PENTACLE ekibi olarak başlattığımız ve derlemelerini Mehmet Ali Çelikel’in üstlendiği bu seride, kariyerinde henüz yükselmeye başlamış PENTACLE yazarlarından tez çalışmalarını anlatmalarını istedik. Her bir söyleşide, tezini anlatan yazarımız ekipteki bir başka yazar ile eşleşerek bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşilerden üçüncüsünü, Mahinur Gözde Kasurka, doktora tezinde yeni materyalizm üzerinde çalışan Bulut Yavuz ile yaptı.
Doktora tez çalışmalarınızda yeni materyalizm üzerine odaklanıyorsunuz. Öncelikle yüksek lisans teziniz sonrasında, doktorada yeni materyalizme evrilen yolculuğunuzu kısaca açıklayabilir misiniz? Nasıl yeni materyalizm çalışmaya karar verdiniz? Bu süreçte sizi bu alana yönlendiren faktörler nelerdi?
Bu her şeyden önce dilsel dönüşte aradığım çıkış noktalarını bulamamaktan kaynaklıydı. Dilsel dönüş gerçekten çok güçlü bir perspektif, yine de bir yerden sonra onu kullanarak yerle yeksan edilen hiyerarşik örgütlenen düşünce hatlarının her defasında daha sert ve baskıcı şekilde döndüğüne tanıklık etmek arayışımın çıkış noktasını oluşturdu. Bu sertlik ve baskıyı politik iklimden okumak mümkün olduğu kadar, doğrudan düşünce veya yazın ekseninden okumak da mümkün. Dilsel dönüşün görünür kıldığı bulanık sınırların yarattığı alanlar, hiçbir şekilde başka bir dünyaya doğru gitmedi. Hemen her defasında bu dünyada yeryüzünü baskı altına alan kuvvetlerin, bu baskıyı kazanca dönüştüren rejimlerin, yaşamı yok etmeye yönelik tehditlerin arttığı bir tarihsel dilimde yaşadık. En iyi örneği koronavirüsün ifşa ettiği dünya düzenidir. Biz ayrıcalıklı orta sınıflar evlerimizde huzur içinde otururken, üst sınıflar adalarda villalarında keyif çatarken bizi evden çıkarmamak için insan nüfusunun çoğunluğu seferber edildi.
Bu süreçte insanların genel tüketim davranışlarının çoğunluğu ortadan kalktığı için yeryüzünün temizlenme hızı görüldü, büyük Batı’nın kendi insanlarını ölüme terk ettiklerine şahit olundu; kısaca bunca zamandır yazılan, anlatılan ve uğruna mücadele verilen şeylerin haklılığı bir kez daha tescillendi. Virüsün kendisi de insan üstünlüğüne dayalı dünya tasarımının yaşamı nasıl tehdit ettiğini gösterdi. Sonuçta zoonotik virüslerin büyük çoğunluğu ya insan olmayanların evcilleştirilme süreçlerinden ya da insanların evcil olmayan canlıların yaşam alanlarını büyük ölçüde kısıtlamış olmasından kaynaklanıyor. Düalizmle düzenli olarak hesaplaşmaya çalışan düşünce hatlarıyla yakınlığımın etkisi, Nietzsche’nin düşünce dünyasının insan merkezci olmayan okumalara açtığı geniş patikaların da etkisiyle, üzerine Nietzsche’den oldukça etkilenmiş ve düşüncenin gidişatına yön veren günümüzün en etkili düşünürlerinden Deleuze’ün de etkisiyle, yeni materyalizmle karşılaştığımda bugüne kadar sürdürdüğüm çalışmaların çağdaş yansımalarını dile getirmenin olanağını bulmuş oldum.
Dahası yeni materyalizm ve çağdaş ontoloji tartışmaları, dilsel dönüşte bulamadığım yeni ve başka bir yerin, olmayan bir yerin nasıl mümkün kılınabileceğini düşünmek için de çok geniş olanaklar sağlıyordu. Elbette bu süreçte danışmanım Doç. Dr. Ezgi Ece Çelik Karaçor’un derslerinin üzerimdeki etkisi ve doktora sürecimin başlarında tanışmış olduğum PENTACLE ekibinin etkileri de çok belirleyici oldu, hatta belki de en çok bu belirleyici oldu ve öncesinde dile getirdiklerim bu etkilerin rasyonalize edilip kendime mal edişimin dışavurumudur.
Yeni materyalizm ile ilgili olarak materyalist perspektife “yeni” olarak katkısının ne olduğunu düşünüyorsunuz? Sizin okumalarınız sonucunda yeni materyalizmde “yeni” olanı nasıl betimleyebiliriz?
Oldukça gevşek bırakılmış ve pek çok alanla kesişen bir kavram olan yeni materyalizm, okumalarımdan ve üzerimdeki etkilerin toplamından hareketle yeni olarak tek bir öbekleşmeyi ifade ediyor bana. Çok uzun bir alışkanlıkla hayatın hep merkezinde yer alan ama neredeyse asla sorgulanmamış bir düşünce olarak bireyin aslında hiç olmamış olduğunu. Burada kastettiğim bölünmez bir bütün olarak düşünülen ve geometrik olarak ayırt edilebilir sınırlara sahip bir fail olarak düşünülen bireydir. Bu illa birey olarak okunmak zorunda olmasa da en atomize hali olduğu için özellikle vurgulanmalıdır. Bölünemezlik ve ayrılamazlıkla ifade edilen ve gerçekten de bir atomun hümanist izdüşümünü veren bir kavram olarak birey yeni materyalizmde “yeni” olanın ne olduğunu anlamak açısından kolaylaştırıcıdır.
Zaten kavramı ilk kullananlardan Rosi Braidotti kavramı kullanmadan hemen önce bugüne kadar bölünemez ve ayrılamazlıkla ifade edilen bireyi her şeyden önce beden olarak kodlar. Burada beden aslında bir yoğunlaşma bölgesi olarak anlaşılmalıdır. Görece istikrarlı bir bölge olarak beden güçlerin yoğunlaşabileceği ve sürekli bir enerji akışı ile bizzat bir yoğunlaşma bölgesinin zamansal izdüşümünün adı olacaktır. Bu yoğunlaşma bölgesi sürekli olarak etkileşim halinde olduğu için, tam bir sınıra sahip olmadığı gibi, istikrarı da görece bir istikrar olmak bakımından bölünmeye veya ayrılmaya direnecek bir bireye de işaret etmez. Her şeyden önce eyleyiciliği olan şey birey, insan ya da benzeri keskin sınırlara sahip öncelikli bir varoluş formu değil, bizzat maddenin eyleyiciliğinde muğlak sınırlarla bedenleşen enerjinin kendisidir. Böylelikle madde kıpırdanmaya, yani, hareket kazanmaya başladığı gibi aynı şekilde zamansallığı oluşturacak yoğunlaşmalar meydana getirir.
Yeni materyalizmin maddeyi eyleyici bir pozisyonda kabul etmesi ekseninden hareketle, doğa ve insan ikiliğinin yıkılması bağlamında ne söyleyebilirsiniz? Batı felsefesinin kendisini üzerine kurduğu bu hiyerarşik ve düalist düşünme biçimini yeni materyalizm nasıl eritmektedir?
Maddenin eyleyiciliği her şeyden önce doğa ve insan ya da doğa ve kültür arasındaki süreksizliği aşındırması bakımından önemlidir. Bunun nedeni, bahsi geçen ayrımın meşru zemininin insanın tek eyleyici oluşundan hareketle inşa edilmiş olmasıdır. Doğa ise atıl ve bizim hizmetimize verilen insan-olmayan ve insandan-az var olanları kapsar. Doğa söz konusu olduğunda yüzyıllardır hiçbir sorumluluk hissetmeme sebebinin temelinde de bu yatar. Yeni materyalist ontolojide maddeye eyleyici bir pozisyon verilmiş olması, insan türünün tek eyleyici olma vasfının yitimiyle sonuçlanmış ve doğa ile kültür arasındaki ayrım ortadan kalkmıştır. Bunun kavramsal ifadesi bu alanda çalışan düşünürlerin sıklıkla referans verdiği doğakültürler kavramında bedenleşmiştir. Bu kavram hem tekil ve ayrı ayrı düşünülen doğa ve kültürü birleştirmiştir hem de kavramın çoğulluğu ile hiyerarşik ve düalist düşünme biçimlerinin ikiye böldüğünü bir olanın içinde bir çokluk olarak yeniden düşünmeye olanak vermiştir. Böylece düalizmi tek bir potada eritecek diyalektik bir sentezleme yerine çokluğun köksapa özgü formuna geçiş yapılmış olur.
Son olarak, yeni materyalist çerçeveden hareketle yıkılan özne/nesne, kültür/doğa, insan/insan olmayan dikotomileri yerine 21. yüzyılda ne önerebiliriz? Günlük yaşam pratiklerimizi bu bağlamda nasıl güncelleyebiliriz?
Yeni materyalizm söz konusu olduğunda ortak cevaplar en başta kendini ele vermektedir: Kültür/doğa yerine doğakültürler, özne/nesne konusunda yerine ve tartışıldığı düşünsel perspektife göre eyleyiciliği teslim edilmiş insan-insan-olmayan, nesnelerarasılık, aktör-ağ, dolanıklık gibi kavramlar, insan/insan-olmayan söz konusu olduğunda ise posthüman, humus, zoe gibi kavramlar önerilebilir ve önerildi de. Yine de genelde ihmal edildiğini düşündüğüm bir husustan bahsetmek gerekiyor. Özellikle çağdaş kuramlar söz konusu olduğunda “neden” kavramının türetimsel bir kavram olduğu genelde göz ardı ediliyor.
Nietzsche’nin belirttiği gibi hem hınç ahlakının kökleri hem de modernin icadından beri baskın olan perspektif nedenlerle sonuçları karıştırma yanılgısı üzerine kuruludur. Kant’ın dogmatik uykusundan uyanması (1781) ile insanın tür olarak sınıflandırılması (1758) arasında yalnızca yirmi üç sene bulunmaktadır. Uyanılan dogmatik uykunun devrimsel niteliğine hayranlık bir kenara bırakılacak olursa, deneyden neden ve sonuç arasında bir bağlantının türetilemeyeceğinin açığa çıktığı fark edilebilir. Dolayısıyla da nedenin türetimi Kant gibi insan merkezci perspektiflerde insana özgü bir kodlama, kategorizasyon veya şemalara bağlı gerçekleştirilmiştir. Bunun temelleri kaybedildikçe açığa çıkan şey ise nedenlerin sonuçlardan türetilmesinden başka bir şey değildir.
Nietzsche’nin kastettiği de hem tür olarak insanın hem de dogmatik uykunun türler arasında bir türün kibrine dayalı yeni bir dogmatik uykuyu doğurduğu olmuştur. Nedenselliğin ortadan kaybolması ile birlikte modernlerin yalnızca olgusal olarak düşlediği ve ele geçirebileceğini sandığı modern olmayanların – ister insandan az sayılan insanlar olsun isterse insan olmayanlar – aslında ortak bir endişenin konusunu oluşturduğu ortaya çıkmıştır. Bu endişe başta yine yalnızca insan türü ile sınırlı tartışılmaya başlanmış olsa da, zaman içinde meselenin enerjinin zamansal ufkunda ele alınması ile insan ve insan-olmayan ikilisinin ötesine geçerek tüm enerjetik süreçlere katılan kuvvetlerin ontolojide kendine yer bulmasına evrilmiştir. Yeni materyalizm derken kastedilenin hep bu endişe noktası olduğunu düşünmekle birlikte, bu endişenin hiçbir zaman türün yok oluşuna dair bir korkunun ya da enerjinin nihai sonuna ilişkin bir korkunun ürettiği bir endişe olduğunu düşünmüyorum. Nedenselliğin ortadan kaybolması, enerjinin zamansal ufku ve insan kibrinin sınırlarına ulaşılmasıyla birlikte endişenin, eylemin yeniden ortaya çıkışı, yani özgür isteme, özgür irade gibi liberal kavramlar yerine özgürlüğün bizzat eylemde bedenleşmesini yeniden kazanılmasına ilişkin olduğunu düşünüyorum. Nedensel açıklamalara bel bağlamanın olanaksızlaştığı bir dünyanın politizasyonudur bu.
21. yüzyılda fark edilen şey müsilajlar, depremler, tür çeşitliliğine ilişkin altıncı büyük soytükenişi, savaşlar, yeryüzünü sarıp sarmalayan karbon ve nükleer tortulaşma, virüsler tür olarak kibrimizi yavaş yavaş aşındırırken jeofizik bir kuvvet olarak insanı büyütmeye ve türü canlı olmakla olmamak arasında bir kararsızlığa itmektedir. Artık liberal bir özgür seçimden bahsetmenin depremin kendi seçimiyle olduğunu ifade etmekle yakın anlamlara geldiği bir uzamdayız. Öyle ki, özgürlüğün eylemde bedenleşmesinden kastedilen şey artık tam da “ölümün çoktan gerçekleştiği”, “dünyanın sonundan sonrasında” olduğumuz bir ana denk düşmektedir. Bu anlamsız görünen ya da bilinç durumunda bir değişiklikmiş gibi anlaşılma riski taşıyan ifadeler, aslında yeni-materyalizmin açtığı mücadele hattının bedenleşmesinin, bir türün kendisinde yoğunlaştırılan ve bu yoğunlaşma ile bir öbekleşmeye dönüşen, bunun sonunda da jeofizik bir kuvvet haline gelen bir türün yaşamı yeniden düşlemeye başlamasına ve bu düşlemin ilk koşulunun türde yoğunlaşmış olağanüstü enerjinin yeniden dağıtılması amacı gütmesine bağlı oluşudur.
Yeni materyalizm söz konusu olduğunda sıklıkla gündeme getirilen politikasız oluş, politik ufuk yerine yeni kavramlarla kimsenin anlamayacağı şeylerin dile getirildiği iddiası, sürekli yeni kavram ve ifadelerin ortaya çıkışının düşüncenin gelişimi için aslında zararlı olduğu iddiası tam da yukarıda bahsedilen fikrin reddinden ve insan ufkunda kalma ısrarından kaynaklanmaktadır. Tür olarak insanın isimlendirilmesi yeni olsa da kendisi yeni değildir belki ama jeofizik bir kuvvet olarak insan yenidir ve bu yeni kuvvetin hesaba katılabilmesi için ona uygun araç ve gereçlerin üretilmesi, mücadele edebilmek için bu araç ve gereçlerle oluşturulacak bir göçebebilim ihtiyacı ortadadır. Kapital ekonomi-politik güçlü bir araçtır, ancak yalnızca tür olarak insanın hesaba katılmasının yeterli olduğunda. Bu nedenle enerjinin ekonomi-politiğine yani libidinal ekonomi-politiğe ihtiyaç vardır ve yeni-materyalizmin Deleuze ve Guattari ile yakın ilişkisi tam da bu politikayı üretmek içindir. Yeni kavram ve ifadeler jeofizik bir kuvvet söz konusu olduğunda hesaba katılması gerekenlerin listesini olağanüstü artırdığı için gereklidir, düşüncenin gelişimine gelecek olan zarar düşüncenin yalnızca insana özgü oluşuna dair düşünceye verilecek bir zarardır ve gereklidir. Cevabın en başında ifade ettiğim yeni kavramlar ve bu kavramları üreterek dolaşıma sokmuş düşünürler tam da insanda yoğunlaştırılan tüm kuvvetleri yeniden dağıtmak üzere işlev göstermektedirler. Günlük yaşam pratikleri konusunda net bir şey söylenebilir mi emin değilim, ancak düalist düşünme biçimlerinde merkezde olan ve Bruno Latour’da ifade bulan maddi olguların günlük yaşamı nasıl etkilediğinden hareketle konuşmam olanaklı gibi geliyor bana.
Günümüzde aşı karşıtlığının yükselişi, ırkçılığın yeniden güçlenmesi, totaliter rejimlerin yeniden çoğalması, anayasa hukuk gibi konularda gözlemlenen aşınmalar, türlerin yok olması, virüslerin kültür alanı olarak görülen bölgeleri işgal ediyor oluşu, düz dünyacılar, komplo teorisyenlerine olan inancın artışı, ölüm politikalarının giderek daha fazla destekleniyor oluşu gibi pek çok fenomen bulunmaktadır. Bunların listesi daha da uzatılabilir elbette ama listede ne olduğunun çağımızda ne kadar önemi olduğunu tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Bu söyleşiyi okuyacak kaç kişi olacak bilmiyorum, ancak saydığım listenin okunuşunda birbiri ile karşıt pek çok düşüncenin kafalardan geçeceğinden eminim. Çağımızı isimlendirirken kullanılan kavramlardan biri olan posttruth (hakikat sonrası) bu noktada etkili görünüyor. Ivan Karamazov’un meşhur cümlesinden esinle ifade edilirse hakikat yoksa her söylem eş derecede doğrudur. Maddi olgularda yaşanan krizin, yani yukarıdaki listenin bir sonuç olarak ortaya çıkışıdır bu. Hakikatin neden yok olduğuna ya da yukarıdaki listeye ilişkin pek çok neden icat edilebilir, edilmiştir ve edilecektir. Acilen nedenleri tespit edip sonuçları değiştirecek yeni nedensellikler icat etme saplantısı ortaya çıkan sonuçları görmezden gelmeyle sonuçlanacaktır.
Oysa ortaya çıkmış sonuçlar kendi istikrarını sürdürme mekanizmalarına sahip, ısrarlı, kalıcı ve olgulardan düzenli olarak destek alan ve bu sayede bedenleşen, yani belirli bir bölgede yoğunlaşmış etkiler bütününden oluşmaktadır. Yeni materyalizm çatısı altındaki düşünürlerin ortaklaştığı şey de uzun vadeye yayılmış, bir insanın yaşamömrü ile sınırlandırılmamış yeni ilişkilenmeleri, minör temasları, insan olmayanların hesaba katıldığı bir yaşamı yavaş yavaş ve ısrarlı bir şekilde bedenleştirmeyi gerektirir. Buradaki çaba ve mücadele bir insanın çabasından çok bir virüsün çabasına benzer ve bulaşıcılık üzerine kuruludur. Yukarıdaki listedeki her başlık ancak sonrasında olduğumuz çoktan geçip gitmiş bir listedir. Biz zaten halihazırda aşı karşıtlarının, ırkçıların, totaliter rejimlerin, anayasanın aşındığı bir dünyanın, her geçen gün daha az türle yaşamı sürdüren bir yeryüzünün, insan türüne bulaşma becerisi kazanmış yeni virüslerin, komplo teorilerinin ve ölümün politikaları yüzünden her gün ölüm oranı artan bir uzamdan konuşuruz. Mesele burada çabayı, ki artık doğru ismi olan conatusu kapsayacak şekilde anlaşılmalı bu, giderek güçlendirme yolunda pratiklere ulaşmaktır. Bunlar da hiç de öyle büyük çaplı etkinliklerle değil, bizzat “evin önünü süpürme” ile başlayan etkinliklerdir. Olağanüstü derecede yorucu olmakla birlikte bu konuda oluşturulacak her strateji ve model yeni materyalizmin düşlemini bedenleştirmek için gerekli bulaş riskini artıracaktır.
Yanıtlarınız için çok teşekkür ediyorum.
Ben de bu güzel sorularınız ve bana sunduğunuz imkânlar için çok teşekkür ederim.
