Sanat ve İdeolojide Coğrafya ve Topoğrafya

Ana düşünce hatları jeoeleştiriden beslenen bu yazı, yazarın 17. IDEA Konferansında davetli konuşmacı olarak yapmış olduğu Talat Halman Konuşması’ndan derlenmiştir.


“Coğrafya kaderdir” sözü sık sık, popüler olarak alıntılanmaktadır. 14. yüzyıl İslam bilgini İbn Haldun’a atfedilen bu önerme, İngilizce kaynaklarda da yaygındır. Ian Morris, coğrafyanın yeni anlamlarının “kimlik, hareketlilik, refah, güvenlik ve egemenlik hakkındaki yerleşik fikirleri altüst ettiğini” savunduğu, 2022’de yayınlanan Coğrafya Kaderdir: Britanya ve Dünya: 10.000 Yıllık Bir Tarih adlı kitabının başlığında bu ifadeyi kullanmıştır (16).

Bir başka örnek ise John Luke Gallop, Alejandro Gaviria ve Eduardo Lora tarafından yazılan, 2003’te yayımlanmış Coğrafya Kader midir? Latin Amerika’dan Alınacak Dersler adlı kitaptır. Gallop ve arkadaşları, “konum, iklim ve arazinin fark yarattığı” fikrini savunsalar da, bunların “gelişim için önemli olan” tek faktör olmadığını, çünkü coğrafyanın ancak “önemi göz ardı edilirse” kader olabildiğini öne sürmektedirler (1-2). 

Wikipedia’da bile görünen bu önermenin ortak noktası, terimin sosyal, politik ve kültürel etkilerinin dünyadaki tüm kültürlerde genişleyen etkisini vurgulamasıdır. Bu genelleme ilk bakışta iddialı gelebilir, ancak arazinin topoğrafik özellikleri ile o arazide yaşayan nüfusların sosyal ve kültürel koşulları arasında rasyonalist bir bağlantı sunmaktadır.

Yeryüzünün coğrafi şekilleri ve onların yarattıkları doğa koşulları, üzerlerinde yaşayan toplumların onlara uyum sağlamasını zorunlu hale getirir. Bölgenin denizden yüksekliği, dağlık olup olmayışı, bitki örtüsü özellikleri, kayalık yer kabuğu karakteristikleri, yumuşak topraklı olup olmayışı, tarıma elverişliliği, tarım ürünlerinin türü gibi özellikler, bölgede yaşayan insan topluluklarının giyim tarzını, yeme içme alışkanlıklarını, geleneklerini, ritüellerini doğrudan etkiler. Kent yaşamında bu etki her ne kadar azalsa da, kökleri kırsal yaşama dayanan ritüel alışkanlıkları ve gelenekler, aile içi ve bireyler arası ilişki biçimleri, yörenin coğrafi özelliklerinden ve bu özelliklerin yarattığı iklim koşullarından kaçınılmaz olarak etkilenir.

Deniz kıyısı kültürleri örneğin, her ne kadar kıyı olmanın ve denizle ilişkili olmanın getirdiği ortak özelliklere sahip olsa da, kıyıların fırtınalara ve dalgalara kapalı koylarının olup olmayışı ile birbirlerinden ayrılır. Korunaklı koylara sahip kıyıları olan bir bölgede yaşayanların, denizle olduğu kadar ticaretle içi içe yaşamaları kaçınılmazdır, çünkü kıyıların korunaklı koyları doğal liman işlevi görerek, binlerce yıldır gemilerin yanaşmasını kolaylaştırmış ve o kıyıda yaşayan toplumların ticaret yoluyla yabancı kültürlerle ilişkiye girmesine yol açmıştır. Güneybatı Anadolu kıyılarında yüzlerce antik şehir devleti kurulmuş olması bir rastlantı değildir. Ancak düz kıyıları olan topraklar, özellikle deniz seviyesinde yerleşimi olan ve kıyısı düz olan yerlerin suları, yer kabuğu kayalık özelliklere sahip değilse, daha da sığ olduğu için gemilerin yanaşmasını imkânsız kılar. Bu tür yerleşim bölgelerinde antik kentler genellikle iç kesimlerde görülür.

Su kıyısında bulunan yerleşimler de, hiç şüphesiz, birbirinden farklı kültürlere sahiptir. Nehir kıyısı kentler, kıyısında kuruldukları nehir ulaşımı sağlayacak kadar durgun akan bir nehir ise, o nehri ticaret yolu olarak kullanılarak, kente giren insan ve ticari ürün trafiğini arttırarak, kentte yaşayan insanların farklı kültürlerle iletişime girmesini sağlar. Ancak üzerinde gemi yüzemeyecek kadar hızlı akan bir suya sahip olan nehirlerin kıyısında, ticari hareketlilik su yoluyla taşınabilecek ürünlerin önünü keser. Ancak akan suyun debisi, sulama olanaklarını, dolayısıyla yetişen ürün çeşitliliğini belirler.

Öte yandan göl kıyısı kültürler, gölün büyüklüğüne, gölün kıyılarını çevreleyen kentlerin ve yerleşimlerin ürün ve mamullerine göre şekillenir. Örneğin gölün çevresinde farklı ülkelerin kıyıları varsa uluslararası ticaret olanakları artar. Aynı ulusa mensup kentler varsa, iç ticaret yolu olarak kullanılabilir.

Ova yerleşimlerinde ise kültür bütünüyle ovada yetişen ürün türlerine göre değişir, gelişir ve birbirinden farklılık göstermeye başlar. Ancak o bölgenin ürün çeşitliliği her zaman bölgenin zenginleşmesi için yeterli değildir. Bir ticaret yolu üzerinde olması gerekmektedir. Aksi halde, yetişen ürünler ile üretilen mamullerin nakliyesi de maliyet getireceğinden yörenin zenginleşmesi güçleşir.

İpek Yolu gibi pek çok eski ticaret yolu, coğrafi koşullara göre inşa edilmiştir. Yol haritaları, yolun geçtiği yerlerin yolculuğa uygunluğu, dağları aşma gerekliliğinin olup olmayışı, yol üzerinde konaklamaya elverişli, vadilerin, kuytu düzlüklerin, kamp kurulabilecek korunaklılığa sahip orman ve kovukların, ya da han hizmeti verebilecek yerleşimlerin bulunduğu yerlerden geçebilecek biçimde çizilmiştir. Elbette bu yol haritalarının çiziminde, yolun üzerinden ya da yakınından geçecek yerleşim birimlerinin ticarete uygun, alım satım yapılabilecek yerler olması da bu seçimlerde önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla tarım ve sınai ürünlerin çeşitliliği, bir bölgeden yol geçip geçmemesinin gerekçelerini oluşturur hale gelmiştir. Eski çağlarda yolculuk sırasında kullanılan arabaların tekerleklerinin onarımı, atların nallarının değişimi gibi gereksinimler yol üzerindeki yerleşimlerde zanaatkârlıkların da gelişmesini sağlamıştır. Uğrak yeri olmayan, doğal liman özelliği taşımayan, ürün çeşitliliğine sahip olmayan yerleşim yerleri üzerinden geçen yollar, kavşaklar az, dolayısıyla ticari ve insani hareketlilik de azdır.

Coğrafi eleştiri, mekân, yer ve edebiyat arasındaki ilişkilere odaklanan, edebi ve kültürel çalışmalara yönelik disiplinler arası bir yaklaşımdır. Aynı zamanda, gerçek ve hayali mekânların metinler içinde nasıl temsil edildiğini, inşa edildiğini ve yorumlandığını keşfetmeyi amaçlar. Coğrafya, kartografya, tarih, felsefe, sosyoloji ve edebiyat teorisinden gelen içgörüleri birleştirerek edebiyatın ve kültürün mekânsal boyutlarını analiz eder.

Teorinin temel kavramları arasında mekân ve yer arasındaki ilişki yer alır. Mekân soyut, farklılaştırılmamış bir varlık olarak kabul edilirken, yer anlam ve kimliğin atfedildiği bir mekânı ifade eder. Coğrafi eleştiri mekânların nasıl tanımlandığını ve bu tanımlamaların bu yerlerin ve mekânların algısını nasıl etkilediğini sorgular. Coğrafi eleştiri, Michael Foucault’nun “heterotopya” kavramını kullanarak, ütopya, distopya ve marjinal mekânlar gibi sıklıkla “öteki” mekânlar olarak işlev gören “heterotopyaları” veya mekânları araştırır.

 Mikhail Bakhtin’in “kronotop” kavramı da coğrafi eleştiride önemlidir, çünkü zamansal ve mekânsal boyutların anlatıları nasıl şekillendirdiğini araştırır. Bakhtin’in kronotop tanımı, “biçimsel olarak oluşturulmuş bir edebiyat kategorisi” olarak adlandırabileceğimiz, “anlatının düğümlerinin bağlandığı ve çözüldüğü” yeri belirleyerek, Zaman’ı belirgin hale getiren şeydir (84, 150).

Peter Hitchcock’un belirttiği gibi, kronotop yalnızca geleneksel bir zaman ve mekân koordinatı değil, aynı zamanda anlatının şekillenmesini sağlayan mecazi ve anlamsal bir süreçtir (4). Her postkolonyal mekânda –ister ulus, ister yerel hareketlilik, ister köklülük, ister yazılı, ister sözlü gelenek tarafından tanımlanmış olsun– kültür süreyi parçalar ayırır; bu da sömürgeciliğin zamansal yapılarının yerel zamansallık biçimlerini ya da işlevlerini tamamen ortadan kaldıramadığı (Hitchcock 4). Hitchcock zaman ve mekân meselesi üzerinde tartışmaya devam ederken, yazarları mekânsal ve epistemolojik bölünmeler boyunca birbirine bağlamayı amaçlayan bu tür ulusötesiliğe de atıfta bulunur – tarihlerinin aynı olması nedeniyle değil, “sonrakiler”, “dönemler”, doğrusallık, sosyolojik ya da antropolojik içerikle sınırlı temsilin kısıtlamalarına direnen zamansal bir mantıkla etkileşime girdikleri için (19).

Gaston Bachelard, işgal ettiğimiz mekânla ilişkimizi “evimiz dünyanın bizim köşemizdir” (4) şeklinde tanımlar ve duyularımızın, duygusal durumumuzun, tepkilerimizin, fikirlerimizin yalnızca bulunduğumuz yer tarafından şekillendirilmediğini, aynı zamanda mekânımızı dünyanın merkezi olarak gördüğümüzü ifade eder. Bachelard’ın öne sürdüğü gibi, “tüm gerçeklikte yaşanan mekân, ev kavramının özünü taşır” (5), bu nedenle “tüm mekânın topoanalizini üstlenmemiz” gerekir (11). Bachelard’ın atıfta bulunduğu topoanaliz, coğrafi eleştirinin ana odak noktası olarak aldığı şeyle doğrudan ilişkilidir. Çevremize ilişkin anlayışımızı, ideolojik koşullanmalarımızı ve hatta bilinçaltımızı oluşturan topoğrafik koşullar, aynı zamanda toplumların dil yapılarını, edebi üsluplarını, sanat biçimlerini ve zihniyetlerini de oluşturur.

Homi Bhabha’nın melezlik kavramı, sömürgeci ve yerli kültürlerin dönüşüm alanları yarattığı coğrafyalara kadar uzanır. Eski kolonilerdeki kent merkezleri genellikle bu melezliği bünyesinde barındırır ve sömürgeci ve yerel etkileri harmanlar. Sömürge sonrası coğrafyalar genellikle sömürgeci ve sömürge sonrası kimliklerin müzakere edildiği sınır bölgelerine, temas ve çatışma bölgelerine odaklanır. Gecekondu mahalleleri veya kırsal iç bölgeler gibi marjinal alanlar, sömürgecilik dönemlerinde kök salmış sistematik eşitsizlikleri nasıl yansıttıkları açısından analiz edilir. Mekânı sömürgecilikten arındırma çabaları arasında mekânların yeniden adlandırılması, mekânsal uygulamaların yeniden keşfedilmesi ve sömürgeci mimari mirasın eleştirilmesi yer alır. Edebiyat ve sanat, sömürgecilikten arındırılmış coğrafyaları hayal etmede önemli bir rol oynar.

Sömürgecilik sonrası coğrafyalar, küreselleşmenin sömürgeci güç yapılarını, genellikle ekonomik ve kültürel egemenlik yoluyla nasıl sürdürdüğünü eleştirir. Örneğin, Güney Yarıküre’deki mekânlar, küresel tedarik zincirlerindeki rolleri ve sömürü alanları olarak incelenir. Dustin Crowley’nin öne sürdüğü gibi; “sömürgecilik sonrası edebiyat teorisi ve eleştirisi”, temelde coğrafi arayışlar olan emperyalizm ve sömürgecilikle mücadele ederek coğrafi ilişkileri temel bir odak noktası olarak öncelikli hale getirir (4). Crowley, “Emperyalizmin maddi ve söylemsel çabalarını anlamak ve bunlara karşı koymak için bir araç olarak”, sömürgecilik sonrası edebiyat teorisine çok çeşitli mekânsal kaygılar, kavramlar ve metaforlar getirdiğini söyler: “merkez/çevre, küreselleşme, Küresel Kuzey/Güney, milliyetçilik, yerelcilik ve diğerleri” (4).

Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’nde, sömürgeciliğin psikolojik ve mekânsal etkileri araştırılırken, sömürgeciliğin sona ermesi, toprağın geri kazanımı olarak vurgulanır. Öte yandan Avrupalı ​​olmayan topraklarda yaşayan halklar keşfedilecek ve uygarlaştırılacak halklardı. Örneğin oryantalist tasvirlerde çöl, coğrafi bir özellik değil, tuhaf alışkanlıkları olan, çarpıcı renklerde giysiler giyen, anlaşılmaz bir dil konuşan insanları içeren bir manzara özelliğidir.

Chris Tiffin, on dokuzuncu yüzyıl sömürge kurgusunun, “emperyal genişlemenin, Avrupa kültürünün üstünlüğünün ve egemenliğinin kaçınılmazlığının mesajlarıyla dolu” (8) özelliklerine işaret eder. Tiffin, on dokuzuncu yüzyılda “emperyal girişimi açıkça baltalayan” (8) çok fazla metin olmadığını vurgulamaktadır. Söz konusu metropol yazarlarının bu emperyal bilinci, sömürgeleştirilmiş toprakların yerlilerinin keşfedilmesi, yeniden tanımlanması ve medenileştirilmesi gerekenler olarak görmelerini sağlamaktadır. Yerliler ve beyazlar, sömürge öznesinin çoğu durumda haksızca karikatürize edildiği sömürgeci edebiyatta her zaman farklı zeminleri işgal eder. Egemen kültür olarak, sömürgeci güç, sömürgeyi betimlemede kendine özgü bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle, sömürgeleştirilmiş manzara ve onun ayrıntılı betimlemeleri, sömürge romanının ayırt edici özelliklerini belirler.

Örneğin, E. M. Forster’ın Hindistan’a Bir Geçit’inde, Hindistan’a gelen turistlerin gezi için götürüldüğü Marabar Mağaraları bir çatışmanın merkezi haline gelir. Mağaralar, sömürgeleştirilmiş toprakların anlaşılmazlığını simgeleyen sırları saklama işlevi görür. Romanın yerlilere önyargısız yaklaşmaya çalışan nazik yapılı karakteri Adela, gizemli Hint toplumu hakkındaki merakıyla hareket eder ve Dr. Aziz ile bir dostluk kurarak kültürel engelleri aşmayı başarır. Anlatı, Dr. Aziz tarafından organize edilen Marabar Mağaraları gezi sırasında, Aziz’in Adela’yı taciz ettiği iddiasıyla, doruk noktasına ulaşır. Bu olay, Aziz ve Adela arasında kurulan barışçıl ve umut verici ilişkiyi paramparça ederek, İngilizler ve Hintliler arasındaki sosyal ilişkilere önemli zararlar verir. Kitlelerin ani kutuplaşması, iddiaların yalnızca Aziz’in hayatını mahvetmekle kalmayıp aynı zamanda sömürge Hindistan’ındaki kırılgan barışı da bozar.

Öte yandan, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sunda Robinson’ın amacı açık denizlere yelken açarak kendi hayat yolunu bulmaktır. Robinson’ın maceraları yalnızca emperyalist göndermelerle değil, aynı zamanda keşifçi hayalleri çağrıştıran coğrafi tanımlarla da doludur. Robinson’un ıssız adaya vardığında yaptığı ilk şey, konumunu ve kendi koordinatlarını coğrafi olarak anlamak için adayı keşfetmek olur. Ada, o güne hiç yaşamaya alışık olmadığı yeni bir ekosistemdir. Hiçbir insan olmadığı bu yeni ekosistemde, varoluşunu sorgulamaya başlar. Fiziksel olarak vardır, ancak kimliğinden, kültürel davranışlarından ve dilinden oluşan ontolojik varlığı yeni ikamet yerinde artık anlamlı değildir. Aslında kendini tamamen yeni bir biyosfere adapte etmeye çalışmaktadır.

Bu örnekler üzerine, “madun” kavramının coğrafi tartışmalarda mekânsal anlatıları kimin kontrol ettiği ve kimin susturulduğu sorularını gündeme getiren Gayatri Spivak’ı anımsamak yararlı olacaktır. Benzer şekilde, Robert Tally, Spivak’ın madunluk ve coğrafya arasındaki paralelliklerini doğrulamaktadır. Robert Tally, “mekânsal betimleme ve tarihsel hikaye anlatımının” iç içe geçtiğini ve nihayetinde “bir yazarın kendi edebi kartografisinin zemini” olarak hizmet eden daha geniş bir edebi coğrafya oluşturduğunu savunur (3).

Edebiyat ve sanat, mekânların teolojisini ve ideolojilerin coğrafya ile paralelliklerini nasıl anlatmaktadır? Kentsel planlama, mimari ve çevre politikaları ideoloileri ve siyasi tercihleri nasıl şekillendirmektedir? Kimlik, aidiyet ve direnişin mekânsal boyutları nelerdir? Bill Richardson’ın vurguladığı gibi, “mekânsal varlıklar, konumlar ve devinim”, tüm biçimleriyle insan ifadesinin temelleridir ve bunları sembolik ve kültürel temsil için eşit derecede hayati hale getirir (11). Günlük yaşamlarımızın ayrılmaz bir parçası olan mekânsal boyut, mekânsal konumlara ve anlamlarına atıfta bulunarak, bunları tanımlayarak, sembolik ve kültürel temsillerinde sürekli bir rol oynar (Richardson 11).

Buradan yola çıkarak, topoğrafik yapının ve coğrafyanın toplumların siyasi tercihlerinde bile rol oynadığını öne sürmek yanlış olmayacaktır. Metaforik olarak sık sık kullanıldığına tanık olduğumuz siyasi fay hatları, siyasi tarihin iz bırakan olaylarının yol açtığı tarihsel kırılmalara ve toplumlardaki derin politik tercih farklarına ve kutuplaşmalara bir göndermedir. Ancak bu yalnızca politik bir metafor değildir. Topoğrafik ve jeolojik fay hatları da söz konusu fay hatlarının katalizörü durumundadır.

Özellikle Anadolu gibi, farklı coğrafi koşulların ve yeryüzü özelliklerinin keskin hatlarla birbirinden ayrıldığı topraklarda, sanat, ideoloji ve siyası tercihler de keskin bir şekilde birbirinden ayrılmaktadır. Anadolu coğrafyasında; Akdeniz bölgesinin kıyı şeridini çevreleyen yüksek Toroslar’ın kuzeyinden itibaren başlayan geniş orta Anadolu bozkırı, Akdeniz ikliminden karasal iklime, kıyı kültürünü çevreleyen dağların yayla kültüründen geniş ova kültürüne ani bir geçişe neden olur. Geniş vadiler, obruklar, kanyonlar, yalnızca topoğrafik olarak bölgeleri birbirinden ayırmakla kalmaz, aynı zamanda kanyonun, vadinin, nehrin ya da dağın iki yanında yaşayan nüfusun politik tercihlerinde de belirleyici hale gelir. Zira ılıman kıyı kültürünün kuralları ve gelenekleri biraz daha yumuşatan yaşam biçimi, daha liberal ideolojik tercihlere neden olurken; sert ve soğuk karasal iklim, tek başlarına doğaya karşı mücadelelerinde başarılı olamayan bireylerin toplum geleneklerine daha çok uymasına yol açacak ve başkalarına ihtiyaç duymadan bireysel yaşamlarını sürdürmelerini sağlayacak liberal politik tercihlerden uzaklaştıracaktır.

Elbette bunlar varsayımsal birer savdır. Bu savlar çerçevesinde; topoğrafya ve coğrafi yeryüzü özelliklerinin, bölgenin üretim ilişkilerini, çalışma koşullarını ve bu koşullar içinde bireysel ilişkileri şekillendirmesi ne denli doğalsa, bölgenin folklorik danslarını, müziğini, edebiyatını, geleneklerini, ritüellerini ve bunların sonucunda ideolojik tercihlerini belirlemesi de o denli doğal bir sonuçtur. Buradan yola çıkarak, jeolojik fay hatları ile metaforik siyasi fay hatlarının paralellik gösterdiğini, iklim ve yeryüzü şekillerindeki keskin ayrımların bulunduğu kara parçalarında, bu ayrımların aynı zamanda toplumları da keskin bir şekilde birbirinden ayırdığını öne sürmek mümkündür.

Son tahlilde; müzik, dans, resim, edebiyat, ritüeller, giyim kültürü, aile ilişkileri, evlilik anlayışı, kolektif çalışma kültürü gibi genel olarak “yaşam biçimi” ana başlığı altında toplayabileceğimiz kültürel öğeler, toplumların üzerinde yaşadığı coğrafi yapıyla yakından ilintilidir. Bu kültürel özellikler, yeryüzü şekilleri ve iklim ne denli çeşitlilik gösterir ve ne denli ani geçişlere neden olursa, kültürel kırılmaları da ö ölçüde beraberinde getirmektedir. Bu yazının başlığına dönecek olursak; topoğrafya ve coğrafya, sanat ve ideolojide de belirleyicidir. Ova kültüründen dağ kültürüne, dağ ve yayla kültüründen kıyı kültürüne olan ani geçişlerde, sanat ve müzik nasıl değişiyorsa, siyasi tercihlerin de değişmesi kaçınılmazdır.


KAYNAKÇA

Bachelard, G. (1994). The Poetics of Space. Trans. By Maria Jolas. Boston: Beacon Press.

Bakhtin, M. M. (1981). “Forms of Time and of the Chronotope in the Novel” (1937–38) in Bakhtin, The Dialogic Imagination: Four Essays, ed. Michael Holquist, tr. Caryl Emerson & Michael Holquist (selections from Voprosy literatury i estetiki [Problems of Literature and Esthetics] 1975; Austin: U of Texas P.

Crowley, D. (2015). Africa’s Narrative Geographies: Charting the Intersections of Geocriticism and Postcolonial Studies. New York: Palgrave.

Gallup, J. L. & Gaviria, A. & Lora, E. (2003). Is geography destiny: lessons from Latin America. New York: Stanford University Press.

Hitchcock, P. (2009) The Long Space: Transnationalism and Postcolonial Form. Stanford CA: Stanford UP.

Morris, I. (2022). Geography is Destiny: Britain and the World, a 10,000-year history. London: Profile Books.

Richardson, B. (2015). “Introduction: The ‘Spatio-Cultural Dimension’: Overview and a Proposed Framework”, in Richardson, B. (Ed.), Spatiality and Symbolic Expression on the Links Between Place and Culture. New York: Palgrave. 1-20.

Tally, R. T. Jr., (2014) “Introduction: Mapping Narratives”, in Tally, Robert T. Jr. (ed.), Literary Cartographies: Spatiality, Representation, and Narrative. New York: Palgrave Macmillan.

Tiffin, C. (1992). ‘Progress and Ambivalence in the Colonial Novel’, in Whitlock, G. & Tiffin, H. (eds.), Re-Setting Queens English: Texts and Tradition in Post-Colonial Literatures, Cross/Cultures 7. Amsterdam-Atlanta.

+ posts