“Her şey birbiriyle bağlıdır” (Commoner 1971). Barry Commoner’ın ekolojik yasalarından biri olan bu cümle artık sloganlaşmış olsa da, içinde bir çağın yorgun bilincini, dünyayla yeniden ilişki kurma arzusunu taşır. “Ekolojik düşünce” dediğimiz şey, tam da bu yeniden bağlanma ihtiyacından doğar. Ancak bu düşünce yalnızca doğayı korumayı hedefleyen bir iyi niyetler toplamı değildir; daha derin, daha kökten bir varoluş biçimi önerisidir. “Ekoloji” terimi ilk kez 1866’da Alman biyolog Ernst Haeckel tarafından kullanıldı (bkz. Egerton 2013). Yunanca oikos (ev) ve logos (söz, akıl) sözcüklerinden türeyen bu kavram, dümdüz çevrildiğinde “canlıların yaşadıkları ev üzerine düşünme” anlamına gelir. Yani ekoloji, insanın doğadan ayrı değil, onunla ortak bir evde yaşadığını hatırlatır. 20. yüzyıl boyunca gelişen ve bilim alanı olarak ilerleyen bu kavram daha sonra bilimsel bir terim olmaktan çıkıp felsefi, politik ve sanatsal bir kavram haline geldi. Bunda elbette çevreci tahayyülün aktivist etkilerini taşıyan yazıların büyük önemi vardı. Örneğin, Rachel Carson’ın 1962’de yayımlanan Silent Spring (Sessiz Bahar) kitabı, kimyasallaşmış modern tarımın canlı sistemlere verdiği zararı ortaya koyarken ekolojik farkındalığın kitlelere ulaşmasını sağladı (bkz. Carson 1962). O günden beri de “ekolojik düşünce” yalnızca biyolojinin değil, edebiyatın, felsefenin ve sanatın da meselesi oldu.
Norveçli filozof Arne Næss, 1973’te “derin ekoloji” kavramını ortaya attığında, çevrecilik hareketinin yüzeysel çözümlerle yetinmesini eleştiriyordu. Næss’e göre çevreyi “korumak” yeterli değildi; önce “insanı evrenin merkezinden indirmek” gerekiyordu. Derin ekoloji, doğanın yalnızca insana yararlı olduğu sürece değerli olmadığını, tüm canlıların kendi başına “yaşam hakkına” sahip olduğunu savunur (bkz. Dindar 2012). Bu yaklaşım, insanı ayrıcalıklı özne olmaktan çıkarır ve onu “yaşamın ağındaki” bir düğüm olarak yeniden konumlandırır. Bu düşünce, Budist öğretilerle, yerli halkların kozmolojileriyle ve Spinoza’nın panteizmiyle yankılanır. Næss’in felsefesi üzerine yazan Bilge Kağan Şakacı ve Merve Günesen (2023) şöyle söylerler:
Naess’e göre derin ekolojinin temel değerleri incelendiğinde modern toplumlarda yalnızca bilimle ulaşılamayacak yüksek değerlere rastlanmaktadır. Derin ekolojide pek çok amaç için ekoloji bilimine ihtiyaç olsa da bilim sınırlı bulunduğundan en yüksek otorite olarak görülmeyip sorunların kaynağına en temel felsefi sorularla yaklaşılmalıdır. Bununla anlaşılması gereken derin ekolojinin arkasında bir yaşam biçimi, inanç, felsefe gibi alanları içeren bir yönün bulunmasıdır. Modern toplumlarda sevgi, anlayış, erdem gibi kavramları anlamlandırmak için sebepler bulmak oldukça zorken; insanlık bu kavramlardan uzaklaştıkça aslen kendinden uzaklaşmakta ve hem doğayı hem kendini tahrip ederek kendini bir çıkmazın içine hapsetmektedir. (Şakacı ve Günesen 2023, s. 75)
Buradaki alıntıdan anlaşılacağı üzere çevreci tahayyülü eyleme geçirme konusunda aynı yerde saydığımız söylenebilir. 2023’te yazan Şakacı ve Günesen’in de gösterdikleri gibi, aslında derin ekolojinin ön gördüğü meseleler bugün de sürmektedir. Ancak 1980’ler ve 1990’larda ekolojik düşünce, politik bir boyut kazandı. “Derin ekoloji”nin evrenselci dili kimi çevrelerde “apolitik” bulunarak eleştirildi. Çünkü çevresel krizlerin yalnızca bireysel farkındalıkla çözülemeyeceği, bunların kapitalist üretim biçimleriyle, sömürgecilikle ve eşitsizlikle yakından bağlantılı olduğu vurgulandı. Böylece “politik ekoloji” ve “ekofeminizm” gibi hareketler ortaya çıktı. Carolyn Merchant, Val Plumwood, Vandana Shiva gibi düşünürler, ekolojik tahribatın ataerkil ve sömürgeci sistemlerle iç içe geçtiğini gösterdiler (bkz. Merchant 1980, Plumwood 1993, Shiva 1988). Bu dönüşüm, ekolojik düşüncenin daha “ilişkisel” bir hale gelmesini sağladı. Artık mesele yalnızca ormanları kurtarmak değil, adaleti yeniden düşünmekti. Çevre adaleti, su hakları, iklim göçmenliği, türlerarası bakım… Tüm bu konular ekolojik düşüncenin yeni damarları oldu.
Ekolojik düşünce yalnızca aklın değil, duyguların da alanıdır. Timothy Morton’un Ecology Without Nature (2007; Doğasız Ekoloji) kitabında belirttiği gibi, doğayı romantik bir “öteki” olarak görme eğilimimiz, bizi ondan uzaklaştırır. Gerçek bir ekolojik düşünce, bu ayrımı sorgulamalıdır. Yeryüzüyle ilişkimizi yeniden kurmak, duygusal bir yakınlaşmayı, bir tür mahcubiyeti ve kırılganlığı da beraberinde getirir. Belki de ekolojik düşünce, önce utançla başlar, insanın doğaya yaptıklarını fark ettiği anda doğan sessiz bir utançla. Ama bu utanç, eylemsizliğe değil, özenin, bakımın ve yeniden öğrenmenin etiğine dönüşür. Ekolojik düşünce, “doğayı sev” demekten çok, “onunla birlikte yaşa” der. Bu yüzden günümüz sanatında, özellikle de ekosanat ve biyosanat pratiklerinde, bu yeni özen biçimlerini görürüz. Yosunlarla heykel yapan sanatçılar, mikrobiyal renklerle resim üreten kolektifler, okyanus seslerini müziğe dönüştüren performansçılar gibi pek çok iç içe geçmiş aktörün eylemliliği bu birlikte yaşamanın tezahürüdür.
Bugün ekolojik düşünce, bir disiplinin değil, bir yaşam biçiminin adı. İklim grevlerinden tutun da plastikten arınmış mutfaklardan yerel üretici pazarlarına kadar uzanan geniş bir pratik yelpazesini kapsıyor. Ancak bu hareketlerin en ortak noktası, dünyanın yalnızca “kaynak” olmadığını, onunla Donna Haraway’in deyişiyle, “akrabalık” ilişkisi kurmamız gerektiğini hatırlatması (bkz. Haraway 2016). Ekolojik düşünce, bugünün dünyasında umutsuzluğa karşı en radikal direniş biçimidir. Çünkü o, umut değil, karşılıklılık üzerine kuruludur. İnsanın kendini dünyanın efendisi değil, misafiri olarak yeniden düşünmesidir. Ve belki de, yavaş yavaş, bu misafirliğin hakkını vermeyi öğrenmemizdir.
Kaynakça
Carson, R. (1962). Silent Spring. E-book version available at: https://library.uniteddiversity.coop/More_Books_and_Reports/Silent_Spring-Rachel_Carson-1962.pdf
Commoner, B. (1971). The Closing Circle, Nature, Man & Technology. Alfred A. Knopf.
Dindar, G. (2012). Derin Ekoloji Hareketi ve Ekoeleştiri: Bir Garip Şair Orhan Veli. Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat. Ed. Serpil Oppermann. Phoenix. s. 59-92.
Egerton, B. (2013). History of Ecological Sciences, Part 47: Ernst Haeckel’s Ecology. Ecological Society of America Bulletin. https://doi.org/10.1890/0012-9623-94.3.222
Haraway, D. (2016). Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene. Duke University Press.
Merchant, C. (1980). The Death of Nature: Women, Ecology, and the Scientific Revolution. Harper Collins.
Morton, T. (2007). Ecology without Nature: Rethinking Environmental Aesthetics. Harvard University Press.
Plumwood, V. (1993). Feminism and the Mastery of Nature. Routledge.
Shiva, V. (1988). Staying Alive: Women, Ecology and Survival in India. Zed Books.
Şakacı, B. K. ve Günesen, M. (2023). Derin Ekoloji ve Derin Ekolojinin Düşündürdükleri. Akademik Düşünce Dergisi, 8, s. 67-85.
