Gezegende Sihir Varsa O da Suyun İçinde

23 Aralık Cumartesi günü Goethe-Institut’te “Su’dan Konuşmalar” isimli etkinlikler serisinde, küratörlüğünü Yasemin Ülgen’in üstlendiği, Aşkın Ercan’ın Goethe-Institut Ankara Galeri Vitrin’de 21 Ocak 2024 tarihine kadar devam edecek olan “Gezegende Sihir Varsa O da Suyun İçinde” başlıklı sanatsal çalışması sıklıkla anıldı. Bu çalışmasında Ercan, elementler döngüsünü tamamlayamayan ve toprağına kavuşamayan suyun hikâyesini anlatmakta, günümüz ekonomik ve politik sisteminde karşımıza çıkan şiddet eylemleri çerçevesinde suyu tekrar düşünmeye davet etmektedir. Sokrates öncesi düşünürlerden Miletli Thales (M.Ö. 624–546) tarafından yaşamın özü ilan edilen suyun 21. yüzyılda şiddet, mülkiyet ve kirlilik gibi çeşitli eyleyenlerle can çekiştiğini gösteren ve suyun kozmik hikâyesine değinen bu çalışmada su hem hayat veren hem de hayat alan yanıyla gösterilmiştir.

Biyolojik yaşamın özü olan su, Ercan’ın sözleriyle, hayattır; su şifadır; su etik ve ekolojik sorumluluk almayı gerektirir. Ercan’ın bu sözleri bana Fransız filozof Michel Serres’in (1930–2019) suyla ilgili söylediklerini çağrıştırıyor: “Yeni bir gökyüzünün altında ve sabit bir esintide, felaketten kaçan bu grup, zalim deniz anadan taptaze çıkmıştır. İlk doğum” (8).[1] İlk doğumla bize hayat veren ve şifa olan su her dokunduğu bedenle değişir ve her dokunduğu bedeni dönüştürür. Su güneşle birlikte hava olur; hava buharla toprağa akar; toprakta kaynar madenleri ve bitkileri besler; gelir musluğumuza şifa olur. Bu değişmez döngü elementlerin sonsuz hareketine küçük bir örnek olur. Bu değişmez döngü DNA’mıza işlenmiştir. Bizi biz yapandır. Stacy Alaimo’nun da dediği gibi, suyun hikâyesi “kanımızda, iskeletimizde ve hücresel protoplazmada – yani insanlar dâhil tüm dünyalı hayvanların bedenlerinde kaynayan” (482)[2] bir sanat eseri gibidir. Bu kozmik sanat eseri Ercan’ın çalışmasında yansıma bulur.

Suyun hafızası vardır. Zamanı ölçer, biçer ve zamansız bir nesne olarak geçmiş zamanı günümüze getirerek yağmur olur. Yağmur doğada hiçbir şeyin yok olmadan birbirine dönüştüğünü ve birbirine işlediğini gösteren muazzam bir kozmik su hikâyesidir. Fakat çevre kriziyle ve küresel ısınmayla yüz yüze kaldığımız 21. yüzyılda yağmur bir felaket de olabilir. Örneğin Grönland’da 3 bin 216 metre yüksekliğindeki bir bölgeye birkaç saat yağmur yağması neticesinde 872 bin kilometrekare alanda erime yaşanması (Sayılgan)[3] yağmurun pek çok politik, kültürel, ekonomik ve maddesel oluşumun neticesinde oluşageldiğini göstermektedir. Diğer bir deyişle, yağmur sadece güneşin ve gezegenimizin kozmik konumuyla şekillenen mevsimsel eyleyicilere bağlı olarak değil aynı zamanda ülkeler ve kıtalar arası politikalar neticesinde oluşan çevresel tahribe, kesilen ağaçlara ve kesilme yöntemlerine, maden arama faaliyetlerine, insanların duygularına ve bunun gibi pek çok karmaşık kültürel etmenlere bağlı olarak da oluşmaktadır. Büyük erime olayı olarak isimlendirilen küresel ısınmanın buzullar üzerindeki etkinin sadece kültürel ya da sadece maddesel olamayacağını anladığımızda maddenin mânâdan, bedenin zihinden ayrılamayacağını ve bunun bizi posthüman sorgulamalara götüreceğini de görmekteyiz. Ercan’ın su hikâyesinde de bu posthüman sorgu hâkimdir. Toprağına kavuşamayan su hem politiktir hem etik; hem ekolojiktir hem sosyal…

Su ekolojik ve sosyaldir; su insandır ve insan olmayandır. Bedenimizde suyun hikâyesi izlerini gösterir. Lowell Duckert bedenimiz için “aslında hiç de kuru olmadığımızı” (30)[4] ileri sürer. Gerçekten de henüz anne rahme düşmeden sperm formunda nemli olduğumuz canlarımla kurumadan evriliyoruz. Ölümle yeni bir oluşuma evrilip taş olup, ot olup, süt olup havaya karışıyor, havada suyken tekrar toprağa kavuşuyoruz. Örneğin bir patates olup aş oluyor, torunlarımızın bedeninde sperm dâhil çeşitli beden sıvılarına dönüşüyoruz. Suyun hikâyesi böyle kozmik ve kadim bir hikâye sunuyor bize. Su yaradılışın özü oluyor ve bu öz Hz. Nuh’tan Utnapiştim’e, Atra-hasis’ten Manu ve Yima’ya tüm yaradılış mitlerindeki kahramanların bedenlerinde de tekrar karşımıza çıkıyor.

Ercan bu kadim hikâyeyi kabul ediyor ve “Gezegende Sihir Varsa O da Suyun İçinde” çalışmasıyla insanlara sunuyor. Bu sihri pek çok âlim anlatmaya çalışmıştır. Amasya’daki Şerefeddin Sabuncuoğlu Müzesi’nde gördüğüm bir Mevlana alıntısı suyun kozmik ve kadim döngüsünü yansıtmaktadır:

Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez… Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil! Sen bir su ol… Ama rahmet ol; Afet değil! … Ama yine su gibi “bir küçük bardağın içine” sığdır ki kendini; Girebilmeyi öğren insanların damarlarına. Hayat ver… Vazgeçilmez ol![5]


[1] Serres, Michel. Biogea. Minneapolis, MN: Univocal, 2012.

[2] Alaimo, Stacy. “States of Suspension: Trans-corporeality at Sea.” Interdisciplinary Studies in Literature and Environment Vol.19, 3 (Yaz 2012): 476-93.

[3] Sayılgan, Esin Eşkinat. “Grönland’daki Buzulların Zirvesine İlk Kez Yağmur Yağdı.” Anadolu Ajansı 20.08.2021. https://www.aa.com.tr/tr/cevre/gronland-daki-buzullarin-zirvesine-ilk-kez-yagmur-yagdi/2341590

[4] Duckert, Lowell. For All Waters: Finding Ourselves in Early Modern Wetscapes. Minneapolis, MN: University of Minnesota Press, 2017.  

[5] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Amasya’da bulunan Şerefeddin Sabuncuoğlu Müzesi’nden yazarın yaptığı bir alıntı

+ posts