RosI BraIdottI ile Söyleşi

Posthümanist kuramların öncülerinden, düşünür Rosi Braidotti’nin bağımsız gazeteci Iu Andrés ile yaptığı söyleşiyi Başak Almaz çevirdi; Başak Ağın redakte etti ve düzenledi. Orijinal metnine buradan ulaşabileceğiniz söyleşiden kesitleri içeren videoyu da bu linkten izleyebilirsiniz.

Ben Rosi Braidotti. İtalya’da doğdum, Avustralya’da büyüdüm, doktoramı 1970’lerin sonunda, Paris’teki Sorbonne Üniversitesi Felsefe bölümünde tamamladım. Avrupalı bir filozofum, Kıta Avrupası [geleneğinden]. Foucault ve Deleuze ile çalıştım. Benim sorum, her zaman çevremizde hangi bilgi formlarının üretildiğini, bu formların güç ilişkileri ile siyasi ve etik direniş olanaklarının nasıl bağlantı kurduğunu ve beraber yaşamanın daha iyi alternatif yollarını bulmaya çalışmak oldu.

Bugün insan olmak tartışmaya açık bir konu. Doğrusu, bu zamana dek insanın ne olduğuna dair tam bir fikir birliği oldu mu, emin değilim. Aydınlanma bize İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni kazandırdı. Erkekler insan haklarını elde etti ama kadınlar aynı hakları edinemedi. Yahudiler, siyahiler ve çocuklar da insan haklarını elde edemedi. Fransız Devrimi sırasında, Olympe de Gouges Kadın Hakları Evrensel Bildirgesi’ni yazdığı zaman ona ne olduğunu hepiniz biliyorsunuz: Derhal giyotine gönderildi ve idam edildi. Bu yüzden ‘insan’ her zaman iktidar, dahil etme ve dışlama ilişkileriyle dolu olmuştur. Hiçbir zaman tarafsız değildi, hiçbir zaman kucak açan bir terim olmadı.

POSTHUMAN’I TANIMLAMAK

‘Posthuman’ı gelecekte olacak olan bir şey olarak görmüyorum. Blade Runner’ın veya Mad Max’in bilim-kurgusu değil bu. Bilincimizi bilgisayarlara yükleyip süper-insanlar olacağımıza inanan Silikon Vadisi transhümanistlerinden de değilim. Posthuman’ı tam olarak nerede olduğumuzun bir işareti olarak görüyorum. “Posthümanizm” pek iyi bir terim değil; çok beğeniyorum diyemem. Ancak şu an elimizde, tüm bu sorular, sorgulamalar ve aynı zamanda deneyler kargaşasını ifade edecek geçici bir terim olarak bundan daha iyisi yok. Hem üniversiteler hem de kültür ve sanat merkezleri, neye dönüştüğümüz [konusunda], gen düzenlemesiyle, kök hücre araştırmalarıyla ve keşfettiğimiz ve geliştirdiğimiz daha nice muhteşem şeyle birlikte bizler için nelerin mümkün olduğu konusunda, yeni düşünce yöntemleri için çok önemli bir konumdalar. Yine de değerlerimiz, temsillerimiz, kendimizi anlama biçimlerimiz hâlâ eski insan tanımlarına dayanıyor. Dolayısıyla biraz daha cesur olmamız [gerekiyor] ve bir topluluk olarak, birlikte demokratik ve eleştirel bir tutumda olmamız, ne olmak istediğimizi ve ne olabileceğimizi hep beraber tartışmamız gerekiyor.

AÇIK KİMLİKLER

Bu noktada mesele “oluş” [becoming – ç.n. Braidotti burada Deleuze’ün etkisiyle posthümanizmde önemli bir yer tutan bu kavrama vurgu yapmaktadır] kavramıdır. Kimlik algımızı ilişkilere, başka çoklu eksenlerin veya varoluş biçimlerinin [entities] [varlığına] açık tutmamız gerektiği fikri [önemlidir]. Bu, büsbütün tamamlanmışlık, olmuşluk üzerinden tanımlanan ve sürekli sabit olan bir kimlik anlayışının karşısındadır. Bizler, her zaman süreç içerisinde, sürekli oluş halinde bulunan özneleriz.

ÖFKELİ İNSANLAR ÇAĞI

Üstelik epey zor bir siyasi dönemden geçiyoruz. Büyük değişimler ve dönüşümler pek çok insanı mutsuz ediyor, öfkelendiriyor. Popülizm, öfke ve siyasi şiddet çağındayız. Bu dönemde teori [kuram] pek dikkate alınmıyor, kuram üretenler ise spekülatör ve işe yaramaz insanlar olarak görülüyor. Halbuki nüfusun geri kalanı yalan haberler ve alternatif gerçeklerle dolup taşıyor ama bunda bir sorun görmüyoruz. Popülist zamanlarda düşünürlerin ve akademisyenlerin itibarı oldukça düşük.

HOŞNUTSUZLUĞU BESLEYEN SİYASET

Üniversitelere, entelektüellere, akademisyenlere ve ‘uzmanlar’a yöneltilen saldırıyı durdurmamız gerekiyor. Bana öyle geliyor ki günümüzde siyasal sınıflar bunun tam aksini yapıyor, bu konuları tartışmayı zorlaştırıyor, gerçekler ve rakamlar hakkında göz göre göre yalan söylüyor ve Dördüncü Sanayi Devrimi’nin olumsuz etkilerinden kaynaklanan hoşnutsuzluğu kendi yararına kullanıyor. Bu etkileri popülist siyaseti beslemek için kullanıyorlar. Halbuki madalyonun bir de öbür yüzü var, aynı teknolojilerin olağanüstü ve olumlu gelişmeleri gibi. Bu büyük teknolojik devrimin olumlu ve olumsuz yanlarına bir bakmamız gerekiyor.

“POSTHUMAN” VATANDAŞLIĞIN HAYATA GEÇİRİLEBİLECEĞİ BİR ORTA YOLA İHTİYACIMIZ VAR.

ÇAĞDAŞ KAPİTALİZM

Öncelikle bize ne olduğunu, sermayenin nasıl işlediğini anlamak için çaba göstermeli, sonra, serveti nasıl yeniden bölüştürebileceğimizi tartışmalıyız. Hâlâ kapitalizmden bahsediyoruz ama kapitalizm artık Marksist ve Hegelci çerçeveler içerisinde [değerlendirilebilecek gibi] değil. Günümüz kapitalizmi, yaşayan sistemlerin bilgisinden para kazanıyor. Yaşam bilimleri, sinir bilimleri, bilgi teknolojileri, kodlar, biyogenetik ve algoritmik kodlar artık yeni sermayedir. Bu, Karl Marx’ın kapitalizmi değil, daha başka bir kapitalizm. Bu sistemin nasıl işlediğini sadece anlamak bile Eski Sol ile tartışma konusudur ve insanlar [hâlâ] ekonominin reformu için öyle planlar üretiyorlar ki bu planlar mevcut ekonomiyi tanımlayıp betimlemiyor bile. Şu anda içinde bulunduğumuz anın, son derece kendine has özellikleri var ve kapitalizm yeni yaşam formlarını adeta bir çiftlik gibi üretip duruyor.

SORUNUN BİR PARÇASIYIZ

1968’den beri biliyoruz ki kapitalizm çökmez, sadece biçim değiştirir. Mümkün olan her duruma adapte olur ve onu benimser çünkü kapitalizm, sadece kısa vadeli kâr ile ilgilenir. Bu sistem hâlâ çalışıyorsa bunun sebebi hepimizin kapitalizmin içinde hapsolmuş olmasıdır. Sorunun bir parçasıyız. Yani hepimiz, sistemin devam etmesini sağlayan tüketim modunda hapsolduk. Mesele gayet basit: Eğer sorunun bir parçasıysak çözümün de bir parçası olmak zorundayız. Bize oyun alanı olarak ne kalmış, bunu görmek için birlikte çalışalım. Kendi tüketim modumuzdan çıkmanın, buna uzaktan eleştirel bir gözle bakmanın somut yolları olduğunu düşünüyorum. Kabul etmeliyiz ki, Marksist-Leninist küresel devrim fikrinin aksine, yapabileceğimiz değişiklikler, tüketim ile aramıza mesafe koyarak ve bunu kitlesel olarak adım adım yaptığımızda mümkün olacaktır. Feminizmin eril şiddetten, ırkçılığın beyaz üstünlüğünden uzaklaşmayı bize nasıl öğrettiğine bakın. Mesafe, kimliksizleşme, hepsi adım adım. Ben buna neredeyse bir arınma aktivitesi diyorum. Kendinizi tüketimin, düşünmenin ve birbirinizle ilişki kurmanın kötü alışkanlıklarından arındırıyorsunuz.

Bugün devrim, faşist bir konseptir. Bana göre devrimi kullananlar sağcılardır. Mesela Steve Bannon muhafazakarlığı gerçek değerleri, Tanrı, millet ve aile kavramlarını geri getiren hakiki devrim olarak görür. Her zamanki zırvalar… Ben toplumlardan gelecek olan adım adım müdahalelerin moleküler devriminin muhtemel yanıt olabileceğini düşünüyorum. Ama, özellikle bu zamanda, bana daha fazla şiddetin ve suistimalin önünü açan, bizi tarihte 1968 öncesine götürecek devrim kavramının faşist bir restorasyonu gibi görünen şeye katılmaktansa aktivizmi veya aktif olarak beraber hareket etmeyi olumlayıcı değerler yaratmak için kolektif katılımları tercih ederim.

YENİ DEĞERLER ARAYIŞI

“İyimserlik” benim kullandığım bir terim değil. Ben ‘olumlama’yı, beraber olumlu ve üretken değerler yaratmayı tercih ederim.  Bunu siyasi bir uygulama [praksis] olarak görüyorum. Bir başka deyişle, birlikte yapmamız gereken şey olumsuz durumları ve sorunları tartışmaktır, aptalca bir iyimserlikle sorunu inkar etmek değil. Bunlar gerçek sorunlar fakat resmin sadece bir parçası. Beraber sakince oturup analiz etmemiz gereken pek çok şey var. Bizim siyasi durumumuzun izin vermediği şey tam olarak budur: Sakinlik. Sorunları kutuplaştırmak yerine tartışabilmemiz için biraz sakinliğe ihtiyacımız var. Bu yüzden, benim için olumlama, birbirimize bağırıp çağırmak, hakaret etmek yerine bu tartışmaları yapmamıza izin veren ilişkiler yaratmaktır. Yani ben epey şüpheciyim. Fakat feminizm, ırkçılık karşıtlığı ve faşizm karşıtlığının temellerini model alan radikal bir değişikliğe ve dönüşüme, evet. Kim olduğumuza, nasıl bir özne olduğumuza dair derinlemesine bir dönüşüme. Ve bu ancak birlikte hareket ettiğimizde mümkün olabilir. Neye dönüşebileceğimizi [oluşumuzu] yeniden tanımlamak, kolektif meclislerle mümkündür. Evet, işte plan bu.

One comment

Bir Cevap Yazın