Bu metin, doktora projemden esinlenerek oluşturuldu. Daha fazla bilgi için benimle iletişime geçebilirsiniz.
Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim üzere Türkiye’de okuryazarlık, özellikle kadınlar için hala büyük ve kritik bir sorun teşkil etmektedir. Resmi sayılar Türkiye’de ortalama %4.5 civarında okumaz-yazmazlığın olduğunu berlitmektedir ve bu oranın önemli bir kısmını da kadınlar oluşturmaktadır. Okuryazarlığın dilbilgisel etkilerinin yanı sıra (bunlarla alakalı Dabrowska vd. 2022, 2023 okuyabilirsiniz), günlük hayatta da büyük sorunlara yol açmaktadır. Çoğu okur yazar olmayan kişi hastanelerde yolunu bulabilmek için (işaretleri okuyamadığından dolayı) insanlara sorular sorar ancak genellikle küçük düşürülür (örn. Gökçe & Yıldız 2018).
Doktora çalışmalarımda okuma yazma öğrenmenin anadil anlamaya ve üretmeye olan etkilerine bakma fırsatım oldu. Bu yazıda bahsetmek istediğim ise dilbilim alanında veri topladığımız topluluğun değişmesi ile birlikte dilbilimin de nasıl daha posthümanist bir yörüngeye kendiliğinden geçtiğinden bahsetmek.
Öncelikle size katılımcılardan bahsetmek istiyorum. Bu süreçte 30 okumaz yazmaz ve 27 okuma yazma bilen ve en az önlisans tamamlamış anadili Türkçe olan kadınla çalışma fırsatım oldu. İki grup da yaş olarak dengelendi: İki grup da 40lı yaşların başındaydı. Okumaz yazmaz grup ortalama olarak yalnızca 0.89 yıl boyunca örgün eğitim alabilmiş; okuma yazma bilen grup ise ortalama 17 yıl boyunca eğitim almıştı. Eğitim alabilmek oldukça önemli çünkü eğitim sözel olmayan zekayı her yıl ortalama 3 ile 5 puan arası yükseltir (Ritchie vd. 2018). Bunu kontrol etmek için de sözel olmayan zekayı da ölçmüştük.
Üretim deneyinden de bahsetmemiz faydalı olacaktır. Bu deney resim bazlı bir deney ve anaokulu yaşındaki çocuklarla kullanılabilecek kadar da basit bir yapıya sahip. Bir diğer deyişle, deney bilişsel anlamda herhangi bir yük oluşturmamaktadır. Deneyde ürettirmeye çalıştığımız yapılar Türkçe edilgenler (kadın adam tarafından öpüldü), isim ilgi cümleleri (kadını öpen adam) ve nesne ilgi cümleleri idi (adamın öptüğü kadın). Bu yapılar yazılı dilde konuşma diline oranla 2-3 kat daha yaygın görülmektedir. Her yapı için aşağıdaki gibi 6 soru sorduk:

(1a) Bir kadın bir kızı öpüyor. Bir kadın ise ödülü öpüyor. Hangi kadın olmak isterdiniz? Hedef cevap: Ödülü/Kızı öpen kadın (isterim)
(1b) Arkadaki adam ne yapıyor? Hedef cevap: top oynuyor/gülüyor/oturuyor…
Deneydeki ilk sorular yapıları test ederken arkasından takip eden sorular ise basit kontrol soruları idi. Böylece katılımcıların gerçekten deneye dikkat verip vermediklerini ölçme fırsatımız oldu. Şimdi ise lafı çok uzatmadan sonuçları sizinle paylaşmak istiyorum. Aşağıdaki şekilde de görüldüğü üzere iki grup da düşüş gösteren bir performans gösteriyor (isim ilgi (SRC) > nesne ilgi (ORC) > edilgen (pass)). Ancak gözle görülebilir bir şekilde okuryazar grup okumazyazmaz gruptan çok daha yüksek performans gösteriyor.

Bu durumun istatistiksel analizini yaptığımızda da aşağıdaki figür ortaya çıkıyor. Görüldüğü üzere sözel olmayan zekanın okumazyazmaz grubun dil üretme kabiliyetlerine herhangi bir etkisi bulunmamaktadır. Ancak okur yazar grupta sözel olmayan zekanın bir etkisi olmaktadır. Bu bize şunu anlatıyor: bu tarz karmaşık yapıları sıklıkla ve doğru kullanabilmek için hem okuryazar olmak gerekli hem de ortalamanın üzerinde bir sözel olmayan zekaya sahip olmalıyız. Arkaplanı ve deneyleri hızlıca incelediğimize göre artık posthümanist bir gözden bu olaya yaklaşmak istiyorum. Öncelikle yalnızca okuma yazmanın dil üretme kabiliyetine olan direkt bir etkisinden bahsetmek çok zor. Aksine, okuma yazma dediğimiz olay okula giderken ve okuryazar bir kitlenin parçası haline gelirken başka eyleyicilerle birlikte dolanıklık sırasında ortaya çıkar ve dille içtenetkimeye girer. Örnek vermek gerekirse, daha önce de bahsettiğim üzere eğitim almak sözel olmayan zekayı geliştirir. Ancak bu sözel olmayan zeka dış etkenlere (doğakültürdeki kültüre) bağlı olduğu kadar (mesela yaşanılan yer, sosyoekonomik durum) doğaya da bağlıdır. Sözel olmayan zeka bir önceki neslin ne kadar eğitim aldığı, ne kadar iyi beslenebildiği, bu ve diğer eyleyicilerin bir sonraki neslin genetik yapısıyla da ne kadar içtenetkimeye girdiği ile bağlantılıdır. Sözel olmayan zekaya ek olarak doğakültürün pek çok bizim görebildiğimiz ve göremediğimiz eyleyicileri de okuryazar olma durumuyla içtenetkime içerisindedir. Örneğin, ailenin ve/veya kişinin büyüdüğü ortamın okuma yazma aktivitesine bakış açısı. Türkiye’de okumazyazmazlar ile yapılan çalışmalardan biri pek çok okumazyazmazın yetişkinlikte de okuma yazma kurslarına ataerkil sebeblerden dolayı gönderilmediğinden bahsediyor. Bir diğer eyleyici ise kişinin hayat tecrübesi sonucu elde ettiği kişisel inanç ve/veya öğrenme motivasyonu: Pek çok okumazyazmaz ilerleyen yaşlarda okuma yazma öğrenmekten korkuyor çünkü başarısız olma durumu onları geri itmektedir.
Peki bunlar bize ne anlatmaktadır? Şu ana kadar dilbilimde veri topladığımız gruplar hep WEIRD (Western Educated Industrialized Rich Democratic [Batılı Eğitimle Sanayileşmiş Zengin Demokratik]) topluluklar olmuştur. Bu kısıtlı veri toplanan topluluklardan yola çıkarak dilbilimciler pek çok yanlış genellemeye varmıştır, bunlardan bir tanesi tüm anadil konuşucularının kendi anadillerini yüksek başarı ve tam doğrulukla konuşabildikleri inancıdır. Ancak yaptığımız çalışmalar bunun tam aksini göstermektedir: Hem okuryazar hem de okumazyazmaz gruplar önemli bir şekilde bireysel farklılıklar gösterir. Dilbilim burada bu bireysel farklılıkların sebeplerini bir noktaya kadar (pozitivist) yollar ile açıklar ve bunu eğitim, okuma yazma öğrenmek ve sözel olmayan zekaya bağlar. Posthümanist bir bakışı açısıyla beslenmiş dilbilim ise bunların hepsinin birbiriyle içtenetkimede olduğunun farkındadır ve bunların birbirine geçmiş olduğunu savunur. Bunun sayesinde kişilerin kendi anadil öğrenme yolculukları daha biricik hale gelir ve daha bizim de etrafımızda şahit olduğumuz doğal fenomenlere uygun hale gelir.

