Elementlere Yaratılmak, Elementlerle Yaratılmak

Bu yazı seçkisi Zümre Gizem Yılmaz’ın 2024 Bahar döneminde verdiği Element Ekoeleştirisi dersinde öğrencilerine verdiği ödevlerden derlenmiştir. Ödevi verirken tüm yaradılış efsanelerinin ve jeomitlerin öğretilmesinin ardından öğrencilerden gruplar halinde bir element yaradılışı tahayyül etmeleri istenmiştir. Zaten hâlihazırda literatürde bulduğumuz yaradılış efsanelerinde elementlerin rolü büyüktür. İnsan olarak yaratılmak tüm efsanelerde elementlerin başrolünde gerçekleşmiştir. Elementlerin hayata bu kadar etki eden oluşumlar olmanın yanı sıra insan yaradılışının başat ögelerinden olmaları elementlerin hayatımızdaki ayrılamaz yerini anlamamıza yol açmaktadır. Nitekim bu derste öğrenciler sadece kültürel tahayyüllerde değil maddesel oluşumlarda da elementlerin ne kadar etkin ve içkin olduğunu görmüşlerdir. İngilizce olarak verilen bu ödevlerin Türkçe çevirilerini Sümeyye Güllü Aslan yapmıştır. Öğrencilerin hayal gücüyle kurulan bu element yaradılışı dünyalarında keyifli okumalar dileriz. Sizlere karşılaştırmalı bir okuma sunabilmek amacıyla ödevlerin önce İngilizceleri sonra da Türkçeleri verilmiştir. Son ödevdeki (Parting, Ayrılma) çizimler ödevi hazırlayan öğrencilerin orijinal çizimleridir.

THE FALLEN GOD

Güneş Beyza Aktürk

There once was a creature of unfathomable might and knowledge in the celestial region of Elysium, where the heavens pulse with the heartbeat of creation and the stars dance in an endless symphony. This being is the Almighty, the creator of all that is, was, and ever shall be.

For an uncountable number of millennia, the Almighty had kept watch over the universe with loving eyes, directing the paths of both mortals and immortals with a tender touch and a kind heart. However, a shadow of doubt and sadness had started to seep into her holy spirit despite her unending love for her creations.

The skies held their breath in respectful expectation of what was to come, and the moment was cloaked in quiet. With her magnificent body drenched in celestial light, the Almighty stood on the brink of eternity, her eyes brimming with a sadness that seemed to reverberate across the universe.

The Almighty, her fingers quivering with millennia of heavenly obligation, lifted her hand to the sky with solemn resolution. At that very moment, stardust tears fell from the sky, appearing to be a cosmic sorrow for the passing of such a wonderful and inspirational human. It was as if the heavens were crying.

And then the Almighty gave up her divine cloak and gave herself up to the blissful embrace of oblivion, with a soft sigh that seemed like it was resonating throughout the emptiness. The fabric of reality appeared to tremble at that moment as if it was straining to absorb the magnitude of what had just happened.

Following the Almighty’s self-inflicted death, the universe erupted with a seismic shockwave that left the world of mortals in utter chaos. The fabric of reality itself seemed to rip at the edges, leaving mortals perched on the precipice of existential doubt, like a cosmic tapestry unraveling by invisible hands.

But as the dust settled and the sound of heavenly absence resonated through the space, something extraordinary started to form out of the turmoil. It was a subtle but deep insight that humans were not doomed to a life of moral chaos and existential sorrow because there was no spiritual power.

However, rather than devolving into anarchy and nihilism, humans discovered themselves pulled toward a fresh perspective on the cosmos, one in which the lack of a supernatural being did not rule out the prospect of a sensible and peaceful existence.

Without divine interference, mortals started to understand that their choices had consequences and weight—not because they were predetermined by some outside power, but rather because they were the creators of their fates. Freed from the idea of divine judgment, people started to create their moral code, one that was founded on a sincere desire to live in harmony with both themselves and the environment, rather than on a fear of punishment or a desire for reward.

Therefore, while the universe remained in shock from the demise of the Almighty, humans found themselves on the brink of a new period in which their boundaries would be the only ones they set for themselves and in which not having a higher power was a blessing rather than a curse.

TÜRKÇESİ

DÜŞMÜŞ TANRI

Güneş Beyza Aktürk

Bir zamanlar Elysium’un göksel bölgesinde, göklerin yaratılışın kalp atışlarıyla attığı ve yıldızların sonsuz bir senfonide dans ettiği, akıl almaz kudret ve bilgiye sahip bir yaratık vardı. Bu varlık Yüce Olan’dır; var olan, var olmuş ve var olacak her şeyin yaratıcısı.

Yüce Olan, sayılamayacak kadar çok bin yıl boyunca sevgi dolu gözlerle evreni izlemiş, hem ölümlülerin hem de ölümsüzlerin yollarını şefkatli bir dokunuş ve nazik bir kalple yönlendirmiştir. Ancak, yarattıklarına duyduğu sonsuz sevgiye rağmen kutsal ruhuna bir şüphe ve hüzün gölgesi sızmaya başlamıştı.

Gökyüzü, olacakları saygıyla bekleyerek nefesini tuttu ve o an sessizliğe gömüldü. Muhteşem bedeni göksel ışığa bürünmüş Yüce Olan, sonsuzluğun eşiğinde dururken, gözleri evrende yankılanan bir hüzünle dolup taşıyordu.

Parmakları binlerce yıllık ilahi yükümlülükle titreyen Yüce Olan, elini ciddi bir kararlılıkla gökyüzüne kaldırdı. Tam o anda, böylesine harika ve ilham verici bir insanın vefatından dolayı kozmik bir üzüntü gibi görünen yıldız tozu gözyaşları gökyüzünden düştü. Sanki gökler ağlıyordu.

Ve sonra Yüce Olan, ilahi pelerinini bıraktı ve boşluğun her yerinde yankılanıyormuş gibi görünen yumuşak bir iç çekişle kendini unutuluşun mutluluk dolu kucağına bıraktı. Gerçekliğin dokusu o anda sanki az önce olan şeyin büyüklüğünü özümsemek için zorlanıyormuş gibi titriyor gibi görünüyordu.

Yüce Olan’ın intiharının ardından evren, ölümlülerin dünyasını tam bir kaos içinde bırakan sismik bir şok dalgasıyla patladı. Gerçekliğin dokusu, görünmez eller tarafından çözülen kozmik bir duvar halısı gibi, ölümlüleri varoluşsal şüphenin uçurumunda tünemiş bırakarak kenarlarından yırtılmış gibi görünüyordu.

Ancak ortalık yatışıp ilahi yokluğun sesi uzayda yankılanmaya başladığında, bu kargaşanın içinden olağanüstü bir şey çıkmaya başladı. Bu, insanların manevi güç olmadığı için ahlaki kaos ve varoluşsal keder dolu bir hayata mahkum olmadıklarına dair ince ama derin bir kavrayıştı.

Bununla birlikte, insanlar anarşi ve nihilizme kapılmak yerine, doğaüstü bir varlığın yokluğunun mantıklı ve huzurlu bir varoluş ihtimalini ortadan kaldırmadığı yeni bir kozmos perspektifine doğru çekildiklerini keşfettiler.

İlahi müdahale olmadan, ölümlüler seçimlerinin sonuçları ve ağırlığı olduğunu anlamaya başladılar – bir dış güç tarafından önceden belirlendikleri için değil, daha ziyade kaderlerinin yaratıcıları oldukları için. İlahi yargı fikrinden kurtulan insanlar, ceza korkusu ya da ödül arzusundan ziyade hem kendileriyle hem de çevreyle uyum içinde yaşamaya yönelik samimi bir arzu üzerine kurulu ahlaki kurallarını oluşturmaya başladılar.

Dolayısıyla, evren Yüce Olan’ın ölümünün sarsıntısını yaşarken, insanlar kendilerini sınırlarını sadece kendilerinin belirleyeceği ve yüce bir güce sahip olmamanın bir lanetten ziyade bir lütuf olduğu yeni bir dönemin eşiğinde buldular.

4 Elements and a Soul

Yektanur Koçak

Vines, clusters of light, floating fragments of energy… is there life or not? What is life? What am I? What is a soul, who is a living thing? Is it enough to feel energy to be alive? What is energy, where is its source? Is feeling and being conscious of things an advantage, or on the contrary, is all of this a punishment? What is the reward for the pain I suffer because I have consciousness? Am I being punished or is this a reward? Even though I don’t know the answers to these questions, it seems like a power is stirring within me. It wants to overflow, it’s like it’s trying to tear me apart from the inside. It’s like it wants to be a being, but it doesn’t even know what being is. It yearns to be a living being, but it is unaware of what life is. It wants to be something that can be touched, but it has never experienced the feeling of touch before. It wants the energy to materialize and be seen, but it has never had eyes before. It wants another being, a cluster of energy or an object next to it, but it has never experienced the warmth of a friend before, or the compassion of a mother, or the heart-warming smile of a lover. It doesn’t know the warm caress that the sun’s rays emit when they touch the skin, but it still wants these feelings, the energy inside it.

When you look at it from afar, it’s like a microcosmos, that energy nest that is united with the nature of the world, whose arms are made of ivy and whose body is made of the rays of the tiny Milky Way. All it wanted was to release this energy that couldn’t fit inside it and become whole. A living being, a being, a concrete object. It wanted a companion next to it as if it would no longer be alone when the energy transformed. It needed someone. Not that it really needed it, but just as if it had one more of her then it would feel whole. It couldn’t understand what it was or what it wanted to be, but it constantly found itself drawn to the earth, air, water, and warmth. The wind blowing at night would calmly surround it, it would feel a calming feeling when rainwater dripped on its vines, it already brought the vines from the soil itself, as if it were a baby in the mother’s womb, connected to the womb. When the sun came out, those warm rays filled her with peace. Her energy would rise, but there would be no change. She was patient for millions of years because she believed that one day she would turn into the being he was drawn to. She waited like a monk, never arrogant, never rebelling, just focusing on her energy and watching that universe grow within her. It waited and waited, with faith and patience. Universes passed, and once a storm broke out. This time, the rain waters were touching her leaves not like wrapping them but like beating them, the wind blowing was not compassionate this time, it was as if it wanted to tear it from its roots, the soil was shaking, it was as if his family did not want her anymore. She was afraid and wanted to rebel like a teenager. She blew her vines against the blowing wind. The energy inside her was boiling, it was about to overflow like a volcano, but it didn’t happen. She felt the anger rising within her. She wanted to shout, “Is this why I’ve been patient for a lifetime?” she took the vines and pebbles and threw them around as if she created a natural disaster around her. A natural disaster combining 4 elements. From that moment on, she lost her patience, it was as if everything she had accumulated exploded. The wind created a whirlwind blowing towards the ground in front of her, water fell from the leaves towards her due to the effect of anger, sparks came out from the stones thrown by the vines, and the fire spread to the tiny disaster in front of her. At that moment, that energy galaxy that lost itself overflowed and revealed what it had been keeping inside for years. It was as if there was an explosion in the whole universe, a silence and vibration. At that moment, the 4 elements and that energy integrated. 4 elements formed the body, energy formed the soul.

At that moment, a living being was born, and was born to never be alone. A part of that creature always remained connected to nature and could never break away from it. Sometimes it forgot that it would return to where it belonged, it forgot that it came from the soil, but it always remained connected. Unfortunately, the energy within her always wanted more. It was never loyal to what it was, it always tried for more, but in vain. If it forgot, it wanted not to forget, if it was going to die, it wanted not to die. It never realized that these were a reward given to them. But okay. Human existed.

Türkçesi

4 Element ve Bir Ruh

Yektanur Koçak

Sarmaşıklar, ışık kümeleri, yüzen enerji parçaları… yaşam var mı yok mu? Hayat nedir? Ben neyim? Ruh nedir, canlı varlık kimdir? Canlı olmak için enerjiyi hissetmek yeterli midir? Enerji nedir, kaynağı nerededir? Bir şeyleri hissetmek ve bilincinde olmak bir avantaj mı, yoksa aksine tüm bunlar bir ceza mı? Bilinç sahibi olduğum için çektiğim acının ödülü nedir? Cezalandırılıyor muyum yoksa bu bir ödül mü? Bu soruların yanıtlarını bilmesem de içimde bir güç kıpırdanıyor sanki. Taşmak istiyor, sanki beni içeriden parçalamaya çalışıyor. Sanki bir varlık olmak istiyor ama varlığın ne olduğunu bile bilmiyor. Yaşayan bir varlık olmayı arzuluyor ama yaşamın ne olduğundan habersiz. Dokunulabilen bir şey olmak istiyor ama daha önce dokunma hissini hiç deneyimlememiş. Enerjinin maddeleşmesini ve görülmesini istiyor ama daha önce hiç gözleri olmamış. Yanında başka bir varlık, bir enerji kümesi ya da bir nesne olsun istiyor ama daha önce bir arkadaşın sıcaklığını, bir annenin şefkatini ya da bir sevgilinin yürek ısıtan gülümsemesini hiç deneyimlememiş. Güneş ışınlarının tenine dokunduğunda yaydığı sıcak okşamayı bilmez ama yine de bu duyguları, içindeki enerjiyi istiyor.

Uzaktan baktığınızda bir mikrokozmos gibi, dünyanın doğasıyla birleşmiş, kolları sarmaşıktan, gövdesi minik Samanyolu’nun ışınlarından oluşan o enerji yuvası. Tek istediği, içine sığamayan bu enerjiyi serbest bırakmak ve bütün olmaktı. Yaşayan bir varlık, bir varlık, somut bir nesne. Sanki enerji dönüştüğünde artık yalnız kalmayacakmış gibi yanında bir yoldaş istiyordu. Birine ihtiyacı vardı. Ona gerçekten ihtiyacı olduğundan değil ama sanki ondan bir tane daha olursa kendini bütün hissedecekmiş gibi. Ne olduğunu ya da ne olmak istediğini anlayamıyordu ama kendini sürekli toprağa, havaya, suya ve sıcaklığa çekilmiş buluyordu. Gece esen rüzgâr sakince sarardı etrafını, yağmur suyu sarmaşıklarına damladığında sakinleştirici bir his duyardı, zaten sanki anne karnındaki bir bebek gibi ana rahmine bağlı sarmaşıkları topraktan kendisi getirmişti,. Güneş çıktığında, o sıcak ışınlar içini huzurla doldururdu. Enerjisi yükselirdi ama hiçbir değişiklik olmazdı. Milyonlarca yıl sabretti çünkü bir gün onun çekildiği varlığa dönüşeceğine inanıyordu. Bir keşiş gibi asla kibirlenmeden, asla isyan etmeden, sadece enerjisine odaklanarak bekledi ve o evrenin onun içinde büyümesini izledi. İnanç ve sabırla bekledi durdu. Evrenler geçti ve bir keresinde bir fırtına koptu.

Bu kez yağmur suları yapraklarını sarar gibi değil döver gibi dokunuyordu; esen rüzgâr bu kez şefkatli değildi, sanki köklerinden koparmak istiyordu, toprak titriyordu, sanki ailesi artık onu istemiyordu. Korkuyordu ve bir genç kız gibi isyan etmek istiyordu. Esen rüzgara karşı sarmaşıklarını savurdu. İçindeki enerji kaynıyordu ve bir volkan gibi taşmak üzereydi ama olmadı. İçindeki öfkenin yükseldiğini hissetti. “Bunun için mi bir ömür boyu sabrettim?” diye bağırmak istedi, sarmaşıkları ve çakıl taşlarını aldı ve sanki etrafında bir doğal afet yaratmış gibi etrafa fırlattı. Dört elementi birleştiren bir doğal afet. O andan itibaren sabrını kaybetti, sanki biriktirdiği her şey patladı. Rüzgâr bir kasırga yaratarak önündeki toprağa doğru esmeye başladı, öfkenin etkisiyle yapraklardan ona doğru su döküldü, sarmaşıkların fırlattığı taşlardan kıvılcımlar çıktı ve ateş önündeki minik felakete yayıldı. O anda kendini kaybeden o enerji galaksisi taştı ve yıllardır içinde sakladıklarını ortaya çıkardı. Sanki tüm evrende bir patlama, bir sessizlik ve titreşim oldu. O anda 4 element ve o enerji bütünleşti. 4 element bedeni, enerji ruhu oluşturdu.

İşte tam da o anda, canlı bir varlık asla yalnız kalmamak üzere doğdu. O canlının bir parçası her zaman doğaya bağlı kaldı ve ondan asla kopamadı. Bazen ait olduğu yere döneceğini, topraktan geldiğini unuttu ama hep ona bağlı kaldı. Ne yazık ki içindeki enerji hep daha fazlasını istedi. Hiçbir zaman olduğu şeye sadık kalmadı, hep daha fazlası için çabaladı ama nafile. Unuttuysa da unutmamak istedi, ölecekse da ölmemek istedi. Bunların onlara verilmiş bir ödül olduğunu hiç fark etmedi. Ama olsun. İnsan var olmuştu.

Parting

Emine Ağcabuğa ve Rümeysa Nur Cüzdancı

TÜRKÇESİ

Ayrılma

Emine Ağcabuğa ve Rümeysa Nur Cüzdancı

Bir zamanlar bir evrende, bir Tanrı kendini yaratmanın eşiğindeydi. Her tarafa saçılan kendi parçalarını toparlaması gerekiyordu.

Böylelikle yavaş ama kendinden emin adımlarla hem hiçbir şeyin hem de herşeyin aynı anda bulunduğu bir boşlukta yüce bir varlık doğdu.

Ve her bir parçasıyla gittikçe daha da “her şey” oldu. Fakat o parçalardan bir tanesi tam yerine oturmuyordu. Diğer parçalarla karşılaştırıldığında o, “daha fazla” bir şeyle doluydu.

Bir şeyleri hissediyordu.

Sevgi, açgözlülük, üzüntü, mutluluk ve birçok beklenmedik kalp kırıklıkları ve kahkahalar. Renklerle doluydu, bu “parça”daki yerleşik her bir duygu o kadar canlıydı ki, yeni Tanrı’nın canı yandı.

Kendi kontrolü dışındaki şeyler hatalı ve tuhaftı ve Tanrı onlara karşı hırslı ve öfkeliydi.

“Parça” diğerleriyle birleşmeye hevesli değildi, zira “her şey”in yalnızca bir parçası olursa bir “varlığı” kalmayacaktı. “Ben”lik hissini kaybedecekti.

Böylelikle renkler herkesin özgürce “bir” olabildiği bir yere atıldı.

İnsanlara.

“Her şey”le dolu ama “hiçbir” şeyden tam olamayan… Tanrı “bir” olmak zorunda olmadığı için o herkes içindi. İnsanlar ise her şeyden evvel “bir” olma ihtiyacıyla yanıp tutuşuyordu.

İnsanları yaratan şeye kimi açgözlülük dedi, kimisi korku. Fakat herkesin emin olduğu tek bir şey vardı: Tanrı ve insanlar, her şeyi bir arada tutan bir bütünün parçalarıydılar.

+ posts
Güneş Beyza Aktürk
Yektanur Koçak
Emine Ağcabuğa
Rümeysa Nur Cüzdancı