Bağsız Posthuman Olarak Prekarya: Modern, Dijital İnsan Üzerine Bir Okuma

Pandemik (Sosyal Mesafeli) Düzen Alışılagelmiş İnsanın Sonu mu?

Yeni yıl umutla beklenirken, daha iyi bir dünya, zenginleşme arzuları, tüketim olgusunun hızla yükselmeye devam etme hali, tatil hayalleri ve daha nice insani olgu/olay insan aklının anlam alanlarını şekillendiriyordu. Oysa 23 Aralık 2019 tarihinde tespit edildiği söylenen ve yeni tip coronavirus belirtilerini gösteren o ilk hasta ile birlikte bugün savrulduğumuz noktayı öngörmek birçoğumuz için imkansız gibiydi. Çin’de bir canlı hayvan pazarından başlayarak dünyanın sınırlarını, insan tiplerini, dilini, çalışma ve davranış biçimlerini ve değerler algısını tümden değiştirecek yeni bir yaşam biçiminin geleceğini kimsenin tahmin etmesi mümkün değildi. Otoriter bir devlet yapısına sahip olan Çin’de böylesi bir kapatılma elbette şaşırtıcı olmazdı. Ancak beklenilmeyen, toplumsal (demokratik) insanın inşa alanı olan Avrupa ve diğer batı ülkelerinde sonucun bu şekilde tezahür edeceği ve yeni bir kapatılma, gözetleme ve cezalandırma şeklinin ortaya çıkacağıydı.

İspanya, İtalya ve pandeminin başında “sürü bağışıklığı” yöntemini kullanarak insanı istatistikî bir veri olarak gören İngiltere, Avrupa’da pandeminin merkezi haline gelmeye başladı. Yine bu ülkelerde, özellikle huzur evlerinde kalan vatandaşların ölüme terk edilmesiyle adeta yeni bir insan tipinin, Guy Standing’in[1] kavramsallaştırdığı prekarya insan modelinin de temelini sağlamlaştırma adımları atılmaya başlanmış oldu. Peki, kim bu insan? Bu insan; esnekleşen yaşam ve emek sürecine adapte olmuş, süreklileşen iş ve yaşam değişimleri arasında sıkışıp kalmış, güvencesiz ve bu doğrultuda geleneksel insan tipinin de son halkası olmaya aday, yeni bir akışkan modeldir. Standing’e göre bu yeni insan, geleneksel değerler bağıntısından yoksun ve pandemi sürecinde gözden çıkarılan eski tip insanın da zaten karşısında olan bir yirmi birinci yüzyıl modellemesidir.

Peki, Bu Yeni İnsan (Prekarya) Durdurulabilir mi?

Slavoj Zizek’e göre, Çin hükümeti çoktan dijitalize bir sosyal kontrol mekanizmasını devreye sokmuştu. Zizek, bunun halihazırdaki totaliter yönetim rüyası ve söyleminin yeniden hortlamasına sebebiyet verdiğini söylemektedir.[2] Böylesi bir yaklaşımın bazı sebeplerden ötürü geçerliliğinin olduğu kabul görmektedir. Dünyada özellikle medeni ve demokratik siyasi varlık alanları olarak kabul edilen batı toplumlarında alınan ve hızlı bir kapatılma biçimine dönüşen önlemler ile şu soru gündemimize yerleşti: “Dünya hızla Çinleşiyor mu?” Bu soruyu sormadan geçmek anlamsızken; böylesi bir algı, gelecekteki dijitalize, esnek ve güvencesiz bu yeni insan tipinin algılanmasını da zorlaştırmaktadır. Giorgio Agamben[3] her ne kadar pandeminin başlangıç aşamasında hastalığı sıradan bir virüs gibi görme yanılgısına düşse de şu soruyu dile getirerek aslında topyekûn bir totaliterizmin ayak seslerini dünyaya duyurma çabasına da girmişti: “Gerçek durum buysa neden medya ve yetkililer, panik havası yaratarak hareketi ciddi oranda kısıtlayacak ve bütün bölgelerde gündelik yaşamın ve iş etkinliklerinin askıya alınmasına neden olacak gerçek bir istisna halini kışkırtmak için ellerinden geleni yapıyorlar?”

Bu soru Agamben’in teorik yaklaşımından kaynaklanıyor olsa da, gerçekte dünyanın bir daha eskisi gibi olmayacağının da sinyallerini veriyordu. İşin özü yine kendisinin bu soruya verdiği cevapta saklı. Yukarıdaki soruda bahsi geçen yeni totaliter güç odakları ile Michel Foucault’un Büyük Kapatılma[4] adlı eserinde işlediği ve kapital düzenin olağan bir sonucu olarak gördüğü, “sisteme faydası olmayan insan tiplerine” benzeyen yeni modellerdir. Foucault’ya göre bu insanlar; “hastalar, bedensel sakatlar, işsizler, yersiz yurtsuzlar, akıl hastaları ve eşcinseller ve bazen de yaşlıları” kapsıyordu. Sözcük seçimindeki acımasızlığa da bakılacak olursa, tüm insanları ekonomik olarak değer üretebilirlik üzerinden, ya da Anthropos’un alışılagelmiş sınırları üzerinden tanımlayan bir sistemin ifadesiydi bu. Tüm bu kişilerin ayrım gözetilmeksizin Paris’te inşa edilen Hopital General adlı bir hastaneye konulması örneğinde olduğu gibi, pandemi sonrası insanı inşa etme biçimi de buna benzer katı ve acımasız bir yapılanmaya doğru gitmekte. Tüm dünya, birkaç istisna dışında bu denli bir kapatılma içerisine birkaç ay gibi kısa sürede sürüklenmiştir. Bu yeni tip kapatılma biçiminde, yeni bir “Hopital General” yaratılmış, burada kendi evlerine kapatılmış dijitalize bireyler açık dünyada, sistem dişlilerinin elinde ve üretim mekanizması ile beraber devinmekte olan dijital insan modellenmiştir.

Özetle, bu yeni tip kapatılma alanlarında kalan ancak endüstriyel sistemi de sırtında taşıyan, mesai saati ve emek zamanı işgal altına girmiş dijital insan ortaya çıkmaktadır. Dijital insan belki, Zizek’in Agamben’e yönelik sorduğu şu soruyu da yanıtlayabilir: “Bu pandemik kaos biçimi sistemin yararına mı?” Başka bir deyişle bu yeni tip kapatılmada iktidarlar; Foucault’un kavramsallaştırdığı sisteme faydası olmayan insan tipini değil bizatihi sistemin kendisini de sırtında taşıyan yeni, dijital, esnek ve yalnız yaşayan insan tipini hedef alır, bu insan Standing’e göre prekaryadır. Prekarya, her ne kadar gerçek dünyada yaşıyor olsa da çoğunlukla çevrimiçi bir durağanlıkta yaşayan dijital insan modelidir.

Durağan Çevrimiçi Yaşamlar

Pandeminin dünyayı kocaman bir hapishaneye çevirdiği ilk günlerde, dünyadaki tüm insanlar sanki tanrısal bir emir ile “paylaş” uyarısı almışçasına hareket etmekteydi. Bu eylemsellikte; sonu gelmeyen uzun uzadıya okuma listeleri, film arşivleri, dijital arttırılmış gerçeklikler vasıtasıyla müze ve sanat galerisi gezileri, online (çevrimiçi) canlı dersler ve daha nice yöntem ile adeta dünyayı virüsten keşfi yapılacak bir aşı değil sanki sosyal medya mecralarında paylaşılan ve sonu gelmeyen enformasyon kurtaracak algısı oluşmaya başlamıştı. Bu bilinçsizce yapılan eylem, pandemi sürecinde kaybedilen özgürlüğün yerini doldurma sancısı olarak toplumun neredeyse her kesiminde tezahür etmekteydi.

Zaman ilerlemeye başladıkça şiddeti artan enformasyon yığılması, son günlerde yerini çevrimiçi bir durağanlığa bırakmak zorunda kaldı. Bu sefer tanrısal buyruk, bu çağdaş insan modeline “özle” diye seslenmeye başladı. Geleneksel kodları devreye giren dijital insan evde ekmek yapmanın pek de anlamlı olmadığını kavramış olacak ki eskiyi, kendisini kapatılmaya kaptırmadan önceki halini özlemeye başladı. İnsanoğlu canı tehlikeye girdiğinde, yani ölüm ile burun buruna geldiğinde uğruna mücadele verdiği ve ilk aşamada kolaylıkla kapatılmaya teslim ettiği özgürlüğüne özlem duymaya başladı.

Yukarıda bahsi geçen özlenene dönme çabası; düzeni ve sınırı aşılamayan, insanın içinde kapatıldığı dijital dünyanın sınırlarında cereyan etse de bu çaba çevrimiçi bir durağanlıktan öte gidemeyecektir. Çünkü gelinen son aşama şudur: Dijital insanın kendi elleriyle benliğini boğucu bir sarmaşığa mahkûm ettiğini ve bu sarmaşığın en çok yağış alan yağmur ormanlarındaki en kuvvetli ağaçları bile kurutabildiğinin farkına vardığı nokta. Bu noktadaki her beyhude çaba bir çeşit dijital yorgunluktan, yani “Zoom Fatigue”den[5] öteye geçemeyecektir.

Görülmektedir ki Guy Standing’in temellendirdiği bu yeni prekraya insan tipi, gelenekselden kısmen kendi rızası ile koparılmış, dijital bir kapatılmaya mahkûm edilmiş ve esnek çalışma koşulları altında emek zamanı tamamen ev yaşamlaşmış[6] bir biçimde yaşayan bir insan tipidir. Bu dijital insan daima çevrimiçi, etkileşim içinde olan ama durağan bir sosyal medya hikâyesinden öteye gidemeyen dijital, yorgun bir insan modelidir. Bu aşamada artık prekarya insan kendi pazarını kurmak ve o pazarda varlığını sürdürmek için markalaşmak zorundadır. Bunu yaparken de bilginin şiddetinden faydalanır.

Markalaşan İnsan

Yukarıda anlatmaya çalıştığım dijital insan, kendi yaşamında hâkim olmak istediği alan ve uzamı çoktan kaçırmış ve prekaryalaşmıştır. Prekaryalaşan bireyin de kendini bir marka gibi sürekli gündemde tutmaktan başka çaresi kalmamıştır. Prekarya insan tabiri ile ortalama akademik eğitime sahip bireyler kastedilmektedir, ki bu da insanın markalaşma sürecine hâkimiyetini anlaşılır kılmaktadır. Peki, ne yapıyor bu markalaşan insan? Öncellikle bir kitle medyası gibi hareket etmekte ve belirli bir sosyal medya kanalı aracılığıyla üretimini kitle özelinde paylaşmaktadır. Bu anlamda varoluşsal bir sancıya kapılan insan, köşede biriken zerreler misali kendini rüzgârın akışına bırakmaya başlamıştır. Ancak farkında olunmadan yapılan bu rüzgar sörfü, gerçeğin önüne geçmekte ve hayatı dijital bir sanrıya hapsetmektedir. Bu sanrıda da önemli olan modern insanın marka değeridir.

Pandemi sürecinin başından bu yana dijital insan, esen enformasyon rüzgârı sayesinde sokaktaki insanla arasındaki temas mesafesini ortadan kaldırıp yarı bilgisayar yarı ofis sandalyesine dönüşen bir beden ve tekno hale gelen bir beyin ile markasını yaratmaya başlamış ve özellikle Twitter’ın kitleye ulaşma gücünü kullanarak kendisini bir marka haline getirmeye başlamıştır. Kitleye bu kanalla ulaşamaya başlayan prekarya insan artık titiz bir reklamcıdır. Bu aşamadan sonra iyi metinler yazan; bu metinlerin yazılı, sesli bazen görselleştirilmiş hallerini çok farklı uzamlarda kitlenin izni dışında kullanmaya başlamıştır. Dijital insan bilgiyi dayatmaya ve enformasyonun kapitalist ruhundan faydalanmaya başlayarak, kitleden herhangi birinin uyurken yanı başında durdurduğu akıllı cihazlar vasıtasıyla kendisini hatırlatmaya başlar. Artık prekarya son aşamadadır. Dijital insan, ürettiği ürün kenarda köşede kaybolmasın diye, uğraşısının son adımında bilginin dayatma biçimini kullanarak marka sadakati oluşturur ve enformasyonel bir şiddete başlar.

Geleneksel insanın sonu işte burada başlar: Ürettiği ürün ile kitle üzerinde tahakküm kurma hevesinden uzak ve ürettiği bilginin kendisinden sonra da kitleye ulaşabileceği gerçeğini kabullenen insan artık tarihe karışmıştır. Pandemi ve sonrasındaki birkaç aylık süreçte prekaryalaşan ve Zygmunt Bauman’ın son zamanlarında kavramlaştırdığı akışkanlaşmış hal, böylelikle anormal olan bir normal haline gelir ve geleneksel insan son bulur. Bu aşamada insan artık uyur gezer bir davranış hali alır.

Ağdaki Uyurgezer

Zygmunt Bauman’ın Akışkan Aşk adlı kitabının önsözünde geçen ve çoğumuzun bildiği Ulrich karakteri[7] çağımızın ağdaki uyurgezer insanını anlamak adına iyi bir örnek. Bauman’ın önsözündeki haliyle Ulrich’in nasıl anlatıldığına bir bakalım:

“Robert Musil’in büyük romanı Niteliksiz Adam’ın kahramanı Ulrich, eserin adına layık biriydi: Tam bir ‘niteliksiz adam.’ Kalıtım yoluyla aktarılmış ya da kendi edindiği, elinden alı­namayacak, kendine özgü niteliklerden yoksun biri olduğun­dan, sahip olmayı arzuladığı nitelikleri kendi çabasıyla oluş­turmak, beynini ve önsezisini çalıştırmak zorundaydı. Ancak kafa karıştırıcı işaretlerle dolu, hızla ve tamamen öngörüle­mez bir halde değişmeye müsait bir dünyada bu niteliklerin hiçbirinin sonsuza dek süreceği garanti edilemezdi.”[8]

Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Ulrich kalıtsal yoksunluklarından kurtulmak için sonsuz bir çaba içerisindedir ancak çabası sonlu ve unutulacak bir dünyadadır. Niteliksiz Adam kitabını okuyanlar bilir ki Ulrich çevre içinde yuvarlanan modern insandan farksız, ağdaki bir uyurgezerdir. Prekarya insan için bu çevre dijital bir çağ ve ağdır. Akışkan bir durağanlık içerisinde bocalayan, modern ağ tabanlı insan; kriz anlarında kendisini daha çok hatırlatmak adına bir tepkisellik göstermektedir. Pandemi krizinin başından beri modern insanın başından geçen de tam olarak budur. Ağ içerisinde sessiz sedasız durağanlaşan modern insan, Ulrich misali ağdaki her bir bireye bağlanmak zorunda olan ve ancak onların hatırlamaları sayesinde var olabilecek, bağlı ancak geleneksel bağlardan yoksun uyurgezer bir insan modelidir.  Bu yapılanmanın köksüz, bağsız bir ‘posthuman’ olduğunu düşünüyorum.

Kapatırken

Günün sonunda, bağlı ancak değerden bağsız kalan birey, sürekli kendini hatırlatmak zorunda kalan bir marka, dijitalize olmuş bir durağanlıkta bekleyen çevrimiçi bedene sahip ancak durdurulamayan yarı bilgisayarlaşan bir beden halindedir. Bu yeni tip insan sürekli bir enformasyon devinimi içinde dolaşan ve kitlenin her anını yakalayarak o ana sızmaya çalışan, yarı dijital bir mesaj şeklini alan bir varoluş biçimidir. Bu yolda gayet de anlaşılır ki bu yarı dijital insan; geleneksel insanın sonu, yeni yarı makine bedene sahip dijitalize bir prekaryadır.


[1] Guy Standing, Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.

[2] Slavoj Zizek, Gözetlemek ve Cezalandırmak mı? Evet, Lütfen! 18 Mart 2020.

[3] Giorgio Agamben, Covid-19: Gerekçesiz Bir Acil Durumun Yarattığı İstisna Hali. 27 Şubat 2020.

[4] Michel Foucault, Büyük Kapatılma: Seçme Yazılar Üç, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.

[5] Zoom Fatigue, ismini bu dönemde sık kullanılan bir çevrimiçi eğitim/buluşma uygulaması olan Zoom’dan alır ve dijital ortamda uzun süre bulunmanın getirdiği yorgunluğu betimler.

[6] Christian Fuchs, Dijital Emek ve Karl Marx, Notabene Yayınları, Ankara, 2015.

[7] Bu karakter Robert Musil’in Niteliksiz Adam eserindendir.

[8] Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk, Versus Kitap, İstanbul, 2012.

One comment

Bir Cevap Yazın