Derlenme/Direnç (Resilience) ve Maddemetin (Mattertext)

Bu yazıda hem “derlenme” hem “direnç” olarak Türkçe ifade ettiğim resilience, son yıllarda yalnızca doğa bilimlerinde değil, sosyal bilimlerde, felsefede ve edebiyatta da giderek merkezî bir kavram hâline gelmiştir. Kelimenin kökeni Latince “geri sıçramak, toparlanmak, eski hâline dönmek” anlamlarına gelen resilire fiiline uzanmaktadır: Bu etimoloji, kavramın temelinde yatan harekete, yani bir darbeden, şoktan ya da kırılmadan sonra yeniden ayağa kalkmaya, işaret eder. Ancak günümüzde “direnç/derlenme” yalnızca eskiye dönüş anlamına gelmez; dönüşerek var olma, başka bir formda yaşamaya devam etme, hatta yenilenme anlamlarını da taşır. Bu yüzden resilience, tam da çağımızın krizlerini, kırılmalarını ve olası geleceklerini düşünmek için elzem bir kavramdır.

Bu hafta yayımlanmak üzere bu yazıyı kaleme alırken bana ilham veren şey, yakın zamanda Instagram’da takip ettiğim bir sayfada “psikolojik sağlamlık” bağlamında aynı terimin ele alınması ve bunun üzerine hocam Prof. Dr. Aytül Özüm ile kısa bir sohbet etmemiz oldu. İngiliz edebiyatı alanındaki çalışmalarında psikolojik derinlik gerektiren meselelere eğilen Aytül Hoca, kendisine bu terimin “çevreci beşerî bilimler ve posthüman çalışmalar alanlarında da var olduğunu” belirttiğim zaman, şöyle bir şey söyledi: “İnsan için kullanılan neredeyse tüm terimlerin artık insan-dışı varlıklar için de geçerli olduğunu sıklıkla gözlemliyoruz.” Bu doğru tespitle beraber, kavramın çevreci beşerî bilimler alanına giriş öyküsüne, 1970’lere uzanan ekolojiyle bağdaşma meselesine bir göz atmak ve bu kavramı yakın zamanda son şeklini verdiğim “maddemetin” (mattertext) kavramı ile ilişkilendirerek incelemek istedim.

Kanadalı ekolog C. S. Holling, 1973’te yazdığı makalesinde[1] ekosistemlerin direncini, yani bir bozulma ya da felaket sonrasında dengeye yeniden ulaşabilme kapasitesini tartışır. Orman yangınından sonra toprağın yeşermesi, mercan resiflerinin beyazlamadan sonra kısmen iyileşmesi ya da bir göl ekosisteminin kirlilikten sonra temizlenebilmesi buna örnektir. Ancak burada kritik bir soru vardır: Ekosistemler gerçekten “eski hâline” mi döner, yoksa aslında yeni bir denge durumuna mı geçer? Örneğin, Amazon ormanlarında büyük bir yangın sonrası çıkan türler, öncekilerle aynı değildir; biyolojik çeşitlilik değişmiştir. Derlenme ya da direnç, bu yüzden, asla mutlak bir “geri dönüş” değildir; daima bir oluş, yani yeniye doğru evrilmedir. Timothy Morton’un “karanlık ekoloji” (dark ecology) (2016)[2] ve “hipernesne” (hyperobject) (2013)[3] kavramlarını hatırlarsak, ekoloji dediğimiz şey zaten sürekli değişim hâlinde, insanın kavrayamayacağı büyüklükte ve karmaşıklıkta bir yapıdır. Bu nedenle, derlenme ya da direnç, durağan bir “istikrar”dan ziyade, sürekli bir hareket ve dönüşüm süreci olarak anlaşılmalıdır.

Elbette resilience insan toplumlarında da karşımıza çıkar. Afetlere, savaşlara, göçlere maruz kalan toplulukların nasıl yeniden ayağa kalktıkları ve dayanışma pratikleriyle nasıl hayatta kaldıkları bu bağlamda düşünülür. İklim krizinin tetiklediği zorunlu göçlerde yerinden edilmiş toplulukların “dirençli” oluşu, biyolojik bir hayatta kalma refleksi olmanın yanında, kültürel bir yaratıcılıktır da. Bu yaratıcılık, feminist düşünürlerin, özellikle Audre Lorde’nin ve Gloria Anzaldúa’nın dirençliliği “hayatta kalma estetiği” olarak kavramsallaştırmalarını hatırlatır. Lorde, “hayatta kalmak için bir ayin” derken;[4] Anzaldúa, melez kimliklerin, sınır bölgelerinin yarattığı kırılgan ama üretken varoluş biçimlerini anlatır.[5] Burada resilience, yalnızca katlanmak, mukavemet etmek ya da direnmekten ibaret değildir; bunun yanında bir de yeni bir varoluş estetiği icat etmektir ki sanat bu direncin en görünür alanlarından biridir. Travma sonrası sanat eserleri, yas tutmanın ve iyileşmenin bir biçimi olarak düşünülebilir. Örneğin, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa edebiyatında yükselen varoluşçu metinler ya da 11 Eylül sonrası Amerikan şiirinde görülen yeni duyarlılıklar, kolektif bir direnç biçimidir. Benzer şekilde, plastik atıklardan heykeller, bozulan ekosistemlere dikkat çeken performanslar ya da katılımcı canlıların varoluşunu gözeten etik değerlere sahip biyosanat deneyleri gibi ekosanat pratikleri, aslında insan-merkezli tahribata karşı hem eleştirel hem de yaratıcı bir direnç/derlenme estetiği üretir. Böylece resilience, sanatta da yıkımdan sonra başka türlü var olma biçiminde açığa çıkar.

Posthümanizm perspektifiyle bakıldığında, tıpkı yukarıda bahsettiğim sohbetimiz sırasında Aytül Hoca’nın da söylediği gibi, direnç/derlenme yalnızca insanın ya da insan topluluklarının değil, insan-dışı varlıkların da bir niteliği olarak görülür. Mercan resifleri, mantar ağları, kuş göçleri ya da toprağın kendi yenilenme kapasitesi dirençli sistemlerdir. Dahası, kimi zaman insanın ekolojik tahribatına karşı beklenmedik formlarda direnç/derlenme izlenebilir. Plastik şişelerin içinde yaşamayı öğrenen bakteriler, okyanuslarda yeni yaşam alanları kuran mikroorganizmalar, hatta radyasyona uyum sağlayan mantarlar da bize doğanın yalnızca kırılgan değil, aynı zamanda şaşırtıcı derecede dirençli olduğunu gösterir. İşte burada dirençlilik bir maddemetin (mattertext) olarak düşünülebilir. Karen Barad’ın “içten-etkime” kavramından,[6] Jane Bennett’in “canlı madde” vurgusundan,[7] Tim Ingold’un materyalite üzerine düşüncelerinden ve daha da önemlisi, N. Katherine Hayles’in maddesel-enformasyonel ağ ilişkilerini yeniden kuran yaklaşımlarından[8] beslenerek geliştirdiğim bu kavram bizleri benim posthümanist okumalarımda önerdiğim şekilde, metin ile maddenin birbirine dolanıklığını düşünmeye davet eder.[9] [10] [11] [12] Burada metin yalnızca insana özgü bir yazma pratiği olmaktan çıkar; moleküller, organizmalar, mineraller, atıklar, hatta toksik kalıntılar da kendi izlerini, kendi yazılarını sürdürür. Bu yazı her zaman okunabilir bir dil formuna bürünmez; bazen erozyonda, bazen çürümede, bazen de yeni yaşam formlarının ortaya çıkışında açığa çıkar. Madde, metne kendi anlamını üretecek şekilde yeniden biçim verirken, metin de maddenin doğasını yeniden yazar: Donna Haraway’in “doğakültürler” (2003) kavramıyla[13] ifade ettiği şey, metinselliğin izini sadece yazılı insan kültüründe değil, dünyadaki formlarda da sürmemizin yolunu maddemetin ile bulur.

Plastik bir şişe doğada yüzlerce yıl kalır; ama bu “kalıcılık” yalnızca bir kirlilik değil, aynı zamanda yeni yaşamların zeminidir. Bu zeminde yeni oluşumların izlerini metinsellikle süreriz. Maddenin bu dirençli varoluşu, insan-merkezli anlatıların ötesinde, kendi metnini, kendi yazısını sürdürür. Resilience bu anlamda, maddenin ısrarıdır. Dolayısıyla maddemetin, insan-merkezli otoriteyi kırarak yazıyı çok-türlü, çok-katmanlı ve ekolojik bir olgu hâline getirir. Plastik bir şişenin doğada ısrarla kalması, yalnızca antropojenik (insan-kaynaklı etki yaratan) bir atığın varlığını göstermez bizlere, aynı zamanda maddenin kendi “dirençli” yazısı olduğunu da hatırlatır: Yosun tutar, su taşır, bakterilere yuva olur, toprağa toksin bırakır ve tüm bu süreçlerde bir metin gibi iz bırakır. Böylece resilience, maddemetnin en görünür tezahürlerinden birine dönüşür; çünkü direnç (ya da derlenme) tam da maddenin posthüman yazım tarzıdır; hem varoluşsal bir ısrar gösterir hem de sürekli yeniden kurulan bir çatıdır bu; buna şu anda yayın aşamasında olan kitabımda (bkz. Ağın, 2025; burada 10. dipnot) yeniden yazılan “ekotekstürellik” (ecotexturality) adını veriyorum. Ekotekstürel: Yani ekolojik olanla Latince textura’dan türeyen “dokuma, örme” birleşir; doğanın her gün dokuduğu bir metne dönüşen, yenilenen maddenin ifadesi hâline gelir. Bu örgülenen ve ağsallaşan metin, sıklıkla “dayanıklılık,” “esneklik” veya “iyileşme kapasitesi” gibi olumlu anlamlarda kullanılır. Ancak kavramın karanlık bir yanı da vardır. Her direnç olumlu mudur? Tabii ki hayır. Örneğin, doğal çeşitliliğe zarar veren istilacı türler de dirençlidir. Ait olmadıkları ekosistemlere gelip yerleştikten ve bir kez tutunduktan sonra onları silmek neredeyse imkânsızdır. Ya da virüsler ve bakteriler direnç geliştirip sağlık sistemine büyük tehdit oluşturabilirler. Dolayısıyla resilience, yalnızca umut ve iyileşme değil, kimi zaman “yanlış şeye direnç” ya da “yıkıcı bir direnç” anlamına da gelebilir. Bu nedenle kavramı kullanırken etik bir sorgulamayı da beraberinde getirmek gerekir.

Bugün iklim krizinin, kitlesel göçlerin, biyolojik çeşitlilik kaybının ortasında yaşarken “direnç/derlenme” kavramı, yalnızca teorik bir mesele değil, etik ve politik bir zorunluluktur. Biz neye direnç göstereceğiz? Hangi toplulukları, hangi canlı türlerini, hangi ekosistemleri “dirençli/derlenebilir” kılmaya çalışacağız?

Belki de resilience’ı yeniden tanımlamak gerekiyor: Eskiye dönmek değil, dönüşerek var olmak; geçmişin sabit formlarına takılıp kalmak değil, geleceğin bilinmez formlarına doğru evrilmek; insanla insan-dışı, kültürle doğa, canlıyla cansız arasında yeni bağlar kurmak gibi. Öyleyse, PENTACLE’ın kavramsal yolculuklarında sık sık sorduğumuz gibi, “madde metni kurar mı?” sorusuna resilience üzerinden tekrar bakabiliriz. Belki de direnç, maddenin kendi anlam-yazımını sürdürme tarzıdır: Toprağın yeniden yeşermesi, bir topluluğun travmadan sonra şarkı söylemesi, plastik şişeden beslenen bakterilerin yeni bir yaşam kurması örneklerinde olduğu gibi. Direnç, tüm bu örneklerde, bir “geri dönüş” değil, bir “yeniden yazım”dır. Belki de resilience, kendi başına bir maddemetindir; hem umut, hem korku, hem de dönüşüm barındıran çok-katmanlı bir yazı.


[1] C. S. Holling, (1973), Resilience and stability of ecological systems, Annual Review of Ecology and Systematics, 4, 1–23. https://www.jstor.org/stable/2096802

[2] Timothy Morton, (2016), Dark ecology: For a logic of future coexistence, Columbia University Press.

[3] Timothy Morton, (2013), Hyperobjects: Philosophy and ecology after the end of the world, University of Minnesota Press.

[4] Lorde üzerine bir yazı için bkz. Özgün Özçer, (2020), Audre Lorde: dize dize özgürleşmek, https://www.k24kitap.org/audre-lorde-dize-dize-ozgurlesmek-2819

[5] Anzaldúa üzerine bir makale için bkz. Meltem Vardal Özkutlu, (2023), Bir iyileşme projesi: Gloria Anzaldúa’nın sınır teorisi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 14(1), 90–102. https://dergipark.org.tr/tr/pub/sobild/issue/75878/1251700

[6] Karen Barad, (2007), Meeting the universe halfway: Quantum physics and the entanglement of matter and meaning, Duke University Press.

[7] Jane Bennett, (2010), Vibrant matter: A political ecology of things, Duke University Press.

[8] N. Katherine Hayles, (1999), How we became posthuman: Virtual bodies in cybernetics, literature, and informatics, University of Chicago Press.

[9] Başak Ağın, (2020), Chlorine, neurasthenia, bombturbation: A mattertextual critique of English war poems, NALANS: Journal of Narrative and Language Studies 8(15), (Special Issue on Ecocriticism), 177–186.

[10] Başak Ağın, (2023a), Spread the word: Mattertext as bio-art. European Journal of English Studies, 26(3), 439–461.

[11] Başak Ağın, (2023b), Posthümanizm, öykülü madde, maddemetin. Ed. B. Ağın ve Z. G. Yılmaz. Beşerî Bilimlerin 50 Rengi: Çevreci, Dijital, Tıbbi ve Posthüman Sesler, içinde (s. 411–421). Kapadokya Üniversitesi Yayınları.

[12] Başak Ağın, (2025), Maddemetin: Biyosanat, ekotekstürellik ve posthüman-ekogotik estetik, Siyasal Kitabevi, yayın aşamasında.

[13] Donna Haraway, (2003), The companion species manifesto: Dogs, people, and significant otherness, Prickly Paradigm.

+ posts