Madde ile Yazmak: Sanatsal Pratikler

Sanat, insan kültürünün en eski dönemlerinden beri maddelerle, malzemelerle, yüzeylerle ve seslerle çalışagelmiştir. Ancak günümüz çevresel krizleri, bu maddi ilişkilerin yalnızca estetik değil aynı zamanda etik, ekolojik ve politik boyutlarını da görünür kılar. Sanatta kullanılan her materyal, yalnızca bir araç değil aynı zamanda anlam üreten, iz bırakan, direnen ve dönüşen bir varlık olarak düşünülebilir. Bu bağlamda sanatı “madde ile yazma” pratiği olarak kavramsallaştırmak, estetik üretimin çevresel ve kültürel boyutlarını anlamak açısından güçlü bir kapı aralar.

Ekoeleştirel perspektif, doğayı yalnızca temsillerde aramaz; kullanılan malzemelerin, seslerin ve mekânların kendilerinin de kültürel üretimde nasıl bir rol oynadığını sorgular. Richard Kerridge, 1998 tarihli Writing the Environment (Çevreyi Yazmak) başlıklı eserinde, ekoeleştirinin en önemli işlevlerinden birini, insan-merkezci olmayan bir duyarlılıkla doğanın ve çevresel krizlerin kültürel temsillerini görünür kılmak olarak tanımlar. Kerridge’e göre, edebiyat ve sanat, yalnızca doğayı tasvir etmekle kalmaz, aynı zamanda doğa ile kurduğumuz ontolojik ilişkinin de bir kaydıdır (Kerridge, 1998). Bu yaklaşım, maddemetinsel açıdan okunduğunda, sanatsal pratiğin her aşamasında kullanılan maddelerin (örneğin biyoplastik, organik kumaş, hayvan kalıntıları, bitkiler veya mineraller gibi) bizzat “yazan” öğeler olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Bu çerçevede, sanatın hangi maddelerle çalıştığı, kullanılan malzemelerin hangi bağlamları sahneye taşıdığı kritik bir soruya dönüşür. Biyoplastik, organik kumaş, hayvan kalıntısı ya da mineral parçaları, yalnızca biçimsel seçimler değil; aynı zamanda kültürel, ekolojik ve politik “yazılar”dır.

Ursula K. Heise bu tartışmayı küresel boyuta taşır. Heise’nin Sense of Place and Sense of Planet (2008) adlı çalışmasında geliştirdiği “ekolojik yurttaşlık” diye Türkçeleştirebileceğimiz “ekokozmopolitanizm” (eco-cosmopolitanism) kavramı, çevresel bilinç ve etik sorumluluğun yalnızca yerel aidiyetlerle sınırlanamayacağını, “gezegen ölçeğinde bir yurttaşlık” bilinciyle düşünülmesi gerektiğini ifade eden bir kavramdır. Heise’ye göre “yeni kültürel biçimler, artık yalnızca mekâna kök salmış değil, gezegensel bağlantılara da açık bir şekilde gelişmektedir” yani geleneksel yer-kökenli çevresel etik anlayışı küresel bağlantılar bağlamında yeniden düşünülmelidir. Çünkü çevresel bilinç yalnızca yerel aidiyetle sınırlanamaz; bireylerin, “gezegen ölçeğinde bir çevresel yurttaşlık” inşa etmesi gerekir. O halde maddemetinsel bir pratiği harekete geçirmek için küresel olarak birbirine bağlı ekosistemleri kavramak gerekir, bunun için de sanat ve öykü anlatımı yerellik ve gezegen hissini harmanlamalıdır. Sanat bu anlamda, izleyiciyi ve okuyucuyu yerel bir bağlamda köklenmiş olsalar bile küresel ölçekte ekolojik bir duyarlılığa çağırabilir. Özellikle animasyon filmleri gibi mecralar, Heise’nin de başka bir çalışmasında (2014) işaret ettiği üzere, doğanın geçişkenliğini ve “plazmatik” biçimde değişen hallerini görünür kılar. Bu nedenle, animasyon filmleri hem çevresel düşüncenin yeni biçimlerini üretme konusunda hem de insan-dışının eyleyici kapasitesini bizlere anlatma konusunda ayrıcalıklı bir rol oynar çünkü, kendi doktora tezimde de öne sürdüğüm üzere, animasyonun “plazmatik doğa”yı ya da biçimler ve çevre arasındaki geçişkenlikleri görselleştirerek çevresel temsile katkı sağlama hatta temsilin ötesine geçebilme kapasitesi vardır. Bu plazmatiklik doğal-kültürel ekolojilerin tamamında gözlemlenebilir. Özetle, Heise’nin düşüncesi maddemetinle birleştirildiğinde ortaya çıkan fikir bulutu sanatın yalnızca biçimsel değil, aynı zamanda mekânsal ve etik hareketlilik yoluyla “gezegensel düşünme”ye olanak tanıdığına işaret eder. Heise’ye göre doğa ile kurulan ilişkiler, bireysel deneyimin ötesine geçerek “gezegen çapında bir aidiyet” duygusu yarattığına göre, doğa ile kurulan ilişkilerimize aracılık edebilecek önemli araçlardan ikisi sanat ve edebiyattır. Dolayısıyla “madde ile yazmak,” yalnızca sanatçının kişisel estetik jesti değil, aynı zamanda küresel ölçekte yankı bulan etik-politik bir edimidir. Bu edimde malzeme, yalnızca bir taşıyıcı değil, kendi tarihine, coğrafyasına ve ekosistemine işaret eden aktif bir eyleyendir.

Bu bağlamda çağdaş sanat, “madde ile yazmanın” farklı stratejilerini ortaya koyar. Örneğin Margherita Pevere’nin biyosanat işleri, bedensel sıvılar, organik atıklar ve biyoteknolojik malzemelerle çalışarak insan ve insan-olmayan arasındaki geçirgen sınırları gözler önüne serer. Pevere’nin 2024 tarihli Hlymia adlı işi, otoimmün hastalıkla bedenin verdiği biyolojik yanıtı sanatsal bir yüzeyde görünür kılar; saç, deri, biyolojik numuneler ve bilimsel görseller, burada bir yazı yüzeyi hâline gelir. Bu tür örneklerde sanatçı, yalnızca kendi psoriasis (sedef hastalığı) deneyimini ifade etmez; kullandığı maddelerle, ekosistemlerle ve biyopolitik bağlamlarla birlikte yazıya girmiş olur. Bu yaklaşımın bir de ekogotik boyutu vardır ki bunu da göz ardı edemeyiz. Doğanın ya da maddenin kendi başına anlam üretme kapasitesi, kimi zaman tekinsizlik, çürüme ya da yabancılaşma deneyimleriyle birlikte gelir. Örneğin daha önceki yazılarımda da bahsettiğim, Olafur Eliasson’un kamusal alanlarda eriyen buz bloklarını sergileyen işi (2014), yalnızca iklim değişikliğinin görselleştirilmesi değildir. Eriyen buzun sessizliği, yavaşlığı ve kaçınılmaz kayboluşu, izleyicide hem bir yas duygusu hem de doğrudan bedensel bir tanıklık yaratır. Bu tür eserler, izleyicinin yalnızca düşünsel değil, duygusal ve duyusal düzeyde de maddenin “yazısını” okumasını sağlar.

Edebiyatta da benzer bir “madde ile yazma” pratiğini görmek mümkündür. Margaret Atwood’un MaddAddam üçlemesi (2003–2009), genetiği değiştirilmiş organizmalar, toksik kimyasallar ve biyoteknolojik maddeler üzerinden, maddelerin kültürel anlatıya nasıl yön verdiğini gösterir. Yakın zamanda yüksek lisans tez danışmanlığını üstlendiğim ve ekogotik ve iklimkurgunun kesişimleri üzerine çalışarak “karanlık hipernesnel anlatılar” kavramını ortaya koyan (2025), zaman zaman PENTACLE’da da yazılarını okuduğunuz Sevilay Keçelioğlu’nun da değindiği üzere, Jeff VanderMeer’in Southern Reach (2014–2024) dörtlemesi bu yön verişe güzel bir örnek sunar. Bu dörtleme, mekânın ve doğanın kendi “dilini” kurarak insan anlatısını bastırdığı metinsel bir deneyimi okuyucusuna teklif eder. Burada yazı, maddemetinsel boyutuyla değerlendirilmelidir zira metin yalnızca yazarın kaleminden çıkmaz; çürüyen duvar, yayılan küf ve istilacı bitkiler de metnin dokusunu belirleyen “yazarlar”dır. Tüm bu örnekler, sanatın ve edebiyatın doğa ile ilişkimizi yalnızca temsil eden değil, bizzat “yazan” bir eylem olarak ortaya koyduğunu gösterir. Bu noktada ekoeleştirel (hatta örgülenip dolanıklaştığı için ekotekstürel dediğim) okuma, yalnızca “ne anlatılıyor?” sorusunu değil, “hangi malzeme hangi anlamı üretiyor?” sorusunu da sorar. Heise’nin ekokozmopolitan yaklaşımından bakacak olursak, maddemetin kavramı bize bu anlamların yerel bağlamlardan taşarak küresel bir sorumluluk bilincine dönüştüğünü hatırlatır.

Simon C. Estok’un Slime: An Elemental Imaginary (2025) adlı çalışması da bu açıdan önemlidir zira bize posthüman-ekogotik bir estetik algısı kurmada yardımcı olur. Estok’un bakış açısıyla “slime” yani sümük, balçık gibi maddeler, kültürel temsilleriyle hem hayatla hem çürüme ve korkuyla ilişkili unsurlar sunar bizlere. Estok, slime’ın doğada hem iyileştirici hem yıkıcı bir eyleyici olarak işlev gördüğünü vurgular; böylece slime, aynı zamanda ekofobi ile iç içe geçmiş; bu bağlamda sınıf, cinsiyet, ırk ve ekoloji eksenlerinde simgesel bir aktör olarak okunabilir.

Öyleyse gerek Kerridge ve Heise gibi daha geleneksel ekoeleştiri tutumları sergileyen kuramcılardan gerekse Estok gibi doğaya bakışımızı karanlık yönlerden değiştiren kuramcılardan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Sanatsal pratiklerde kullanılan her malzeme (buz, organik atık, animasyon, slime gibi) salt estetik öğe değildir; politik, ekolojik ve kültürel bağlamlarla iç içe geçmiş bir “anlatı yazarı”dır. Heise’nin yaklaşımından bakıldığında sanat, yerel ile gezegensel arasında ekolojik bir bağ kurarken; Estok’un yaklaşımı ile okunduğunda bu pratikler materyalin korku ve direnişle olan ekolojik hayaletli bağını görünür kılar. Dolayısıyla “madde ile yazmak” yalnızca biçimsel bir tercih değil, aynı zamanda etik ve duyusal bir tahayyül, politik bir okumadır; çağdaş sanat ve edebiyatın biçemsel bir aracı olmanın ötesinde, ekolojik adalet, global yurttaşlık ve hissedilen krizlerle bütünüyle iç içe geçmiş bir özneleşme alanıdır.

Sonuç olarak, “madde ile yazmak” kavramı, çağdaş sanatı ve edebiyatı anlamak için güçlü bir mercek sunar. Malzeme, yalnızca biçimsel bir tercih değil, etik ve ekolojik bir özneleşme alanıdır. Beden sıvıları, organik atıklar, eriyen buz ya da plastik parçalar, hepsi kendi tarihlerini ve krizlerini sanatın yüzeyine taşır. Bu yazılar, izleyiciyi ve okuyucuyu yalnızca estetik bir deneyime değil, aynı zamanda sorumluluk ve tanıklığa davet eder. Dolayısıyla “madde ile yazmak,” günümüzün çevresel ve kültürel koşullarında yalnızca bir sanatsal jest değil, ekolojik yurttaşlığın, küresel aidiyetin ve etik-politik farkındalığın da bir parçası hâline gelir. Sanatsal üretimin en temel bileşeni malzemedir, ama günümüzde çevresel krizlerin olağanüstü boyutlarda hissedilir hale gelmesiyle birlikte, maddenin yalnızca estetik bir araç değil; ekolojik, etik ve politik bir aktör olarak işlev gördüğü açıkça anlaşılmıştır. Sanat, yalnızca temsil etmeyen; aynı zamanda “yazanın,” anlam üreten, iz bırakan ve direnen bir faaliyet olarak kavranmalıdır.


Kaynakça

Atwood, M. (2003–2009). MaddAddam. Ebook.

Eliasson, O. (2014). Ice Watch. Artwork. https://olafureliasson.net/artwork/ice-watch-2014/

Estok, S. C. (2025). Slime: An Elemental Imaginary. Cambridge Elements.

Heise, U. K. (2008). Sense of Place and Sense of Planet: The Environmental Imagination of the Global. Oxford University Press.

Heise, U. K. (2014). “Plasmatic Nature: Environmentalism and Animated Film.” Public Culture 26(2.73): 301–318.

Keçelioğlu, S. (2025). The New Gothic Turn in Cli-Fi: Jeff Vandermeer’s Annihilation and Tim Lebbon’s Eden as Dark Hyperobjective Narratives. Yüksek Lisans Tezi. TED Üniversitesi.

Kerridge, R. (1998). Writing the Environment: Ecocriticism and Literature. Zed Books.

Pevere, M. (2024). Hlymia. Artwork. https://margheritapevere.com/hlymia/

VanderMeer, J. (2014–2024). Southern Reach. Ebook.

+ posts