Ölümcül Virüsler mi Ölümcül İnsanlar mı?

Geçtiğimiz Haziran ayında, COVID-19 acil durumu konulu özel sayısında Bifrost Online, SARS-CoV-2 virüsüyle mücadele kapsamında insanlığı geleceğe yönelik alışkanlıklarını değiştirmeleri yönünde uyaran bir mektup yayımladı. Bu mektup, eleştirel ekofeminizmin öncü ismi Greta Gaard’ın girişimleriyle başlatılmış bir çalışmaydı; daha sonra ise çevre çalışmaları, yeni maddecilikler, posthümanizm ve ekoeleştiri alanında bilinen pek çok akademisyen ve kuramcıya ulaşmış, onların da katkılarıyla hazırlanmıştı. Bu virüsün hem maddesel hem söylemsel alanlara ne derece etki ettiğini, hem fiziksel çevrede hem de sosyal ve ekonomik alanlarda nasıl farklılıklara sebep olduğunu öne çıkaran bu mektup akademik çevrelerde ve kamuoyunda geniş yankı buldu. Mektubun değindiği fiziksel etkiler çerçevesinde, kendi ülkemizde yaşanan bir durumu örnek olarak düşünebiliriz. İnsanların aktif olarak uygulamaya alıştıkları sosyal ve kültürel pratiklerindeki ufacık bir değişiklik sonucunda İstanbul Boğazı’nda özgürce gezinen yunusları ele alabilir ve bunu aslında çok daha büyük ve karmaşık ağların minik bir örneği biçiminde değerlendirebiliriz.

Bu mektupta benim dikkatimi en çok çeken şu cümle olmuştu: Bu virüs “bedenler, türler, kıtalarla – birbirimize ne kadar bağlı olduğumuzu gösteren bir mesaj taşıyor[1].” Benim bu cümleye eklemek istediğimse bu bağlılığın ne kadar değişken ve kırılgan olduğunu ve kesin ve sonlu bir çizginin madde ve enerji arasındaki hiçbir ilişkide mümkün olmadığını da görmemizdir. Dolayısıyla bu virüs bize ne kadar da insan-ötesiyle bağlı olduğumuzu ve insanlığımızın tanımının aslında insan-ötesi varlıklar ve maddelerle mümkün olduğunu gösterdi. Buradaki insan-ötesinin hayvanlar, bitkiler, ekonomik ve politik ilişkiler, kıtalar arası politikalar gibi değişkenler olduğunu vurgulayayım.

Yani aslında tarih boyunca hep var olmuş salgınlar bize posthuman bir hikâye anlatıyor da biz mi anlamak istemiyoruz? Salgınlar, söylemlerimizle kurguladığımız insan merkezciliğin ve insan üstünlüğünün yalan olduğunu haykırıyor da biz mi kulaklarımızı tıkıyoruz? Hücre zarına yapışıp kendi kodunu ve bilgisini canlı organizmaya aktaran ve çoğalan virüs, aslında insan olmayan varlıkların insanlarla olan ayrılamaz maddesel ve söylemsel ilişkisine işaret ediyor da biz mi bu işareti küçümsüyoruz? Peki, ne yapmalıyız?

Virüs bizi değiştiriyor, biz onu değiştiriyoruz. Böylece hep değişen, hep yenilenen türler arası bir hikâye yazıyoruz aslında. Bunun kabul edilmesi, tek aktör ve özne olarak kabullenegeldiğimiz, merkezi konumdaki ‘İnsan’ algısını altüst ediyor. Çünkü biz aslında anlıyoruz ki virüs biziz; bizim bedenimiz; bizim varlığımızla bütünleşmiş, bir olmuş. Bunu anlamak insanlarda hem varoluşsal bir hayal kırıklığı yaratmakta hem de bu hayal kırıklığıyla gelen bir inkârı beraberinde getirmektedir. Uğruna Dünya canlılarının yaratıldığı, hatta kâinatın uğruna düzenlendiği, tüm evrenin merkezindeki bu canlı, ‘Büyük İnsan,’ nasıl olur da bu kadar değişken ve kırılgan bir ağlar ve ilişkiler sisteminin bir parçası olur, bu sistemi gözlemleyen muhteşem aklın yansıması olmak dururken?

Burada Timothy Morton’ın Jacques Derrida’dan esinlenerek oluşturduğu ve ‘garip gariplik’ biçiminde Türkçeleştirebileceğimiz strange strangeness kuramından bahsetmekte fayda var. Bu ‘garip gariplik’ diye adlandırılan his, insanlar öteki canlıların aslında kendileri, kendilerinin de aslında öteki olduğunu anladığı andaki rahatsızlığa işaret eder. Ötekinin aslında kendi olduğu anlaşıldığında tam olarak Freud’un bahsettiği tekinsiz (uncanny) hisle karşılaşırız ve böylelikle, “ötekiler aynı anda hem tanıdık hem yabancı gelir. Aslında, tanıdık olmaları garip ve yabancı, yabancı olmaları da tanıdıktır” (Morton, sf. 277)[2]. Esasında bu ötekiler – ki virüsler de bu ötekilerin içindedir – bizi insan yapan elementlerdir. İnsanlar bunu kabul etmek istemez çünkü o zaman insanların maddesel ve hayvansal bağlarını, özellikle de René Descartes’ın ünlü sözüyle ifade edilen “Düşünüyorum, öyleyse varım” ilkesindeki rasyonel ‘üstünlüklerini’ bir kenara bırakmaları gerekir. Bir başka deyişle, düşünce ve zihnin bedenden üstün olduğu algısına dayalı olarak inşa ettikleri ve buradan hareketle, zihinsel olarak ilan ettikleri üstünlüklerinin yanlış olduğunu kabul etmiş olur. Fakat inkâr edilen bu maddesel oluşum ve bu içsel kabulleniş bedenin hikâyesinde gizlidir. Bedenimizin hikâyesine daha yakından baktığımızda nasıl bir ötekilerle dolu maddesel oluşum olduğunu görebilmekteyiz. Virüsler de bizim bedenimizle bir olur ve artık onlar bizden ayrı tanımlanamaz hale gelir. COVID-19 teşhisi konmuş bir hastanın yüzde kaçının ‘saf’ insan, yüzde kaçının ‘virüs’ olduğunu düşünüp sorgulamamamız bunu gösterir niteliktedir.

Peki, bu maddesel birlikteliği anlamak neden önemli?

Bu soruyu cevaplamak için insan merkezli bakış açısının öncelikle bu maddesel birlikteliğin inkârıyla ortaya çıktığını anlamamız gerekir. Bu inkârdan doğan ‘Doğa / Kültür’ ve ‘İnsan / İnsan Olmayan’ gibi, aslında hiç var olmayan, fakat söylemlerimizle oluşturduğumuz ve bu sosyal inşaya dayalı olarak hayattaki tüm aktivitelerimizi şekillendirdiğimiz ikili karşıtlığın, temelde ekolojik dengeyi mahvettiğini anlamak bu açıdan önemlidir.

Bu bağlamda, COVID-19 özelinde virüs salgınlarına bir daha bakalım. Genellikle hayvanların bedenlerinde onlara zarar vermeden var olan bazı virüslerin insanlara sıçrayıp – virüslerin çoğu zoonotiktir; yani hayvandan insana geçen tiptedir – nasıl ölümcül bir anlatıya dönüştüğünü incelemek gerekmektedir. Nitekim zoonotik hastalıkların bu kadar ölümcül olmasının sebebi insan merkezli birtakım hareketlerimiz olabilir. Ekolog Carl Safina bu konuya ilişkin çok güzel bir açıklama yapıp aslında bunun “Doğa’yla bir alakası olmadığını, bunun insanların vahşi doğaya ve vahşi hayvanlara doğal olmayan davranışlarıyla” alakası olduğunu söylüyor[3]. Bu doğal olmayan davranışların içinde aşırı nüfus artışı neticesinde ormanların tahribatı ve buna bağlı olarak hayvanların yaşam alanlarının yok edilmesi; dolayısıyla hayvanlarla insanların daha yakın temas içerisine girmesi, avlanma, hayvan ticareti ve canlı hayvan pazarları, iklim değişikliği nedeniyle göç eden hayvanların yeni ortamda bilmedikleri canlılarla karşılaşması ve farklı virüslerin dağılması, plansız şehirleşme gibi etmenler vardır.

Özellikle artan nüfus neticesinde hayvanların yaşam alanlarının yok edilmesi ve şehirlerin doğal alanlara kadar genişlemesi vahşi hayvanları insanlarla daha yakın temasa geçirmiş, neticede de hayvanlardaki bazı mikropların, bakteri ve virüslerin, insanlara sıçramasına sebep olmuştur. Salgın tarihine baktığımızda, bu plansız temas yeni bir oluşum da değildir. Sadece günümüzde daha hızlı bir şekilde gözlemlenebilmektedir.

Bu noktada yaşamımızın devamı için doğal çevreyi kullanmanın yanlış olmadığını, hatta gerekli olduğunu vurgulamak isterim. Burada eleştirilen insan merkezli davranış modeli çevreyi kendi yaşam gereksinimleri için kullanmak değildir. Hayvanlara ve bitkilere – hatta taşlara – baktığımızda o çevreyi nasıl kendi hayatlarının devamlılığı için kullandıklarını görebiliriz. Mesela bir kurbağa, kurbağa olmayan canlıları ve maddeleri kullanıyor diye kurbağa merkezli olmakla suçlanmamalıdır. Soniah Shah, “hastalık risklerini artıranın sadece hayvanların yaşam alanlarını tahrip etmek olmadığını, aynı zamanda bu artışın tahrip ettiğimiz yaşam alanlarının yerine ne koyduğumuzla” alakalı olduğunun altını çizer[4]. Dolayısıyla, ne yaptığımızdan ziyade nasıl yaptığımız burada odak nokta olmalıdır.

COVID-19 aslında bize çok şey öğretti. Örneğin, trajik ölümler ve travmalarla birlikte sosyal farklılıkların nasıl bazı kesimleri hastalığa daha açık hale getirdiğini, hâlâ sosyal farklılıkları aşamadığımızı ve bazı insanların çaresizliğini, tüm bunlara ek olarak da, aslında ne kadar ‘İnsan’ olmadığımızı öğretti. Aslında bildiğimiz türden bir tanımla kabullendiğimiz ‘o insan’ olarak hiçbir zaman var olmadığımızı, maddesel oluşumları yöneten ve yön veren ve her türlü maddesel oluşumdan ayrı bir ‘Zihin Abidesi’ olmadığımızı, aslında insanlığımızın her saniye farklı etkileşimlerle değiştiğini öğretti. İnsan-ötesi hikâyesiyle COVID-19 bizden çok şey öğrendi.

Bu ortak bilinci unutmamak ümidiyle…


[1] “An Environmental Humanities Response to the COVID-19 Pandemic: An Open Letter.” Bifrost Online 8 Haziran 2020.

[2] Morton, T. (2010) “Thinking Ecology: The Mesh, The Strange Stranger, and the Beautiful Soul.” Collapse 6. 265-93.

[3] “COVID-19: A Warning Shot from Nature.” Roundtable yapımı, TRT World’de 28 Nisan 2020’de yayımlanmıştır. Erişim: Bifrost Online 8 Haziran 2020.

[4] Shah, S. (2020) “Think Exotic Animals Are to Blame for the Coronavirus? Think Again.” The Nation 18 Şubat 2020.

3 comments

Bir Cevap Yazın