadınların iş gücüne katılım oranlarının engelli erkeklere göre daha düşük olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra, engelli kadınların şiddete maruz kalma riski de daha yüksektir. Ancak, bu kişilerin başvuru mekanizmaları hakkında bilgi sahibi olma düzeyleri ve bunlardan yararlanma oranları daha düşüktür. Ayrıca şiddet önleme merkezlerine erişimde yaşanan engeller, engelli kadınların bu tür hizmetlere başvurmalarını güçlendiren önemli bir etkendir.
Engelleri ortadan kaldıran teknolojik ya da fiziksel destekler ile yaşamanın “bağımlılık ve özerklik” kavramlarına olan etkisi nedir? Bunlar bir bireyi bağımlı mı yoksa özerk mi kılar?
Geçtiğimiz yılın ikinci yarısından itibaren teknolojide yaşanan hızlı gelişmeler engellilerin hayatında önemli değişimlere yol açmış; eğitim, istihdam, spor ve sanat gibi alanlarda daha önce imkansız görülen başarılar elde etmelerine zemin hazırlamıştır. Bir başka deyişle teknoloji engellilerin bağımsız bireyler olarak hayatın her alanında aktif olabilmelerini kolaylaştırmıştır. Buradan bakıldığında teknolojinin engelli bireylerin kendi kararlarını alabilme ve bunları uygulayabilmelerine aracılık ettiği söylenebilir. Diğer taraftan bu tür teknolojilere erişimin mümkün olmadığı durumlarda engellilerin bağımsız yaşam becerileri daha sınırlı hale gelebilir. Bunun için engelli bireylerin yeti yitimlerinin elverdiği ölçüde bedensel yeteneklerini geliştirmeleri önemlidir. Örneğin geçmişte duyularıyla ineceği otobüs durağını fark edebildiğini ifade eden bazı görme engelli bireyler, günümüzde navigasyon uygulamalarından yararlandıkları için bu becerilerinin zayıfladığını söylemektedirler. Bundan dolayı görme engellilerin navigasyon uygulamalarına yalnızca ihtiyaç duyduklarında başvurmaları, sık kullandıkları güzergahlarda ise zihinsel haritalarını geliştirmeleri önem arz etmektedir. Bu sayede teknoloji bağımlılığının önüne geçilebilir ve özerklik sağlanmış olur.
Son olarak, kesişimsel çalışmaların engelli sorunlarının aşılmasında daha etkili olacağını belirtiyorsun. Yalnızca engelliliğin getirdiği sorunlara yönelik çalışmalar yerine bu çalışmalarının artmasının önemini açıklayabilir misin?
Engellilik, bir bireyin yaşamını etkileyen birçok faktörden sadece biridir ve bu faktörlerin her biri, engelli bireylerin deneyimlerini şekillendirmede önemli bir rol oynar. Bunlar arasında cinsiyet, etnik köken, sınıf, yaş ve cinsel yönelim gibi unsurlar bulunmaktadır. Yalnızca engelliliğin getirdiği sorunlara odaklanan çalışmalar, bu çeşitli faktörlerin bir arada değerlendirilmesini göz ardı edebilmektedir. Dolayısıyla kesişimsel çalışmaların engelliliğin çok boyutlu bir bakışla anlaşılmasına zemin hazırlayabileceği söylenebilir. Örneğin, bir engelli kadının deneyimleri, engelli bir erkeğin deneyimlerinden farklı olabilir. Engelli bir kadının hem cinsiyet hem de engellilik açısından ayrımcılığa uğradığının farkında olmak, bu ayrımcılığı ele almak için daha etkili politikalar geliştirmemize yardımcı olabilir. Benzer şekilde, bir engelli bireyin etnik kökeni veya sınıfı da onların deneyimlerini etkileyebilir. Kesişimsel çalışmalar, bu çeşitli faktörleri bir arada değerlendirerek, engelli bireylerin deneyimlerini kapsayıcı bir şekilde anlamamızı sağlar. Ayrıca kesişimsellik engellilerin sadece kendi gettolarında yaşamadıklarını ve farklı toplumsal kategorilerle etkileşim halinde bulunabildikleri vizyonuna sahip olmayı da mümkün kılar.
Tüm bunlardan hareketle diyebiliriz ki; kesişimsel bir yaklaşım, engellilikle ilgili sorunların daha derinlemesine anlaşılmasına ve buna uygun çözümlerin geliştirilmesine katkı sunma potansiyeli taşımaktadır. Ek olarak, bu sayede hak temelli çalışmalar daha kapsamlı ve etkili bir şekilde şekillenebilir. Dolayısıyla engellilik çalışmalarının feminizm, postantroposantrizm, postkolonyalizm ve hayvan çalışmaları gibi alanlarla yakınlaşması önem taşımaktadır.
İçten yanıtların için teşekkür ederim. Bu söyleşinin tezini okumayanlar için de engellilik çalışmalarına ışık tutacağına inanıyorum.
