Tezini Anlat 2: Mahinur Gözde Kasurka ile Söyleşi

PENTACLE ekibi olarak başlattığımız ve derlemelerini Mehmet Ali Çelikel’in üstlendiği bu seride, kariyerinde henüz yükselmeye başlamış PENTACLE yazarlarından tez çalışmalarını anlatmalarını istedik. Her bir söyleşide, tezini anlatan yazarımız ekipteki bir başka yazar ile eşleşerek bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşilerden ikincisini, Bulut Yavuz “A Posthumanist Study of the Dystopian Novel:
Margaret Atwood’s Oryx And Crake, Jeanette Winterson’s The Stone Gods,
David Mitchell’s Cloud Atlas” başlıklı doktora tezini yazan Mahinur Gözde Kasurka ile yaptı.

Tezinizin içeriği ile ilgili sorulara geçmeden önce, bu görüşmenin PENTACLE’ın farklı disiplinler arasındaki karşılaşmalara dair vurgusundan hareketle, odaklandığınız iki kavrama dair düşüncelerinizle başlamak istiyorum. İlki, “posthümanizm” kavramının sizi nasıl harekete geçirdiği, ikincisi ise bu kavramı “distopya” kavramının karanlık atmosferinde dolaştırmanıza hangi karşılaşmaların sürüklediğidir?

Öncelikle böyle güzel bir soruyla başladığınız için ben teşekkür ediyorum. Posthümanizm kavramı ilk olarak doktora derslerinde diğer bütün “öteki”leri kendi bünyesinde topladığı için dikkatimi çekti. Daha açıkça ifade etmek gerekirse, diğer kuramsal çerçevelerde kapsanan varlıklarla beraber dışarıda bırakılanların varlığı bende huzursuzluk oluşturuyordu. Bundan hareketle, posthümanizmde canlı/cansız, kadın/erkek, doğa/kültür gibi tüm dikotomilerin ötesine geçme eğilimi beni cezbeden şey oldu diyebilirim. Ayrıca, özne/nesne pozisyonlarını yıkıyor olması da bu alanda çalışma sebeplerimden birisidir.

Posthümanist perspektiften distopya okuması yapmak istememin sebebi ise çağdaş distopya romanda klasik anlamda karanlık bir evren sunulmuyor olmasıdır. 20. Yüzyıl distopyasından 21. yüzyıla doğru geçişte gördüğümüz şey, insan olan ve olmayanların da anlatımda kendilerine yer buluyor olmaları, seslerinin duyuluyor olması, çevresel felaketlerin baskıcı rejimlerden daha büyük bir aktör olduğunun anlaşılmış olmasıdır. Bu değişimin posthümanizmin edebiyata bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Çağdaş distopya romanda var olan bu dönüşümün yeni bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç duyduğu düşüncesinden hareketle aslında farklı gibi görünen posthümanizm ve distopya kavramlarını beraber okumanın yararlı olacağını düşündüm. Doktora tezi yolculuğum buradan hareketle başladı diyebilirim.

Baktığım kadarıyla zoe-yönelimli distopya kavramı sizin tarafınızdan türetilmiş bir kavram. Tezinizin etrafında örgütlendiği kavram da bu gibi görünüyor. Bu kavramın çağdaş distopyalar dışında yirminci yüzyıl distopyalarına uygulanmaya çalışılmasının önündeki engeller nelerdir?

Bahsettiğiniz gibi, doktora tezimde zoe-yönelimli distopya kavramını çağdaş distopyanın kavramsallaştırmasında oluşan bir eksiklikten hareketle geliştirme ihtiyacı duydum. Öncelikle, zoe-yönelikli distopyadan neyi kastettiğimi açarak başlamak isterim. Ancak bunu yapmak için çağdaş distopyanın kanonik distopya eserlerinden nasıl ayrıldığını anlatmam gerekiyor.

20. yüzyıl distopya romanlarına baktığımızda gördüğümüz şey eril, Avrupalı, beyaz, heteroseksüel bir figürün öncesinde sahip olduğu ayrıcalıkları kaybetmesinin verdiği endişeyle karşılaşırız. George Orwell’in 1984 romanında olduğu gibi, Winston Smith’in bu ayrıcalıklı pozisyonunun başka bir merkezi güç tarafından kontrole alınması romanın ana temasıdır. Bu dönemdeki romanlarda lineer bir anlatımla, devam eden, progresif bir tarih anlayışı hakimdir. İnsan olarak merkeze alınan dışındaki insanlar gibi insan olmayan karakterlerin de bu distopya seslerini duyamayız. Dahası, bu eserlerde umut için herhangi bir alan da açılmamıştır. Eserler genelde oldukça karanlık bir evren sunarak sonlanırlar.

21. yüzyıl distopyasına doğru geldiğimizde ise, gördüğümüz şey insan olan karakterlerde çeşitlenme olmasıdır. Merkezde konumlanan ayrıcalıklı eril figürlerin yanında önceden sesini duyamadığımız “farklı” insan temsiliyetleriyle beraber insan olmayan başka temsiller de bulunur. Böylece, anlatımda daha renkli ve çeşitliliğe vurgu yapan bir desen görürüz. Ayrıca zaman algısı artık ilerlemeci olmaktan ziyade daha döngüsel seyreder. Eserler genellikle içerikte bulunan hibrit formu tür olarak da yansıtırlar. Bu sebeple distopya içinde ütopyalar ya da başka edebi türlere rastlamak mümkündür.

Zoe-yönelimli distopyayı 20. yüzyıl romanlarında ancak ekslikliği üzerinden konuşabileceğimiz için tezimde bu dönemde yazılan ya da bahsettiğim örüntüleri gördüğümüz distopyaları bios-yönelimli distopya olarak kavramsallaştırdım. Bu terimlerde geçen bios ve zoe kavramları aslında oldukça önemli. Bios Antik Yunan’da şehirde yaşayan ve politik temsiliyeti olan anlamına gelirken, zoe salt yaşam demektir. Bios, ayrıcalıklı bir konumu ifade ederken, zoe canlı varlıklar için ayrıcalıkların eritildiği bir ortaklık alanıdır. 20. Yüzyıl distopyalarında bios’un geçmiş günlerine duyduğu özleme atıf varken, zoe yönelimli distopyada gördüğümüz bu ayrıcalıkların çevre felaketleri karşısında artık yok olduğudur.

Posthümanizmin köşetaşı sayılabilecek hemen her düşünürde yaratıklar, canavarlar, ucubeler, hibrit formlar gibi grotesk göndergelerin sıklıkla karşımıza çıktığını düşündüğümüzde, sizce çağdaş distopyalar bu bakımdan posthümanizme katkı yapıyor mu?

Çağdaş distopyalarda çok sesli bir anlatım olduğunu söylemek kesinlikle mümkün. Bunu belki tezimde kullandığım romanlar üzerinden örneklerle açıklamam daha anlaşılır kılacaktır. Çağdaş distopya örneği olarak Margaret Atwood’un romanı Oryx and Crake’de genetiği değiştirilmiş domuzlara pigoon adı verilir ve insanlara yedek organ sağlamak adına ilaç şirketleri tarafından geliştirilir. İlaç şirketleri hibrit hayvan geliştirilmesi işini o kadar abartır ki, eserde bilim insanları can sıkıntılarına alternatif olarak farklı hibrit türler yetiştirmeyi denerler.

Pigoon projesi olarak anılan bu çalışmada, ilginç olan domuz ve insan embriyosundan ortak oluşan canlıyı kategorize etmekteki güçlüktür. Geliştirilen yeni formdaki canlılar insanlara organ sağlama görevini sonlandırdığında kalan vücut parçaları fast food endüstrisinde kullanılmaktadır. Bu durum küçük Jimmy’yi rahatsız eder, çünkü kendi türünden bir şey yiyormuş gibi hissettirir. Metindeki bu kısım bence hem et yemek pratikleri üzerine hem de insanı kategorize etme sorunsalı üzerine çok şey anlatıyor. Hibridize edilen yeni canlıları insanlardan nasıl ayırabiliriz sorusu beraberinde insanın ne olduğuna yanıt aramamızı sağlar. Ayrıca, başka bir hayvanı yemekle ilgili rahatsızlık duymayan Jimmy’nin, hibrit yanı yarı insan yarı domuz olduğunu bildiği bir canlıyı tüketmeyi sorunlu bulması da bir başka önemli noktadır. Eserin kıyamet sonrasında pigoon projesi kapsamında üretilen canlıların nasıl evrimleştiğini, davranış örüntülerindeki gelişimi, hayatta kalma becerilerinin nasıl gelişmiş olduğu göstermesi de posthümanist bağdamda anlamlıdır.

Bir diğer çağdaş distopya örneği olan Kazuo Ishiguro romanı Never Let Me Go’da da benzer şekilde insanlara yedek organ sağlamak için klon insnalar yetiştirilir. Bu insanların varoluştaki tek misyonu bedenlerine sağlıklı bakmak ve zamanı gelince organlarını “asıl sahiplerine” teslim etmek ve ölümü beklemektir. Bu anlamda, benzer bir örüntü sunan Ishiguro’nun romanında da klon karakterlerin anlatıcı rolünü üstlenmesi önemli bir değişimdir. Yine Jeanette Winterson’ın The Stone Gods romanında siborg karakterin romanında farklı bölümlerinde, farklı evrenlerde karşımıza çıkması, anlatıcı rolü üstlenmesi de romanlardaki çeşitliliği örnekleyen bir diğer çalışmadır.

Bütün bunlardan hareketle, çağdaş distopya romanlarda çok sesli ve çok aktörlü bir anlatış örüntüsünün oluşmasını umutla karşıladığımı söyleyebilirim. Bu eserlerde merkezdeki ayrıcalıklı insan figürü dışında başka insan ve insan olmayan varlıkların temsiliyetinin artması hem kendi konumumuzu sorgulamamızı hem de diğer canlı/cansız varlıklarla ilişkilenme biçimimizi yeniden düşünmemizi olanaklı kılar. Bu sebeple, farklılığın negatif bir çağrışımla anılmadığı çağdaş romanlardaki çok sesli popülasyon posthümanizmin kuramsal arka planının pratikte sorgulanmasını sağlıyor. Bu sorgulama sayesinde günlük yaşam pratiklerimizi değiştirmek adına adım atabileceğimizi ve daha fazla insanın da benzer bir sorgulamaya girebileceğini düşünüyorum. Bu sebepledir ki insan başka temsiliyetlerin görünür kılınmasını çok anlamlı buluyorum.

Teziniz posthümanizmle ilgili yavaş yavaş klişeleşen bir eleştiri olarak “politikasız olma” savına tam anlamıyla aykırı bir tez olduğu için, posthumanist bir politikanın geçmişin düalist ve/veya diyalektik politik ufuklardan farkını nasıl tanımlarsınız?

Posthümanizmin düalist anlayışı yerinden etme çabasını 21. yüzyılda yaşadığımız kriz durumlarıyla ilintili olarak okumamızın mümkün olduğunu düşünüyorum. İnsanı insan olmayandan, doğayı kültürden, erkeği kadından ayırt etme ve bu ikilikler arasında hiyerarşik bir ilişkilenme biçimi kurmamız ayrıcalıklı anthropos figürüne lütuf gibi gözükse de uzun vadede açıkça görülmektedir ki bu ayrımcı ve dışlayıcı söylemin ayrıcalıklı figürler için de yalanabilir bir düzen kurması mümkün değil. Eğer öyle olsaydı bugün çevre felaketlerinden, iklim krizinden konuşuyor olmazdık, azalan biyoçeşitlilikten, nesli tükenen türlerden konuşuyor olmazdık. Dünyanın bir yerinde nesli tükenen bir canlı türünün insan yaşamına er ya da geç etki edecek olması, insanın kendisini bu döngüden sıyırabilecek güç ve iktidarda olmaması posthümanizmin en önemli savlarından ve bence bu ayrım çözüm önerisi üzerine çalışırken gözden kaçırmamamız gereken bir hususu oluşturuyor. Diyalektik bakış açısıyla insanın kendisini insan olmayan tüm varlıklardan ayrı bir yere koyabilmesinin bir yanılsama olduğunu posthümanist kuram ile açıklayabiliriz. Örneklemek gerekirse, covid-19 üzerinden gidebiliriz. İnsan eğer diyalektik perspektifte sunulduğu gibi kendini dış koşullardan soyutlayabilen bir varlık olsaydı, böyle bir hastalığın insan bedenleri arasında sözsüz bir iletişimle bulaşıyor olması mümkün olmazdı. Bu süreçte anlaşıldı ki, bireysel olarak önlem almanın yanında toplumsal anlamda da “sağlıklı” olma hali sağlanmazsa bireysel çabalar sonuç vermiyor. Yani, insanı, insan olan ve olmayan diğer bütün faktörlerden soyutlamak, bir cam fanus içerisindeymiş gibi düşünmek mümkün değil. Bu örnek bence tür olarak diğer türlerle paylaştığımız yaralanabilir olma potansiyelimizi açıkça gözler önüne serdi ki böylece anthropos yüzyıllardır oturduğu tahtından indi.

Son olarak posthümanizme ilişkin bir çalışma yürütmenin interdisipliner bir çalışma yürütmek demek olmasından dolayı, farklı disiplinlerle karşılaştığınızda yaşadığınız güçlükleri ve bunları nasıl aştığınızı gelecekte benzer çalışmalar yapacak meslektaşlarınız için biraz anlatabilir misiniz?

Posthümanizmin transdisipliner bir çalışma alanı olmasının sağladığı şey farklı disiplinlerden hareketle ortak bir söylem geliştirebilme olasılığının olmasıdır. Bu durum sizin de bahsettiğiniz gibi farklı çalışma alanlarından destek almayı zorunlu kılıyor. Ben kendi çalışmalarımı planlarken bu farklılığın ufuk açıcı bir rol oynadığını düşünüyorum. Yani bilgiyi anlamlandırma sürecinde zorluklar yaratsa da aynı şeyin farklı veçhelerini görmenin sahip olduğumuz bilgiyi kontrol etme, farklı noktalardan nasıl gözüktüğünü sorgulama imkânı sağladığını düşünüyorum.

Bu anlamda PENTACLE gibi farklı disiplinlerden ortak ilgileri paylaşan oluşumları önemli buluyorum. Bu tür iş birlikleri sayesinde sanatın farklı temsillerinde benzer bir çabayı deneyimleyebiliriz. Bu durumun farklı disiplinlerden gelen insanlar tarafından okunması yeni kapılar açacaktır. Ayrıca, trans disipliner çalışmaların posthümanizmin önemli bir vurgusu olan konumluluk konuusnda düşünmemizi sağladığını düşünüyorum. Benim geldiğim disiplinden bir romana baktığımda gördüğüm şey ile bir biyoloğun baktığında gördüğü şey, bir kimyagerin gördüğü şey kuşkusuz farklı olacaktır. Buradaki farklılıkların kesişim noktaları üzerine konuşmak hem kendi durduğumuz noktayı sorgulamamızı hem de yeni bakma/ görme biçimlerinden haberdar olmamızı sağlayacaktır. Ben bu anlamda posthümanist perspektifin bilgi edinim biçiminin çeşitli disiplinleri beraber işe koşmasından doğacak fırsatlardan umutluyum.  

+ posts