PENTACLE ekibi olarak başlattığımız ve derlemelerini Mehmet Ali Çelikel’in üstlendiği bu seride, kariyerinde henüz yükselmeye başlamış PENTACLE yazarlarından tez çalışmalarını anlatmalarını istedik. Her bir söyleşide, tezini anlatan yazarımız ekipteki bir başka yazar ile eşleşerek bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşilerden üçüncüsünü, Mahinur Gözde Kasurka “Schopenhauer’den Nietzsche’ye Yaşamın Kolektifleşmesi” başlıklı yüksek lisans tezini yazan Bulut Yavuz ile yaptı.
Merhaba Bulut Hocam. Söyleşiyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Tezinizin içeriğiyle ilgili sorulara geçmeden önce, tez yazma sürecinde sizi en çok zorlayan deneyim/ler neydi? Tez yazacaklara kendi tecrübelerinizden hareketle tavsiye verecek olsanız, hangi tavsiyelerde bulunursunuz?
Merhaba Gözde Hocam. Tez ile ilgili yaşadığım en büyük güçlük her zaman belirli bir konuya odaklı bir şekilde geçirilmesi gereken süreye ilişkin olmuştu ki doktora tezimde de aynı mesele ile uğraşmaktayım. Sosyologlar ve psikologlar belki daha iyi tespit edeceklerdir bunun nedenlerini ancak benim kişisel deneyimime dayalı olarak düşüncem yaşadığımız dönemle ilgili olduğu yönünde. Burada sadece akademik yaşantıda bulunan insanlarla ortaklaşacağımı düşündüğüm iki noktayı vurgulamak istiyorum. Ben yüksek lisansıma 2015’te başladım. O zamandan bu zamana sadece Türkiye’de darbe girişimi, COVID salgını, ülkeyi kasıp kavuran orman yangınları, deprem ile neredeyse yok olan şehirler gördük halk olarak. Toplumsal travmaların tez gibi uzun zaman isteyen, belirli bir konu etrafında dağılmadan tartışma yürütülmesi gereken süreçler üzerindeki etkisi oldukça zorlayıcı oldu. Bu toplumsal travmaların etkisi olarak işaret etmek istediğim ilk nokta.
İkincisi ise, Türkiye’de akademi üretim ile beklentisini her gün artırırken verdiği desteği de gün geçtikçe azaltıyor. Bir yandan tez yazmak ile ilgilenirken bir yandan makale, bildiri gibi tezi bölen şeylerle uğraşmak zorunda kalmak da tez yazmak için gerekli ortamı kurmayı güçleştiriyor. Bu iki durum için de verebileceğim tek bir tavsiye var: Dayanışma. Kafamızdakileri sesli olarak dile getirebildiğimiz, ortak olarak üretebildiğimiz ve birbirimizi eleştirebildiğimiz irili ufaklı dayanışma ağları hem toplumsal travmalarla başa çıkmak için hem de akademik açıdan dağılmamak ve ayakta kalmak için çok önemli. Yüksek lisansımı yaparken sahip olmadığım bu ortama doktora sürecimin başlarında sahip oldum ve belki de doktorama hala devam edip ve bir yandan da akademik üretimlerime devam ediyor olmamın en büyük sebeplerinden birisi de bu. Bu akademik üretimin bir yandan tek başına yapıldığını, yine de yalnız yapılmadığını görmek açısından da önemli.
Yalnız yapılmama kısmına dair fikirlerimi gösterdikten sonra tek başına kısmını göstermek gerekiyor sanırım. Her şeyden önce çalışılacak bölgenin mümkün olduğunca daraltılması gerekiyor. Benim en beceremediğim şeylerden biridir bu. Bu tezin diğer yazma biçimleri ile arasındaki farktan kaynaklı bir gereksinim. Tezi kitap yazmak gibi görme eğilimi olsa da aslında tezlerden beklentiler genelde çok daha farklıdır. Her şeyden önce talep tezin bağlantı kümelerinin mümkün olduğunca sıkı tutulması ve konunun sürekli olarak geri dönüşlü şekilde vurgulanması olduğu için hem konunun kapsamı hem de bu kapsamın göstermek için seçilecek ve vurgulanacak figürlerin seçimi oldukça zorlayıcı oluyor.
Yüksek lisansta baştan sona Nietzsche’nin düşüncesini takip etme isteğiyle başlayıp, onun ilk dönemi ile sınırlandırmak ile sonlandırmıştım. Doktorada ise yeni materyalizmi her merkezi figürle ele alma fikriyle başlayıp ortaya çıkmasındaki önemli bir figür ve felsefenin içinden bir başka figür ile sınırlandırmış bulunmaktayım. Bu bile yeterince iyi bir sınırlandırma mı, emin değilim açıkçası. Ancak kavramlar ve gidilecek rotalar seçildikten ve tez süreleri açısından uygun hale getirildikten sonra o yolu yürümeyi oldukça kolaylaştırıyor.
İkinci olarak vurgulamak istediğim şey ise, yazma sürecinde ne olursa olsun hiçbir koşul ve şart altında ara vermemek olacaktır. Sonuçta danışmanınız akademik hayatta daha fazla zaman geçirdiği için, tezinizi okurken, siz söylemeden hangi cümleden sonra kaç gün ara verdiğinizi tespit edebilecek durumda olan birisidir büyük ihtimalle. Bana göre, sürekli okuyan, düşünen ve yazan insanlar olarak düşüncelerimizdeki dönüşüm hızı teze verilen arayı tezin bütünlüğü için bir risk olarak görmeyi gerektiriyor.
Son olarak danışmanınızın iletişim kurmakta zorlanmadığınız birisi olması çok önemli. Mizaçlarınızın hiçbir şekilde uyuşmadığı ve iletişim zemini oluşturamadığınız birisi ile çalışmak hem sizin için hem de danışmanınız için işkence olacaktır. Tez yazan insanlar olarak genelde görmezden geldiğimiz bir durumu da vurgulamakta fayda var, tez danışmanı o tezin bir parçasıdır ve bu nedenle danışmana karşı da sorumluluğumuz bulunmaktadır. Bu sorumluluğun gösterilme biçimi belki sürekli raporlama, sürekli fikir alma şeklinde olmaz, sonuçta her tez yazma sürece başka başkadır; ancak danışmanınız da sizin yazdığınız şeyden etkilenecektir.
Tez süreçleri uzun, yorucu ve stresli olsa da ortaya çıkacak olan ürün tüm yaşadıklarınıza değiyor.
Sizi Schopenhauer ve Nietzsche üzerine çalışmaya iten şey neydi? Neden bu iki filozofa odaklanmak istediniz? Bu iki düşünürün düşünme biçimlerinin çalışmanıza ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?
Aslında ben Nietzsche üzerine çalışmak istiyordum. Yola çıktığım ve okumalarımı sürerken karşılaştığım bir çatallanmada aldığım bir karardan kaynaklı olarak Schopenhauer’i tezime dahil ettim. Niyetim felsefe tarihindeki merkezi figürleri de hesaba katarak bir tez yazıp akademik hayatımda en çok ihtiyaç duyduğum bütünlüklü bir felsefe fikrine erişmekti. Benimki Nietzsche’yi tek başına ele alıp uzmanlaşmak ile bir başka figürü sürece dahil edip felsefi olarak altyapımı güçlendirmek arasında bir tercihti. Açıkçası PENTACLE ekibiyle tanışmama vesile olan da bir tercih olduğu için hiçbir pişmanlığım da yok.
O dönemlerde özellikle Nietzsche’ye odaklanma sebebim, Çağdaş Fransız Felsefesi ile çok içli dışlı olmamdan ve sürekli karşıma çıkmasından kaynaklıydı. Okumamı derinleştirip üzerine daha fazla düşündükçe ise, meselenin Aydınlanma, pozitivizm, düalist düşünme gibi uzak durmaya çalıştığım perspektiflere karşı güçlü argümanlar üretmek için iyi bir yol arkadaşı olduğunu düşünmeye başladım. Tezimi sınırlandırmam gerektiği için belirli sorularla ilgili bir arayışa girdiğimde Schopenhauer’i de dahil etmem gerektiğini fark etmiştim. Her şeyden önce Nietzsche’nin merkezi kavramlarından olan “güç istenci”nin istenç kısmına odaklanıp bu istencin, onun hiçbir şekilde bahsetmediği ve liberal ya da Aydınlanmacı düşünce hatlarından onu ayırmanın en önemli uğrağını oluşturduğunu düşündüğüm “özgürlük” kavramından uzaklaştırılması gerekiyordu.
Schopenhauer aslında istencin bu halini Nietzsche’nin nasıl sahiplendiğini göstermek açısından sürece dahil oldu. Bu nedenle Schopenhauer ile ilgili bölüm genel bir aktarımın ötesinde bir şey dile getirmiyor ve sadece istençten ne anlaşılmasını önerdiğimi göstermek için arabuluculuk ediyor. Bu noktada, istencin özgürlük fikriyle bağı kopartılamazsa insan merkezci perspektiften kopmanın olanağını kazanamamak gibi bir tuzağa yakalandığımızı düşünmem belirleyici oldu. Günümüzde de posthümanizm çatısı altında ele alınan başat düşünürlere bakıldığında ilk gerçekleştirdikleri hamle insan olmayanların eyleyiciliğini göstermek olduğu için düşüncemi olumlamak için daha fazla sebep buluyorum.
Elbette tez sürecinde henüz dilsel dönüşün ötesinde yazılıp çizilen şeyleri bilmediğim için tezimi oldukça yetersiz buluyorum. Diğer yandan, posthümanizm ile tanıştığımda kaynakçalara pek de dahil edilmeyen ancak her yerde etkin bir şekilde görünen bir figürü çalıştığım için okumalarımda karşılaştığım güçlükler daha az sanırım.
Bunun dışında Nietzsche sürekli bireyci olmakla suçlanan bir figürdür. Nietzsche’nin kolektife doğru açılan patikalarını araştırarak bu suçlamaya bir cevap geliştirmek de bana hep önemli gelmişti. Buradaki en büyük problem yine “güç istenci” kavramının nasıl anlaşıldığı ile ilgilidir. Genelde modern egemenlik modeli ve bireycilikle özdeşleştirilerek okunan bir kavram olduğu için kavramın yaşamın insan ve insan olmayan tüm anlarında var olan güçleri birbirine karşı duyarlı hale getiren bir perspektif olduğu ıskalanmıştır. Bu nedenle Schopenhauer’in istenç ve özgürlük arasındaki bağı kopardığı noktadan ilerleyerek yol aldım. Özgür bir istemeden uzak durma gerekliliği ortaya konmadan modern egemenlik modeline ve bireyciliğe karşı güçlü bir nokta bulmak güçtür.
Bu noktada Schopenhauer’in istemeyi durdurmaya yönelik hamleyi tek özgürlük olanağı olarak görmesinden Nietzsche’nin bu istemeyi insan merkezcilikten uzaklaşmak üzere harekete geçirmesine doğru bir düşünce hattı çıkmış olur. Elbette Nietzsche bunların cevabını kapsamlı olarak verecek araçlardan yoksun bir düşünürdür, hatta kültür fikrinden yeterince uzaklaşamaz, yine de onun kültüre yönelik tüm olumlamaları modernlerin kültürden anladığı şey ile aynı değildir. Her şeyden önce bunu etkin ve tepkisel kavramları belirlemektedir. Modern kültür bütünüyle tepkisel kuvvetlerin egemenliğinde bir kültürdür, bunun en büyük göstergesi ise düalist olmasıdır.
Düalizmin paradoksu çifte bir refleksiyon pratiğine sahip olmasından gelir. Örnek olarak İnsan/insan-olmayan düalizmini ele alalım. Düalist mantık insanı ve insan olmayanı birbirinden bütünüyle koparır ve aralarında hiçbir iletişim olmamasını garanti altına alarak insanı üstün olarak belirler. İnsan-olmayan da onun hizmetinde olan “öteki”dir. Bu ilk refleksiyondur, daha doğrusu ilk gösterilmesi gerekendir. Bu zaten tepkisel bir işlemdir, “öteki” her zaman tepkisel bir şekilde ortaya çıkarılabilen ve güç istencinin zayıflığını iktidarla kapatmaya çalışan bir pratiktir. Buradaki esas mesele refleksiyonun kendisidir. Düalizmin ilk hareketi olarak işleyen refleksiyon yaşama bakışta kötü bir perspektifin adıdır aslında. Optikten alınan bu terim basitçe bir yansıtma hareketidir. Uygulayıcı yansımasında kendisini görmediği her şeyi ötekileştirir ve kendini ona üstün kılar. Nietzsche’yi farklı kılan bu pratikten uzak durmasıdır. Elbette kırınımsal bir pozisyon almış da değildir, ancak yaşama dair optiğin ne olmaması gerektiğiyle ilgili duruşu hiç değişmemiştir. Yeni bir optik bulamamış olsa da, yaşama dair duyargaların güçlenmesi, çoğalması ve başka bir dünyaya ilişkin çağdaş tartışmalara yön vermesi açısından oldukça merkezi bir figürdür. Spinoza’dan Deleuze’e doğru ilerleyen düşünce hattının da köşetaşıdır. Beni çalışma konumu belirlerken iten şeylerden biri de bu olmuştur.
Son olarak da, Schopenhauer ve Nietzsche üzerinden düşsel-gerçek-simgesel üçlüsünü Lacancı bir yapısalcılıktan uzaklaştırmak için kullanma fikrinin belirleyici olduğunu söyleyebilirim. Bu üçlüyü grotesk bir gerçekçiliğe doğru açmaya çalıştım, ki tezimde özgün sayılabilecek bir şey varsa sadece bu kısımda olma ihtimali olduğunu düşünüyorum. Bu kısımda aslında Deleuze’ün düşsellikle Baudrillard’ın da simgesele ilişkin fikirleri arka planda etkindir. Schopenhauer ilkinin, Nietzsche’de ikincisinin erken dönem formları olarak işlenmiştir. Bunun da ötesinde symbolon olarak simgeselin kolektife açılan bir gösterge olarak önemine odaklanma olanağı yaratmış olması önemlidir. Ancak burada simgeselin kültürel ve dilsel bir bağlamdan ziyade gerçek ve düşselin bağlantısına son veren bir değiş-tokuş eylemi olarak Baudrillardcı bir damardan okunmaya çalışılmıştır.
Bu okumayı anakronizme kaptırmamak için de Nietzsche’nin Dionysos’u simgeselin yıkıcı kuvvetlerine ait bir isimlendirme olarak alması özellikle vurgulanmaktadır. Kısacası kavramları anakronizmden kurtarmak adına doğrudan Nietzscheci müdahalelerde bulunulmuştur. Bu kısımda önemsediğim Lacan’da gerçeğin yapısalcılığın möbius şeridini kuran bağlantısı iptal edilerek, bilinç ve aydınlık mefhumları terk edilerek grotesk bir düşsel-simgesel değiş-tokuş oyunu oluşturulmaya çalışılmıştır. Burada tez boyunca arka planda işlettiğim motivasyon çağdaş çalışmalarda sıklıkla karşılaşılan bir figürü bireyciliğin, liberal düşüncenin ve özgür istencin elinden kurtarmaya çalışmaktan ibarettir.
Bu iki düşünürü çalışmak, akademik yaşantımın başından beridir sürekli hesaplaşmaya çalıştığım düalist düşünme biçimlerinden, Aydınlanma’dan, liberal özgürlük kavrayışlarından uzak bir düşüncenin patikalarının nereye açıldığını bu düşünürlerle birlikte yürüyerek keşfetmemi sağlamıştır. Özellikle günümüzde posthümanizm çatısı altında çalışan düşünürler ile karşılaşmamda baskın düşünce hatlarının yarattığı tuzaklardan daha rahat kaçınmamı sağladığı ve bu düşünürleri okurken kolaylaştırıcı olduğu için, tez boyunca ele aldığım konunun beni oldukça tatmin ettiğini söyleyebilirim.
Tezinizin Giriş kısmında Schopenhauer’in isteme kavramını açıklarken “İstemenin nesneleşmesinin en alt basamağında mutlak bir yasalılık ve düzenlilik görürken, yukarı çıktıkça rastlantısallığın ve düzensizliğin de arttığını görürüz” demektesiniz (2). Bu ifadeyi biraz açabilir misiniz?
Bu ifade Schopenhauer’in isteme kavramının tersine bir kavram olduğunu vurgulamak için seçtiğim bir ifadedir. Felsefe geleneği, özellikle kavramların cisimleştiği anları ışık altında resmetmeye, her noktasının daha iyi aydınlandığı rasyonel bir şey olarak, en stabil hali olarak görmeye alışkındır. Oysa Schopenhauer için bu durum tam tersi olarak gerçekleştir. İsteme kendini bedenleştirdikçe, yani cansız maddeden insana doğru ilerledikçe daha karanlık, daha gizli ve daha kaotik hale gelir. İsteme Hegel’in “tin” kavramı gibi bir bilince doğru da ilerlemediği için, rastlantısallık ve düzensizlik de giderek artar. Bilince doğru ilerlemeyen bir kavramı, kendi kendisini yiyip yutarak karmaşıklaşan bir kavramı merkeze almak, Schopenhauer’i aykırı bir pozisyona koyduğu ve özellikle Aydınlanma, pozitivizm, rasyonalizm, insan merkezcilik gibi sorunlu gördüğüm düşünce hatlarından ayırdığı için özellikle vurgulanması gerektiğini düşündüm.
Schopenhauer’in Nietzsche’nin “Apollon” kavramının oluşmasına nasıl katkıda bulunduğunu düşünüyorsunuz? Buradan hareketle, sizce Schopenhauer, Nietzsche’nin kendi düşün sistemini oluşturmada nasıl bir rol oynamıştır? Bu iki düşünürü beraber çalışmanın tezinize nasıl bir yansıması oldu?
Aslında bu Nietzsche’nin kendisinin kurduğu, belirlediği, üzerine yazdığı ve terk ettiği bir ilişki gibi geliyor hep bana. Apollon ile Schopenhauer’in bağlantısını Nietzsche Schopenhauer’in “maya perdesi”ni açıklarken kullandığı örnekten hareketle kuruyor. Schopenhauer’in istemenin kendini gizlemek için kullandığı pratiklerin, Nietzsche’de cisimleştiği halidir Apollon. Yeryüzünün hiç düzenli, sakin ya da güven verici yanı olmadığı için insanın yeryüzünün korkunç hakikatine dayanmak için oluşturduğu ve dünyanın üzerine örttüğü örtüler ile bağlantılıdır Apollon. Zaten Nietzsche için hakikat keşfedilecek, icat edilecek bir şey olmaktan çok katlanılacak bir şey olduğu için yapılan oluşturulan icatların tümünün adıdır aslında Apollon. Schopenhauer’le ortak noktaları da insanı güçlü bir figür değil, yeryüzünün belki de en sefil figürü olarak görmeleridir.
Schopenhauer bu sefaleti atalet ile durdurmaya çalışsa da, Nietzsche bu sefaleti güç istenci ile harekete geçirmeye çalışmıştır. Nietzsche’nin Schopenhauer’i eğiticisi olarak seçmesi, yalnızlık, hakikatten kuşku duyma ve sınırlılık tehlikelerinden koruyacak yolu ilk yürümüş kişi olmasından dolayıdır. Buradaki kavramlar ilk akla gelen anlamlarıyla anlaşılmamalıdır. Yalnızlık bireyciliğin getirdiği ve “kendi olma”yı derinlerimizde keşfedeceğimiz bir şey olarak anlamaktan doğan bir yalnızlıktır. Nietzsche’de “kendilik” her zaman dışa açılmak, doğa/kültür düalizminden kurtularak etkileşimlerimizin bütününü keşfetmeye çalışmak ile mümkündür. Hakikatten şüphe duymak da tekil bir hakikatin olmasından dolayı bir tehlike değildir, hakikatin keşfedilecek bir şey olarak görülmesinden ve bunun mutlak olduğu sanısından doğan bir tehlikedir.
Oysa Nietzsche’de güç hakikate ne kadar dayanabildiğimizle ölçülür. Yani yeryüzünün tüm etkin kuvvetlerine karşı ne kadar açık olduğumuzla ki bu aslında Spinoza’nın duygulanım ve conatus kavramıyla peşine düştüğü açıklıkla aynı açıklıktır. Sınırlılık tehlikesi ise, yaşamı ölümle anlamlı kılmaya çalışan düşünce tarihinin ve modern bireyin kendi yaşam ömrüyle sınırlı imgesel kuvvetinin dışına çıkamamaktan doğan bir tehlikedir. Kolektife doğru açılmanın, ölüm gibi nihayete erdirici hedeflerin ötesinde ortaklaşmalar yoluyla gerçekleşecek bir yaşamın peşine düşmenin önemi bu sınırlılık tehlikesinden kaçınmanın yoludur. Daha önce de belirttiğim gibi Nietzsche “kültür” kavramının dışına çok da açılamaz, ancak burada kültürden kastedilen yaşama açıklık olduğu ve aşkın göstergelere yaslanmadığı için modernlerin “kültür”den anladığından oldukça farklıdır.
Onun kültürden anladığı yaşam anlatımlarındaki üslup birliği olduğu için, her şeyden önce ortaklık zemininin aranması gerektiği düşünülürse bu fark daha iyi anlaşılacaktır. Kültürün yükseklik ve alçaklık nitelemeleriyle değil fark nitelemesiyle anlaşılması modernlere yabancıdır. Üstüne de üslup birliği bireyciliğin kabullenebileceği bir şey olmadığı için yukarıda da vurguladığım bireycilik, liberal özgürlük, özgür istenç gibi şeylere de yabancıdır. Schopenhauer Apollon’da cisimleşen süreçlerin ve anlatım biçimlerinin koruyucu karakterini göstermek bakımından Nietzsche için oldukça önemli olsa da, Nietzsche düalizmden uzak durmak istediği için ona dışarıdan gelen kötücül, yıkıcı, canavarsı ancak yine de Yunan Kültürü gibi bu dışarıdan gelişi, yersiz yurtsuz oluşu ve yeniden yurtlanma pratiğini gösterecek ve düalize olmayacak bir figür olarak Dionysos’u kullanmıştır.
Bu onu hem Schopenhauer’in düşüncesini kullanmasını hem de bu düşünceyi Schopenhauer’in hareketsiz hale getirerek kurtulmaya çalıştığı yaşamın korkunç hakikatlerini sahiplenerek harekete geçmesini sağlamıştır. Nietzsche’nin üslubu Schopenhauer ile başlayan, ancak onun içe çöken ve atıllaşan halinden uzak ve düalizme direnen bir hali olarak görünmektedir. Kendisinin de ifade ettiği gibi süreç Schopenhauer ile başlar ve kendi erken döneminde bir süre Schopenhauer maskesi takmış bir Nietzsche ile devam eder, tezimin kapsamı buraya kadardır. Daha sonrasına bakanlar ise Nietzsche’nin her maskesinin zaman içerisinde ikinci bir doğadan asıl doğaya dönüştüğünü ve her doğayı yeni bir maske ile dönüştürerek ilerlediğini göreceklerdir.
Son olarak aynı çalışmayı yeniden yürütecek olsanız ne gibi farklılıklar yaparsınız? Çalışmanıza dâhil etmenin yararlı olacağını düşündüğünüz ya da çalışmanızdaki kapsamın dışına çıkartmak istediğiniz yerler var mıdır?
Bu soru çok güzel bir soru olsa da, Spinoza-Nietzsche-Deleuze hattını takip eden herkesin sürekli olarak yaşamında uygulamaya çalıştığı olumlama pratiği gereği farklılık yapmayacağımı söylememin ötesinde bir cevabım olmadığını dile getirmemi zorunlu kılmaktadır. Spinoza’da sevinci, Nietzsche’de yaşamı evetlemeyi, Deleuze’de ise edimsel hale gelen her şeyin virtüel olanın tüm veçheleri ile olumlandığını düşünerek verilen bir cevaptır bu. Özellikle Nietzsche’nin iyi bir sindirim sistemi ve unutmanın önemi düşünülürse, tüm kusurları, tüm eksiklikleri ve bende bıraktığı tüm izleri hayatıma katmış olduğumu düşünüyorum. Elbette eleştiriler geldikçe bunların yaratacağı yeni izler olacak ve onları sindirmek, yani olumlamak için çaba harcamam gerekecektir. Yine de bu bir karşıtlaşma mekanizması değil iletişimde merkeze alınmasını gerektiğini düşündüğüm ortak kırılganlıklar zemininden ilerlemesine çabaladığım bir tarzda olacaktır.
