Bu yazıyı, geçen haftaki yazımın devamı gibi düşünmeyi öneriyorum. Her şeyin birbirine bağlantılı olduğu ilkesinden sıklıkla söz ediyoruz, bildiğiniz gibi. Mesela bir ağaç, yalnızca kendi köklerinden değil, toprağın tuzundan, kuşun kanadından, rüzgârın yönünden, gölgesine sığınan insandan, kısaca dokunduğu her şeyden beslenir. Her şey birbirine dokunur. Ekolojik düşüncenin kalbinde yer alan “karşılıklılık” (interconnectedness) kavramı, bu dokunuşun dili olarak, dünyayı ayrı varlıklar toplamı biçiminde görmek yerine, ilişkiler ağı olarak görmeyi öğretir. Bu ilişkisellik hem biyolojik hem felsefi, hem duygusal hem de etik bir hakikattir çünkü aynı zamanda bir sorumluluk doğurur. Her nefes, bir karşılık içerir.
Modernitenin en büyük yanılgılarından biri, dünyanın nesnelerden oluştuğunu sanmaktır. Oysa dünya, ilişkilerden dokunmuştur. Tim Ingold’un (2000) süreç odaklı materyalite düşüncesindeki gibi, yaşam bir ağ, bir dokuma, bir sürekli örülme hâlidir aslında. Hiçbir şey bağımsız değildir; her hareket bir başka hareketin yankısıdır. Karen Barad bu durumu “içten-etkime” (2007) kavramıyla açıklar ki bu kavramın temel savunusu şudur: Varlıklar birbirinden sonra değil, birbirleriyle birlikte ortaya çıkarlar. Yani ne insan doğadan sonra gelir, ne doğa insandan önce vardır. Her şey, aynı anda birbirini kurar. Bu düşünce, öznenin ve nesnenin sınırlarını geçirgen kılar. Artık ben ile dünya arasında çizgi değil, titreşim vardır.
Batı düşüncesi bu ilişkiselliği yeni keşfederken, birçok yerli halk için bu kadim bir bilgidir. Örneğin Anishinaabe dilinde “toprak” anlamına gelen aki, hem maddeyi hem de ruhu içerir; dünya, canlı-cansız ayrımına izin vermez. Potawatomi botanikçi Robin Wall Kimmerer, Braiding Sweetgrass (2013) adlı yerli halkların geleneksel ekolojik bilgisiyle çevreci beşeri bilimler alanını kesiştirir. Buradaki düşüncede bir “karşılıklılık etiği” söz konusudur yani doğa bizim için değil, bizimle vardır. Her armağan bir karşı-armağanı gerektirir. Öyleyse, insanın doğayla kurduğu ilişki ticari değil, törensel olmalıdır. Biz, ormanın minnettarlığını değil, onunla dostluğumuzu hatırlamalıyız. Bu dostlukta üstünlük yoktur, yalnızca karşılıklı bakım vardır. Ekolojik düşünceyi bu biçimiyle ele almak, doğayla bağ kurmayı mistik bir romantizmden kurtarır ve onu bir etik eylem haline getirir.
1970’lerde James Lovelock ve Lynn Margulis’in geliştirdiği Gaia hipotezi, gezegeni kendi kendini düzenleyen bir canlı sistem olarak tanımlarken benzer bir karşılıklılığa işaret etmişlerdir. Bu hipoteze göre, atmosferden okyanuslara kadar her unsur, yaşamın sürekliliği için birbiriyle etkileşim halindedir. Bu görüş, doğayı statik bir arka plan olmaktan çıkarıp dinamik bir özneye dönüştürür. Yeryüzü artık yalnızca üzerinde yaşadığımız yer değil, bizimle birlikte nefes alan bir bedendir. Bruno Latour’un Facing Gaia (2017) kitabında buna dair güzel tespitler vardır. Latour, dünyayı kendi kendini organize eden bir asamblaj (öbekleşme) olarak ifade etmek için Lovelock’un tanımını kullanır ve Gaia’nın biyota tarafından etkilenip onu etkileyen her şeyi kapsayan gezegensel yaşam sistemi olduğunu söyler. Buna göre Gaia sistemi, tüm canlı organizmalarla birlikte, yaşam için elverişli düzeyde fiziksel ve kimyasal çevreyi düzenleme – yani homeostazi – kapasitesini paylaşır. Burada Latour insandışı eyleyiciliği betimlerken ilginç örnekler de kullanır ve şöyle der: “Çevrelerini kendileri için daha elverişli hale getirmek üzere biçimlendirenler sadece kunduzlar, kuşlar, karıncalar ve termitler değildir; ağaçlar, mantarlar, algler, bakteriler ve virüsler de aynı şeyi yapar. Bu Dünya’da hiç kimse pasif değildir; sonuçlar, adeta kendilerine etki edecek nedenleri seçer” (Latour 2017).
Ekofeminist düşünürler ise bu karşılıklılık fikrini toplumsal ilişkilerin kalbine taşırlar. Carol Gilligan editörlüğündeki The Ethic of Care (2013) adlı derleme kitap, insan ilişkilerinde olduğu kadar insan-dışı dünyayla ilişkilerimizde de karşılıklı bağımlılığı vurgularken, Val Plumwood (2002) bağımsızlığı bir mit olarak değerlendirir ve hiçbir canlı, diğerinin bedeni olmadan yaşayamayacağı için bu mitin ataerkil kapitalizm kültürünün en derin yanılsaması olduğu açıktır. Ekofeminizm bu yüzden yalnızca doğa savunusu üzerinden ilerlemez; sömürgecilik, cinsiyetçilik, türcülük gibi tüm tahakküm biçimlerinin aynı kökten beslendiğini gösterir. Bu düşüncede “karşılıklılık”, adaletin temel ölçüsüdür ki bu ölçüyle şunu sorarız: Dünyaya ne kadar veriyor, ondan ne kadar alıyoruz? İşte bu nedenle karşılıklılık, hem doğayla hem de toplumlarla ilgilidir. İklim krizinin en ağır yükünü, ne yazık ki ada ülkeleri, yerli halklar, yoksul bölgeler gibi en az sorumlu olan topluluklar taşır. Bu yüzden karşılıklılık, aynı zamanda bir adalet çağrısıdır.
Karşılıklılık “ben”in merkezini dağıtır, “biz”in çoklu biçimlerini keşfeder, insanı, doğayı, teknoloji ve zamanı aynı dokunun iplikleri olarak bir aradalığa çağırır. Bu dokuyu korumak, dünya ile yeniden dokunmayı öğrenmektir. Ekolojik düşünce, bu yüzden bir “geri dönüş” değil, bir “yeniden örülme” sürecidir. Ve belki bir gün, insanlık kendi izlerini değil, kendi bağlantılarını izlemeye başlar. O zaman, dünyayı kurtarmamız gerekmez çünkü nihayet onunla birlikte yaşamayı öğrenmiş oluruz.
Kaynakça
Barad, Karen. Meeting the Universe Halfway: Quantum Physics and the Entanglement of Matter and Meaning. Duke University Press, 2007.
Gilligan, Carol. The Ethic of Care. Fundació Víctor Grífols, 2013.
Ingold, Tim. The Perception of the Environment: Essays on Livelihood, Dwelling and Skill. Routledge, 2000.
Kimmerer, Robin Wall. Braiding Sweetgrass: Indigenous Wisdom, Scientific Knowledge, and the Teachings of Plants. Milkweed Editions, 2013.
Latour, Bruno. Facing Gaia: Eight Lectures on the New Climatic Regime. Polity Press, 2017.
Lovelock, James, and Lynn Margulis. “Atmospheric Homeostasis by and for the Biosphere: The Gaia Hypothesis.” Tellus, vol. 26, no. 1–2, 1974, pp. 2–10.
Plumwood, Val. Environmental Culture: The Ecological Crisis of Reason. Routledge, 2002.
