Posthümanizmde Teknoloji ve Bilim: Bilime Düşman mıyız?

Bu yazımızda, posthümanizme dair kavramları biraz daha belirginleştirip sizlere hem birtakım kavramları tanıtacağız hem de konuya ilişkin akademik tartışmaları biraz daha hızlandıracağız. Yazının özünde posthümanizmi bir çeşit bilim-dışılık, spiritüel inanç veya ‘aşı karşıtları’ gibi özgürlüğün ne anlama geldiğini şaşırmış topluluklara denk bir şey zannedenlere çeşitli yanıtlar sunabilmeyi umuyoruz. Öncelikle söze insanın teknoloji ile olan ilişkisiyle başlayalım.

Posthümanizm insan olmanın anlamını ve insana çağlar boyu atfedilen ayrıcalıklı konumu sorgulayan bir düşünce akımıdır. Bu nedenle, sembolik anlamıyla Yunan mitolojisinde ateşi tanrılardan çalıp insanlara verdiği için cezalandırılan Prometheus’un öyküsünden Matrix Üçlemesi’nde kendini sanal bir gerçeklikte bulan Neo’nun öyküsüne dek uzanan bir anlatılar silsilesi olduğu söylenebilir. Bu tarihsel ve mitolojik öyküye yakından baktığımızda, o rasyonelliğiyle övünen insanın aslında pek de matah bir şey olmadığını göreceğiz.

İnsanın doğada hayatta kalmak için, Donna Haraway’in deyişiyle “yoldaş türlerden” farklı olarak ne bir kürke, ne bir pençeye, ne de sivri dişlere sahip olmayışı, onu ateşe muhtaç etmişti. Prometheus’tan aldığı ateş sayesinde varlığını sürdürebildi, çünkü aksi takdirde ısınamaz, ışıksız kalır ve yiyeceklerini pişiremezdi. Ateşi Prometheus’tan alışı sembolikti elbette, kalın korteksi sayesinde düşünebiliyor, sorunlarına çözüm üretebiliyor, birtakım icat ve keşifler yaparak dünyaya tutunuyordu. Aslında, sorunlarına çözüm olarak bulduğu her şey, bu icat ve keşiflere dayalı olduğu için, varolduğu ve hayatta kalma arzusuyla dünyaya tutunduğu ilk andan itibaren teknolojiye sırtını yaslamak zorunda kalmıştı.

İnsan ve teknolojinin birlikte evrilip gelişmesi işte bu yüzdendi. Öncelikle doğadaki keşiflerle başlayıp daha sonra alet, donanım ve teknolojilere evrilen her şey, insan kendi yaşamını tanımlarken ve değiştirirken onunla birlikte varolup çoğaldı. Teknolojinin getirdiği yeni problemlerle yüzleşen insan, çözüm yolunu yine tutunduğu tek dal olan teknolojiye dönerek buldu. Elbette bu teknolojiler başlangıçta dijital araçlar, akıllı saatler, mikrodalga fırınlar değildi. En basit haliyle doğada yaptığı keşifleri de, insanın varoluşunu kolaylaştıran destek teknolojilerinden sayabiliriz. Tıpkı Prometheus ve ateş örneğinde olduğu gibi. Doğayı gerektiğinde kaynak olarak kullanan, gerektiğinde de ondan ilham alarak kendi icatlarını ortaya çıkaran insan, bir noktadan sonra teknolojiden kopamaz hale geldi ve onunla ilişkisi, birbirine ayrılması güç düğümlerle bağlı bir yumak halini aldı.

Bugün insanın nerede bitip teknolojinin nerede başladığını ayırt etmek artık mümkün değildir. Doğa ve teknoloji, insanın tarihine her daim entegredir. İnsan bedeninin yüzde kaçının hayvansal ya da bitkisel olarak niteleyebileceğimiz varoluş biçimleriyle ortak özellikler taşıdığını, yüzde kaçının organizma kategorisine girmeyen virüs ya da su gibi etken faktörlerden oluştuğunu, yüzde kaçının, örneğin kontakt lens, robotik protez ya da genetiği değiştirilmiş gıdalar gibi sentetik maddeyle kaplı olduğunu istatistiksel bir veri gibi dökmeye kalkışsak, muhtemelen elde ettiğimiz sonuç bedensel olarak da zihinsel olarak da ‘o kadar da insan’ olmadığımızı gösterecektir. Fakat nedense, doğayı kaynak olarak kullanıp teknoloji üretirken düştüğümüz bir yanılgıyla yüzleşmek öyle pek de kolay değildir. İnsanın tüm dünyanın hakimi olarak kendini konumlandırması doğa ve teknoloji için yeterince sorun teşkil ediyorken, asıl problemin o egosal tahtımızdan bir türlü inemeyişimiz olduğunu görmezden gelmek aslında kendi sonumuzu kendi ellerimizle hazırladığımızın bir göstergesidir. Kısaca, gittikçe artan ölçüde teknolojiye kaynaşmamız, bir yandan ‘insan için yaşam desteği’ gibi görünürken bir yandan da sistematik olarak doğayı ve evimiz olan bu gezegeni yok etmeye devam ettiğimizin işaretidir. Kendini rasyonel düşünce, akıl ve muhakeme yeteneği üzerinden tanımlayan ve tüm yaşam formlarının ‘en zekisi’ unvanını kendine bahşetmiş bir tür olarak insan, Homo sapiens (bilge insan) adını hakettiğini pek de gösterememektedir. İşte bu nedenle posthümanizm, insanın kendi kendine bahşettiği tahtından inmesi gerektiğini söyler.

Posthümanizmle sıklıkla karıştırılan bir akım da transhümanizmdir. Transhümanizmin aslında posthümanizmin şiddetle eleştirdiği hümanist düşüncenin çağdaş ve yenilenmiş bir formu olduğu gerçeği, bu karışıklıktan duyduğum rahatsızlığımın başlıca kaynağıdır. Aslında bu, transhümanizmin de posthümanizmle ters düştüğü en kritik noktadır. Buraya kişisel bir anekdotu eklemeden geçemeyeceğim. Aydınlanma Çağı düşüncesinin mantık, akıl, bireysellik, bilim, ilerleme, kültürlenme yoluyla kendini mükemmele ulaştırma gibi inançlarını benimseyen ve bu inançlara ek üstüne ek yapan transhümanizme karşı olduğumu söylediğimde en uç noktada ‘bilim düşmanı,’ orta seviyede ‘spiritüeli bilimin önüne koyan,’ en hafif tabirle de ‘metafiziğe yatkın’ gibi sıfatlarla anıldığım da olmuştur. Kısaca bu komik ve ilginç (!) yakıştırmaları yanıtlamak isterim.

Geçenlerde bir sosyal medya ağında karşılaştığım anonim bir kullanıcı, bana ithafen değil ama kendi sayfasında şakayla karışık bir tespitte bulunup şöyle yazmıştı: “Akademide modernist ve/veya pozitivist değilsen, seni döverler.” Buradaki tespitin haklılığını ve barındırdığı ironiyi tam olarak göremeyeniniz varsa dönüp pozitivist paradigma esaretinde hem kendini, hem de kendine oyuncak ettiği bilimini kıvrandırıp duran ustalara ve bu ustaların konuyu epeyce yanlış anlayıp bilimi tanrısallaştırmış çıraklarına bakabilir. Sosyal ve beşeri bilimlerin ‘bilimsellik’ unvanını kazanmasında pozitivizmin payı elbette yadsınamaz. Bu bilimlerin her bir alanında değerli çalışmalar yürütmüş kişilere, alanlarını belli bir noktaya getirdikleri için teşekkür edelim. Ancak bir noktadan sonra doyma ve şişme noktasına ulaşan, salt nicelliğe dayalı yöntemlerin artık çalışmadığını da kabul edelim. Salt madde dünyasına ait sayısal verilerle yola çıkarak insanı, insana dair yaşamı ve diğer canlıların yaşam biçimleri ile kültürleri değerlendiremeyeceğimiz aşikardır. Hayat, bilgisayar programlama sistemlerinde kullanılan 1/0 mantığında algılanamayacak kadar kompleks bir sistem ise, kompleks canlı bilimlerinin getirdiği yeni paradigmaya gözümüzü, kulağımızı, algımızı kapatmak – kabul edelim – hem kendi düşünce biçimimizi hem de bilimin amacını gitmesi gereken yönden saptırmaktadır.

Mesele ‘bilim düşmanlığı’ konusuna geldiğinde ise yanıtım şudur: Bilime düşman olup aynı zamanda akademik çabalara girişmek kendi içerisinde çelişik olurdu. Bilime düşman olsam ya da olsak, bunca yıl kendimizi zihnen ve bedenen çeşitli acılara gark edip bunca çileye katlanmak neden? Bir düşünün… Batı Dilleri ve Edebiyatları eğitimi almış, hayatını okuyup yazmaya ve düşünce üretmeye adamış kimseler sizce böyle bağnaz düşüncelerle beslenebilir mi? Beslenenler varsa, bu onların problemidir elbette. Ancak kendi adıma basitçe cevap vereyim. HAYIR, posthümanizm bir çeşit bilim düşmanlığı değildir. Böyle bir okuma biçiminiz varsa, ait olduğunuzu hissettiğiniz yüzyıldan çıkıp günümüze gelirseniz bizimle buluşabileceğinizi umuyoruz. Değilse zaten zaman yolculuğu mümkün kılınıncaya dek sizinle iletişim kurmamızın ihtimali bulunmuyor ne yazık ki.

Yine de en azından şunu düşünebiliriz. Bilim ve ürünü olan teknolojiye düşman olsak burada ne işimiz var? Sırf Türk akademik dünyasına posthümanizmi kazandırmak için bu websitesini kurmam ve yanıma çok sayıda meslektaşımı ve genç dostlarımı alarak onlara kendilerini ifade etme alanı sunmaya çalışmam bile bu anlamsız fikre başlı başına yanıt olmakla birlikte, böyle mantıksız suçlamalar karşısında bir noktada ironi yapıp işi mizaha çevirmekten kendimi alıkoyamıyorum. Metafizik konusuna dönecek olursak, sorularınıza aradığınız yanıtlar ontolojik bir eksen gerektiriyorsa, metafizikten kaçınmanız mümkün olamıyor. Kısaca, varoluşa salt bilgi ile ulaşamıyoruz. Bu gerçekle yüzleşmediğimiz sürece, sadece istatistik, sadece sayı, sadece veri olarak algılamaya çalışıp durduğumuz doğa ve tüm canlılar, bize gereken yanıtları yanılgılarımızı yüzümüze tokat gibi çarparak veriyor zaten. Klasik fiziğin anlayışıyla yola çıkılmış katı yöntem ve ilkeleri ‘bilim olarak kabul görme’ yolunda kullanmış ve bunlardan çokça da fayda sağlamış olmamız, bugün halen aynı değerlerle yola devam etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Kaldı ki, transhümanistlere karşı çıkıyoruz diye teknolojiyi persona-non-grata ilan edecek değiliz: Elinizde projeksiyon makinesi varken tepegöz kullanmaya çalışmanız nafiledir.

Tekrar ve açıklayarak ilerleyeyim. Bilimsel yordamınız etiko-onto-epistemoloji ölçütüyle şekilleniyorsa, az ya da çok felsefi veya sosyolojik bilgi altyapınız varsa, ontoloji işin içindeyken zaten metafiziğe kaçınılmaz olarak girdiğimizi biliyorsunuzdur. Bahsettiğim yordamın, on yedinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar bilim dünyasının temelini oluşturan ikili karşıtlıklar zemininden doğmadığını bilenler de ‘spiritüele karşı bilim’ gibi bir ifadeyi zaten kullanmayacaklardır. Tüm bunlara dair bilginiz yoksa endişe etmeyin. Etiko-onto-epistemoloji nedir, nereden gelmiştir, bize nasıl yardımcı olur; bu soruların hepsinin yanıtını ilerleyen yazılarımızda bulacaksınız. Tam bu noktada, yine elimde olmaksızın muzipleştiğim bir cümle ekleyeceğim: Kendini bilim insanı ya da düşünür olarak nitelediği halde, hümanizmin neden sorunlu olduğunu ve Aydınlanma Çağı düşüncesinin neden artık bilimsel düşüncenin özüne ve gelişimine hizmet edemeyeceğini henüz idrak edememiş kimselere de yirminci yüzyıl modernizmini epeydir arkada bıraktığımızı, pozitivist paradigmanın da artık evrensellik savlarında bulunamaz duruma geldiğini haber vermiş olalım. Bu haberlerin detayına yine ilerleyen günlerde bakacağız.

Sizi daha fazla terime boğmadan klavyeden uzaklaşıyorum. Görüşmek üzere.

 



 

3 comments

Bir Cevap Yazın