Posthümanist Perspektiften Metafor Anlayışı: İçten-etkime ve Bilişsel Süreçlerin Birlikteliği

Geleneksel bilişsel ve dilbilimsel yaklaşımlar, metafor anlayışını bireyin dilsel ve bilişsel kapasitesi çerçevesinde ele alır. Ancak posthümanist bir bakış açısı, bu süreçlerin yalnızca insan merkezli olmadığını, bilişsel yetilerin, toplumsal, kültürel ve teknolojik etkenlerle iç içe geçtiğini savunur. Barad’ın içten-etkime (intra-action) kavramı, metafor anlayışını şekillendiren süreçlerin birbirinden bağımsız olmadığını, aksine sürekli olarak birbirini şekillendirdiğini göstermekte bize yardımcı olacaktır. Geleneksel dilbilim/psikoloji yaklaşımları bu süreçteki etkenleri tanımamızı sağlasa da bu etkenlerin birbirlerine nasıl bağlı olduklarını anlatırken posthümanist bir yaklaşım daha etkili olacaktır. Bu bağlamda, metafor anlama becerisi, okuryazarlık, yanlış inanç gelişimi, sözel olmayan akıl yürütme ve inhibisyon gibi faktörlerin dinamik bir birlikteliği içinde değerlendirilmelidir.

Metaforlar, soyut kavramları daha somut deneyimlerle ilişkilendirerek anlamamızı sağlayan temel dilsel araçlardır. Ancak, bu anlama süreci yalnızca bireysel bir zihinsel işlem değildir; nörolojik, kültürel ve toplumsal ağların bir sonucu olarak şekillenir. Yakın zamanda yürüttüğümüz bir çalışmada okur yazar ve okumaz-yazmaz popülasyonlarda metafor anlamasını etkileyen faktörleri inceledik. Bunu yaparken de aşağıdaki dizaynı kullandık (Figür 1): katılımcı 4 resim görmektedir ve bir cümle duyar. Bu cümleyi istediği kadar tekrar duyma hakkına sahiptir. Katılımcıdan istenen şey ise duyduğu cümleyi A/B/C/D seçeneklerinden birisiyle sözel olarak işaretlemesidir.

Figür 1. Örnek bir test sorusu. Soru: Köpekbalıkları hızlı yüzer. Bu çocuk bir köpek balığı. Hangi resim?

Literatüre baktığımızda metaforların anlayışını etkileyen 3 ana etken görüyoruz. Bunlardan birincisi inhibisyon; bir diğer deyişle kişinin metafor cümlesini anlarken o cümlenin gerçek anlamını bastırabilmesi. İkincisi sözel olmayan zeka; iki varlık arasında analoji kurabilmek (örn. Ahmet yılan gibi cümlesinde yılanın özelliklerini Ahmet’in özellikleri ile bağdaştırmak). Üçüncüsü ise zihin kuramı; bir başkasının ne düşündüğünü ya da hissettiğini başarılı şekilde anlayabilmek (örn. Ayşe Ahmet’in çikolatayı sakladığını bildiğini bilmiyor). Son olarak ise metaforlar yazılı dilde genellikle daha sık çıktığı için teoritik olarak okuryazarların ya da daha çok okuma yazma yapan kişilerin metaforlara daha iyi hakim olmasını bekleriz. 

Çalışmada okuryazar bireylerin anlamada sistematik olarak daha başarılı olduğu görülmüştür. Ancak bu fark yalnızca okuryazarlık düzeyinden kaynaklanmaz. Okuryazar bireyler aynı zamanda bilişsel kontrol, teori zihin becerileri ve soyut düşünme yeteneklerinde de daha gelişmiş bir profile sahiptir. Keza istatistiksel analizlerimiz de bunların hepsinin kendi başına ve birbirleriyle etkileşiminin metafor anlama yeteneğine etki ettiğini görebiliriz.

Bu bilişsel süreçlerin birbirine nasıl bağlı olduğunu anlamak için öncelikle metaforların bilişsel mekanizmalarla nasıl işlediğine bakmak gerekir. Metaforları anlamak, bireyin kelimenin kelimesi anlamını baskılayarak soyut bir anlamı devreye sokmasını gerektirir ve bu, inhibisyon gerektiren bir süreçtir. Okuryazar bireylerin yürütücü işlevlerinde daha başarılı olması, onların metaforları daha etkin yorumlamalarını sağlar. Bunun yanı sıra, yanlış inanç gelişimi de metafor anlamada kritik bir rol oynar, çünkü metaforlar yalnızca söylenenin kelimesi anlamını değil, konuşmacının niyetini de anlamayı gerektirir.

Bilişsel süreçlerin bu iç içe geçmiş doğası, okuryazarlığın yalnızca yazılı metinleri anlama becerisi olmadığını, daha geniş bir bilişsel dönüşüm sürecinin parçası olduğunu gösterir. Okuma yazma öğrenmek, beyin yapısını değiştiren, sinirsel bağlantıları güçlendiren ve dilin işlenme biçimini dönüştüren bir süreçtir. Ancak bu süreç, bireyin yalnızca okuma yazma pratiği yapmasıyla değil, içinde bulunduğu sosyoekonomik ve kültürel çevreyle de şekillenir. Bir diğer deyişle, bu etkenlerin gelişmesi birbirlerine bağlıdır.

Karen Barad’ın içten-etkime (intra-action) kavramı, metafor anlama sürecine yeni bir perspektif sunabilir. Örneğin, düşük sosyoekonomik statüye (SES) sahip ailelerde büyüyen çocuklar, daha sınırlı yazılı dil girdisine maruz kaldıkları için dil gelişiminde ve bilişsel süreçlerinde belirgin farklılıklar gösterdiklerini biliyoruz (örn. Hart & Risley 1992; Lervag vd. 2019).

Düşük SES’li çocuklar, yazılı metinlere daha az maruz kaldıklarından, karmaşık dil yapılarıyla daha az karşılaşır ve metaforik dili daha az duyarlar (bu durum en azından teorik bir seviyede İngilizce için geçerlidir). Bu durum, onların yanlış inanç gelişimi ve bilişsel kontrol mekanizmalarını dolaylı olarak etkileyebilir. Buna karşılık, yüksek SES’li çocuklar, erken yaşlardan itibaren kitaplar, hikâyeler ve metaforlarla daha sık karşılaştıkları için, soyut düşünme becerileri ve yanlış inanç anlama yetenekleri daha hızlı gelişebilir.

Bu bağlamda, metafor anlamanın yalnızca bireyin bireysel bilişsel kapasitesine bağlı olmadığını, çocukluk dönemindeki dil girdisinin, SES’in ve kültürel faktörlerin bir sonucu olduğunu söylemek mümkündür.

Zihin kuramı yukarıda da bahsedildiği üzere, bireyin başkalarının dünyayı kendisinden farklı şekilde algılayabileceğini anlamasını sağlayan temel bir sosyal-bilişsel beceridir. Metaforları anlamak da benzer bir perspektif alma sürecini gerektirir; çünkü metaforlar, kelimelerin kelimesi anlamını değil, konuşmacının kastettiği soyut anlamı kavramayı gerektirir.

Dolayısıyla, zihin kuramı gelişimi ile okuryazarlık birbirini destekleyen süreçlerdir. Bir çocuk erken yaşta zihin kuramı görevlerinde başarılı olmaya başladığında, bu onun başkalarının bakış açısını anlama becerisinin geliştiğini gösterir. Ancak bu beceri yalnızca bilişsel gelişimin değil, aynı zamanda çocuğun dil deneyimlerinin de bir sonucudur. Okuma yazma öğrenmek, çocuklara daha karmaşık anlatılarla ve dolayısıyla başkalarının düşüncelerini anlama fırsatlarıyla karşılaşma şansı sunar. Örneğin, çocuklar edebi eserlerde karakterlerin zihinleriyle ilgili hikâyeler okuyarak zihin kuramı becerilerini geliştirirler. Bunun SES ile arasındaki bağ da oldukça güçlüdür: yüksek SES’ye sahip aileler bu tarz fırsatları çocuklarına daha çok sunabilirler (örn. Tiyatro oyunları izlemek, doğaçlama dersleri aldırmak, çocukla birebir iletişim vb. Gibi). Bu nedenle, zihin kuramı gelişimi ve okuryazarlık bir arada düşünüldüğünde, metafor anlamanın yalnızca dilsel veya bilişsel bir süreç değil, aynı zamanda sosyal bir etkileşim biçimiyle bağlantılı olduğu anlaşılır.

Posthümanist bir bakış açısıyla, metafor anlayışını yalnızca bireyin zihinsel kapasitesine indirgemek yanıltıcı olur. Bu süreç, okuryazarlık, yanlış inanç gelişimi, inhibisyon, sözel olmayan akıl yürütme gibi faktörlerin birbirini şekillendirdiği ve başka doğakültürel etkenlerle bir araya gelen (yukarıdaki SES örneklerinde de görüldüğü gibi) bir sistem içinde gerçekleşir. İçten-etkime perspektifi, pozitivist bilimlerde (örn. Psikoloji) bu faktörlerin birbirine bağımlı olduğunu dile getirdiğimiz gibi bu anlatıyı güçlendirir.

Aynı zamanda özellikle çocuklukta bütün bu eyleyicilerin gelişiminin ilerlemesi birbirine bağlı olduğu için olay kurgusu ‘tavuk mu yumurta mı?’ sorusuna benzer. Buna güzel bir örnek şudur: yüksek zihin kuramı olan küçük çocukların dil edinimi yaşıtlarına kıyasla daha hızlı olduğunu biliyoruz. Ancak buradaki diğer eyleyici ise ailenin çocukla iletişim sırasında kullandığı dilin kalitesi. Dil yetenekleri daha iyi olan çocukların ilerleyen süreçlerde zihin kuramı daha iyi olmaktadır. Pozitivist bilimler bu olayı çözümlemek için lineer bir kurguyu tercih ederken (önce biri sonra biri), posthümanist bir bakış açısı ile bu iki eyleyicinin (ve pek çok diğerinin) bir araya geldiğinde var olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Örneğin zihin kuramını edinmek ve kullanabilmek için dile ihtiyaç vardır, dili edinmek ve başarılı şekilde kullanabilmek için ise zihin kuramına ihtiyaç vardır. Bu dolanıklığa SES ve SES bazlı diğer eyleyicileri de eklediğimiz zaman aslında psikoloji ve dilbilimde çalışılan metafor gibi basit bir konunun posthümanist bir analize ne kadar da elverişli olduğu ile karşılaşırız.

İlerleyen zamanlarda bu tarz çalışmalara posthümanist bir bakış açısı ile yaklaşım pozitivist bilimlerde öne sürülen savları güçlendirmeye yardımcı olabilir. Mesela okumaz-yazmaz veri setinden 1T kodlu kişinin hayat hikayesi, metaforları nerede nasıl kullandığı, deney sırasında verdiği cevapları niye verdiği üzerine yapılacak basit bir röportaj istatistiksel analizlere katkıda bulunabilir. Bu röportajın posthümanist bir çerçeveden ele alınması ise hem posthümanizmin pozitivist bilimlere uygulanabilirliğini kanıtlayabilir hem de ortaya atılan savların inandırıcılığını arttırabilir.


Kaynakça

Hart, B., & Risley, T. R. (2003). The 30 million word gap by age 3. American Educator, Spring.

Lervåg, A., Dolean, D., Tincas, I., & Melby‐Lervåg, M. (2019). Socioeconomic background, nonverbal IQ and school absence affects the development of vocabulary and reading comprehension in children living in severe poverty. Developmental science22(5), e12858.

+ posts