Bu yazımda sizlerle daha az akademik nitelikte ancak daha çok kişisel yorumumla bir şeyler paylaşmak istiyorum. Bu nedenle, etkileri PENTACLE’daki tüm yazıların üzerinde görünen çeşitli düşünürlerin isim ve kavramlarına değinsem de, her zaman alışık olduğunuzun aksine, resmi bir dil, kaynakça listesi veya formatlanmış alıntılar olmadan, kendi sesimle ve düşünsel izleğimi takip ederek yazdığımı belirtmeliyim. Bugün size dünyadaki izlerimizden, ekolojik ayak izi kavramından söz edeceğim. İzninizle, bu yazıyı planlarken, kendime bir doğum günü hediyesi olarak planladığımı da not edeyim. Birkaç gün önce 45 yaşına bastım ve yolun geride bıraktığım kısmı muhtemelen önümde kalan kısmından daha uzun olduğu için, dünyayla ilişkilenme şeklimize kendimden yola çıkarak bakmak istedim.
Bir insanın dünyada bıraktığı en sessiz şey, belki de adımıdır. Burada Virginia Woolf’u hatırlıyoruz elbette, hani şöyle söylediğinde: “Ne hoş bir güzelliği vardır; hafif adımlarla dünyadan gülümseyerek geçenlerin.” Ama bazen o hafif adımların ardındaki coşku ve neşe ve hatta onurlu sessizlik, dağların yankısını bile bastırır. “Ekolojik ayak izi” kavramı, bu yankıyı duymamızı sağlar; yaşarken ardımızda ne kadar iz bıraktığımızı, varoluşumuzun maddi ağırlığını, tüketiminin yankısını ölçmeye çalışır. Ancak bu kavram, yalnızca istatistiksel bir ölçüm değildir; etik bir farkındalık biçimidir, bir yaşam felsefesine çağrıdır.
1990’ların başında William Rees ve Mathis Wackernagel tarafından geliştirilen ekolojik ayak izi (ecological footprint) kavramı, bir bireyin, toplumun veya ülkenin, doğanın yenileyebileceği kaynaklardan ne kadarını tükettiğini gösterir. Yani yaşamak için “kaç dünya”ya ihtiyaç duyduğumuzu hesaplayan bir sürdürülebilirlik metriğidir. Bu ölçüm, gıdadan elektriğe, ulaşımdan suya tükettiklerimizi, gezegenin taşıma kapasitesiyle karşılaştırır. Ancak bu sayıların ardında bir ahlak meselesi de gizlidir. Çünkü ekolojik ayak izi, görünmeyeni (mesela bir fincan kahvenin ardındaki orman kaybını, bir telefonun içindeki maden sömürüsünü veya bir uçağın yakıtında gizli karbon izini) görünür kılar. Bu yüzden bu kavram, bir çevre politikası aracından çok daha fazlasını ima eder çünkü aslında modern yaşamın kör noktalarını ifşa eden bir aynadır.
Burada durup “iz” kavramına dair düşünmek istiyorum. İz, her zaman bir ilişkinin işaretidir. Derrida’nın trace kavramını hatırlamak yerinde olur belki de; her iz, hem bir yokluğun hem bir varlığın tanığıdır. Ekolojik ayak izi de tam olarak böyle bir “izdir” işte. Geride bıraktığımız boşluk, doğanın kaybıyla biçimlenir. Biz var olurken, bir şeyler eksilir. Bu karşılıklılığı anlamak, ekolojik farkındalığın en derin düzeyidir. Bu yüzden ekolojik ayak izi yalnızca bir sorumluluk değil, bir duyumsama biçimidir. Yaşamın ağırlığını hissetmektir. Yediğimiz bir ekmeğin, soluduğumuz havanın, giydiğimiz bir kıyafetin gezegenin neresinden geldiğini, kimlerin ellerinden geçtiğini, hangi türlerin habitatına mal olduğunu düşünmektir. Timothy Morton’un “hipernesne” dediği iklim krizi de tam bu hissizliğin sonucu değil midir? Krizi göremememizin nedeni, onun hem her yerde hem hiçbir yerde oluşudur.
Ekolojik ayak izi kavramı, güçlü bir farkındalık yaratmakla birlikte, bazı eleştirileri de beraberinde getirir tabii. Bir yaşamı yalnızca sayısal verilerle ölçmek, onun etik ve duygusal boyutlarını dışarıda bırakabilir çünkü kimi izler ölçülemez. Bir nehrin kaybının kültürel anlamı, bir toprağın kurumasının şarkılardaki yankısı ya da bir türün sessiz yok oluşunun insan ruhunda bıraktığı boşluk hangi sayılarla ifade edilebilir? Öyleyse ekofeminist düşünür Val Plumwood’u ve ekofeminizmin temel taşlarından biri olan “ihtimam etiğini” hatırlayalım. Burada asıl mesele, “ne kadar tükettiğimiz”den ziyade, “nasıl ilişki kurduğumuz”dur. Doğayı bir stok olarak görmek yerine, onunla duygusal bir yakınlık kurmak, kendi izimizi hafifletmenin en insani yoludur bence. Bu bakımdan, ekolojik ayak izi yalnızca azaltılması gereken bir ölçü değil, dönüştürülmesi gereken bir ilişki biçimidir.
Günümüz dünyasında “karbon ayak izini azaltmak” bir tür moral reçeteye dönüşmüş durumda. Et yememek, plastik şişe kullanmamak, bisikletle işe gitmek vs. Elbette bunlar müthiş anlamlı adımlar. Ancak daha önceki yazılarımdan birinde de belirttiğim üzere, ekolojik düşünce, bireysel davranışların ötesine geçmeyi gerektirir. Çünkü bireysel sadeleşme, sistemik sorunları çözmeye yetmez. Asıl mesele, ekonomik ve politik yapıları, mesela enerji politikalarını, üretim zincirlerini, tüketim alışkanlıklarını dönüştürmektir. Elbette, yine de, kişisel farkındalık önemsiz değildir fakat bu farkındalık bir “vebal duygusu” yerine, bir “bağ kurma etiği”ne dayanmalıdır. İz bırakmamak, kendini silmek değil, dikkatle yürümektir. Kırmadan, ezmeden, farkında olarak yaşamak. Başka canlıların yollarını kesmeden kendi yolumuzu çizebilmek mesela.
Mevcut koşulların bize dayattığının aksine ekolojik ayak izini küçültmenin en derin yolu, yavaşlamaktır çünkü hız, modernitenin en görünmez sömürge aracıdır. Hızlı üretim, hızlı tüketim, hızlı unutma, hızlı yok etme… Yavaşlamak ise duyuların uyanmasıdır. Bulabiliyorsak toprağa çıplak ayak basmak, yemeği kendi ellerimizle yapmak veya bir objenin hikâyesini öğrenmek gibi eylemlerin hepsi iz hafifleten pratiklerdir çünkü aslında izini hafifletmek, aynı zamanda şükretmektir, yani doğayı “kaynak” değil “armağan” olarak görmek. Armağan kültürlerinde, her almanın bir karşılığı vardır. Doğadan alınan her şey bir borç doğurur ki bu parayla değil, özenle, dikkatle, geri dönüşle ödenir. İşte ekolojik ayak izini küçültmek, bu kadim armağan döngüsüne yeniden katılmaktır. Artık modern hayat her geçen gün çürümeyi hızlandırmış durumda; insanlığın bir yılda tükettiği kaynakların, gezegenin kendini yenileyebilme kapasitesini aştığı günü ifade eden “Earth Overshoot Day” (Dünya Limit Aşım Günü) her yıl biraz daha erken geliyor. Yani borca batmış bir gezegen üzerinde yaşıyoruz, fakat ne yazık ki bu borç yalnızca insanlığa değil, diğer canlılara da yazılıyor. Bu nedenle ekolojik ayak izi, sadece “benim” değil, “bizim” hikâyemizdir. İnsan, hayvan, bitki, mikrobiyal yaşam, su, hava, toprak, bu izde buluşur. Bruno Latour’un dediği gibi, “biz asla modern olmadık.” çünkü insan ve doğa, hep birlikte bu dünyanın ortak yazarları olduk. O halde mesele, iz bırakmamak değil, izimizi “ortak” kılmak, onu dayanışmaya dönüştürmektir.
Sonuç olarak, ekolojik ayak izi kavramı, aslında bize şu soruyu sorar: “Yaşarken ne kadar ağırsın?” Bu ağırlık yalnızca karbonla, tüketimle ya da sayıyla ölçülmez; bazen bir bakışın sertliğinde, bazen bir nesneye gösterdiğin özensizlikte, bazen de bir canlıyı fark etmeyişinde gizlidir. Öyleyse, iz bırakmadan yaşamak, dünyadan silinmek değildir; aksine, onunla daha derin bir ilişki kurmaktır. Kimi zaman bir ağacın gölgesine saygı duyarak, kimi zaman bir nesneyi onararak, kimi zaman da sessizce dinleyerek… Çünkü ekolojik düşünce, her şeyden önce dinlemeyi öğretir. Ve belki bir gün, ardımızda bıraktığımız izler, bir yıkımın değil, bir özenin hikâyesini anlatır.
