TolkIen, Entler ve Ağaçların Dili: Posthümanist ve Ekoeleştirel Bir Bakış

Kişisel meraklarımızdan doğan tutkuyla yapılan işlerin her zaman daha başarılı olduğunu farketmişsinizdir. Yani sevdiğimiz işi yaparsak ona dört elle sarılır, meyvelerini de ona göre elde ederiz kuşkusuz. Bunu belki yeni nesil ‘kuantum’ sevdalıları ‘güzel enerjiyle’ açıklayabilirler. Ancak o ‘güzel enerji’ denilen şey, öyle spiritüel anlamlar yüklenip sonra bunun para kazanmaya bağlanacağı bir şey değilse de, bunun bir anlamda bilimsel bir karşılığı da var. Karen Barad’ın “intra-action” terimi bu noktada işimize yarayabilir örneğin. 

Daha önce Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat (2012) kitabında “içten-etkime” olarak Türkçeleştirilen bu terim, sosyal ve bilimsel olarak ikiye ayırmaya alıştığımız alanların aslında iç içe olduklarını; yani ayrı ayrı çalışmadıklarını, birlikte hareket edip birbirlerine ayrılmaz bağlarla bağlı ve aslında tam anlamıyla dolaşık olduklarını ifade eder. Karen Barad’ın[1] “eyleyici gerçekçilik” (agential realism) adını verdiği kuramını tam olarak anlattığı kitabının, Türkçe bir çevirisi henüz bulunmasa da, Kerim Can Yazgünoğlu’nun Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat[2] kitabındaki bölümü, bize bu terimi Türkçe olarak anlatan ilk çalışma olarak önem taşır. Buna göre, Barad’dan yaptığı alıntıyla Yazgünoğlu şöyle der: “İçten-etkime fikri, geleneksel nedensellik algısının yeniden işlenmesidir” (Barad, sf. 140). Yazgünoğlu, bu noktada ayrıca bir kavramı açıklar. Barad’ın “phenomena” yani fenomen kavramına değinir; fenomeni “evreni kapsayan bir kapsül gibi düşünebiliriz” diyerek bu durumu ifade eder (sf. 334). Maddenin eyleyici bir işleve sahip oluşu ve söylemlerin maddeden bağımsız olarak hareket etmemesine yönelik algı değişimi, Barad’ın posthümanizme yaptığı önemli bir katkıdır. Yazgünoğlu, bunu şöyle açıklar: “Fenomen içerisindeki oluşumlar, içten-etkin, aktif, ilişkisel ve eyleyicidirler” (sf. 334). Bu yüzden sevdiğiniz bir işe koyduğunuz zihinsel ve bedensel emeğin ya da enerjinin karşılığı size döner dersek yanılmış sayılmayız. Sizin, zihninizin, etrafınızı saran tüm maddi dünyanın gözle görülür ya da görülmez en küçük parçaları dahi bu etkimenin aktif parçalarıdır. Her birinin işinizle ya da emeğinizle bağlantısı vardır. Bunun, kuantum mekaniğini yanlış ya da kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayıp bir çeşit bilgelik unsuruna veya inanca dönüştüren kitlelerle bir ilgisi olmamakla birlikte, bilimsel açıklamasının derinlerine inmek için yeni maddecilik kuramlarına ve kuantum dolaşıklığı kavramına diğer yazılarda değineceğiz.

Kişisel merakın yaptığınız işle olan içten-etkimesini aklımızda tutarak, benim de kişisel merakımla yazacağım bu ilk yazının karşılığının güzel bir dönüşüme yol açacağını umuyorum. Bu nedenle J.R.R Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi serisiyle başlayan Orta Dünya merakım, bu yazının temelini oluşturuyor. Yıllar içinde, bu eserin sorunsallaştırılabilecek bazı unsurları olduğunu fark etmeye başladım. Bu yazımda basit bir giriş yapmak ve Yüzüklerin Efendisi’ndeki Entlerin posthümanizme ne yönlerden bağlanabileceğinden bahsetmek istiyorum. Ufak açıklamalarım olacak ama daha keyifli bir okuma için devam etmeden önce Başak hocamızın Posthümanizm Nedir? , Posthümanizmin Kısa Tarihçesi ve Posthümanizmde Teknoloji ve Bilim: Bilime Düşman mıyız? yazılarına da bir göz atmanızı öneririm. Ayrıca sevgili arkadaşım Tan Arda Gedik’in kaleme aldığı Dilbilim ve Posthümanizm yazısı da, dilin kendi başına dış dünyadan bağımsız bir varlık olmadığına dair ipuçları sağlayabilir.

Tolkien mitolojisinde mutlak güç, avatar olarak adlandırılabilecek “Eru Iluvatar”, efsaneye göre yalnızlıktan canı sıkılınca “Ainur” dediği diğer üstün varlıkları oluşturdu. Ainurların iki grubundan daha uluları olan Valarlar arasında Yeryüzü’nün Kraliçesi (yeryüzünde yetişen ve büyüyen her şeyi seven) Yavanna, kendi bilinçli türü olarak Entleri yarattı. Entler ormanın koruyucusu, ağaçların çobanı olarak hayatlarına başladılar ve zaman içerisinde ağaçlarla öyle bir bütünleştiler ki, biyolojik yapıları ve kültürleri de onlara benzedi. Bu benzeşme konusuna birazdan döneceğiz. Entler ise (dilbilimci Noam Chomsky’nin de sunduğu) insan bazlı dil tanımına ancak Elflerin tanıştırması ile kavuştu. Hatta bu durum Entler arasında “bizi dilsizlikten kurtar[dılar]”[3] (sf. 82) şeklinde bahsedilir.

Ent dilinden (Entçe) biraz daha bahsedelim. Ortak Elfçe gramerine dayanır, yavaş ve yorucu bir kelime dağarcığına sahiptir. Elfler, Entlerden gelen bir talep olmasa da kendi dillerini onlara empoze etmiştir. Sonuç olarak Entçe ortak Elfçe, Quenya ve Sindarince gibi Elf dilleri ve bir miktar ‘ağaç-ça’ ile zenginleşmiştir. Bu son ürüne kitapta isim verilmese de Yeni Entçe denebilir ve bu dil, Elflerin dillerinden, özellikle leksikonundan (yani dil dağarcığından) o kadar etkilenmiştir ki, kimsenin konuşamadığı onlara özel bir dilken kolay tercüme edilebilen daha evrensel fakat oldukça kullanışsız bir dil haline gelmiştir.

Dil açısından ele alırsak, Yeni Entçenin doğuşu Japoncanın değişim sürecine benzetilebilir. Japonca da benzer şekilde, kendi yazı sistemi olan Hiragana’nın yanı sıra kullanışlılık ve anlam zenginliği sağlaması açısından Çincenin Kanji alfabesini de benimsemiştir. Fakat Çincedeki Kanji sembolleri bazı istisnalar dışında Japoncada aynı anlamda, ortamda veya telaffuzla kullanılmamaktadır. Denebilir ki, iki kültürün iç içe geçmesi sonucu yeni bir yazı sistemi ve sözlük ortaya çıkmıştır, Yeni Entçede de olduğu gibi.

Bu noktada posthümanizmden şu şekilde bahsedebiliriz, dil tek başına başka kavramlardan bağımsız var olan ve öylece boşlukta duran bir unsur değildir, eyleyiciliğinin yanı sıra doğa ve kültür ile etkileşim içindedir. Karen Barad’ın[4] “içten etkime” (intra-action) teriminden söz edilebilir; ‘şeyler’ sürekli olarak etkileşir, değiş(tir)ir, dağılır, etkile(ni)r ve birbirine bağlı olarak çalışır. Yeni Ent dili de Entlerin biyolojik yapılarının, Elflerle etkileşimlerinin ve kendi kültürlerinin bir sonucudur, yani pek çok unsurun iç içe geçmesiyle içten-etkime sonucu ortaya çıkmış bir üründür. Bu ürünün eyleyiciliğine gelecek olursak, önceden bahsettiğim gibi, bu yeni dil çok daha evrensel olmasına rağmen hala pratik değildir ve Elflerin Entler üzerindeki egemenliğinin bir temsilidir. Dolayısıyla Yeni Entçenin ortaya çıkış sürecindeki doğal-kültürel etkileşimler sonucu Entlerin Orta Dünya’daki sosyal konumu, politikası ve yaşam tarzı da değişmiştir.

Benzeşme konusuna geri dönecek olursam, Orta Dünya’da, Entlerin güttüğü ağaçlarla bir oluşu söz konusuydu. Başlangıçta Entler doğdukları biyolojik yapıları ile zaten ağaç yapısına yakın olmalarına rağmen bu fiziksel ve kültürel özelliklere sahip değillerdi. Birlikte vakit geçirip hayatlarını onları gütmeye adadıkça Entlerin boyları uzadı, elleri, derileri ve uzuvları bir ağacınkini andırmaya başladı ve onlar gibi durgun, yavaş ve barışçıl yaşamaya başladılar (nitekim bu dillerine de yansımıştır). Donna J. Haraway’in[5] terimiyle, Entler bir bakıma ağaçlar ile ‘bir aradalık’ halini yaşar duruma gelmiştir (“becoming with”). Tolkien’in kurgusundaki Entler ve ağaçlar Haraway’in terimine yüzde yüz olarak uymasa da oldukça yakındır. Katherine Wright[6] bir internet makalesinde, oluşların taklit veya tam anlamıyla dönüşüm olmadığından, ama onların hayatlarıyla, dünyalarıyla bir olunduğundan bahsetmektedir. Ne olursa olsun Entlerin iç içe geçmişliğin, bir oluşun edebiyatta güzel bir örneği olduğunu inkar edemeyiz.

Kurgu dünyalar ile kendi (daha monoton) dünyamız arasında pek çok paralellik olduğu söylenebilir. Entler kurgu dünyaların sadece ufacık bir parçası olduğunu, ama benim için iyi bir başlangıca fırsat verdiğini düşünüyorum. Kendi tarihlerinde (bu kurgu bile olsa) bu kadar açıklayıcı örnek bulmuşken paylaşmaya değer buldum. Geçmişten günümüze doğanın sömürüsü ve insanın onun üzerinde egemenlik kurma hırsı ne yazık ki son bulamamış bir gerçektir. Ekoeleştirel bakış açısından, kurgu bir dünyaya ait olan Entler doğanın bariz temsilcisidir. Bununla birlikte Elfler de kaçınılmaz olarak insan konumuna düşer ve parçalar yerine oturur; insan kendi yetilerini bir başka canlıda eksik görürse kendi üstünlüğünü ilan eder, Elfler Entlere dil ‘bahşeder’, insan dil tanımını kendi türüyle kısıtlar. Sonuç? İnsan, yani ‘üstün’ varlık olmanın kıstasları insana göre şekillenir. Posthuman düşünce de tam olarak bunu kırmayı, insanı kendini kriter olarak belirlediği tahtından atmaya ve tüm varlıklar arasındaki hiyerarşileri, sınırları kırmaya çalışır.

Haraway[7] dünyanın hareket halinde bir düğüm olduğundan bahseder, bu dünya ‘orta’ olsa bile o düğümü gözlemlemek mümkündür.

Bu yazıda aklıma gelen noktalar bu kadardı, benim düşünememiş olduğum diğer her türlü fikre de açığım, yorumlarda konuşalım! Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!


[1] Barad, Karen. (2007). Meeting the Universe Halfway: Quantum Physics and the Entanglement of Matter and Meaning. Durham: Duke University Press.

[2] Yazgünoğlu, Kerim Can. (2012). “Posthümanizm: Yeni Maddecilik, Maddesel Feminizm ve Beden-Ötesi Cisimcilik.” Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat. Ed. Serpil Oppermann. Ankara: Phoenix. sf. 323-364.

[3] Tolkien, J. R. R. (1999). Yüzüklerin Efendisi: İki Kule. Çev. Çiğdem Erkal İpek. 4. Basım. İstanbul: Metis Yayınları.

[4] Barad, Karen. (2007). Meeting the Universe Halfway: Quantum Physics and the Entanglement of Matter and Meaning. Durham: Duke University Press.

[5] Haraway, Donna. When Species Meet. Minneapolis and London: University of Minnesota Press, 2008.

[6] Wright, K. (2015, February 11). Becomings. The Multispecies Salon.

[7] Donna Haraway, The Companion Species Manifesto: Dogs, People and Significant Otherness (Chicago: Prickly Paradigm Press, 2003), 6

4 comments

    1. Merhaba, yorumunuz için çok teşekkür ederiz. Bu iç içe olma hali posthümanizmin en temel taşlarından biri. Sevgili Zeynep’in yazısı da bunu vurucu biçimde ifade etmiş. Size de katkınızdan dolayı teşekkürlerimizi sunuyoruz.

  1. “insan dil tanımını kendi türüyle kısıtlar.”
    İnsan tüm varoluşu kendi türüyle kısıtlar. Sonuç, kendini üstün varlık olarak algılaması ki en büyük yanılgısı da budur aslında…

Bir Cevap Yazın