Bu yazı, TED Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden Serra Süeda Öztürk’ün, Doç. Dr. Başak Ağın danışmanlığında mezuniyet projesi olarak kaleme aldığı bir makaledir. Makalenin aslı İngilizce yazılmış, Serra Süeda Öztürk tarafından Türkçeye çevrilip Elçin Parçaoğlu tarafından redakte edilmiştir. Son okumayı Başak Ağın üstlenmiştir.
Giriş
Bu tez, Ursula K. Le Guin’in 1972’de Again, Dangerous Visions (1972) antolojisinin bir parçası olarak ilk kez ve ardından 1976’da bağımsız bir kitap olarak yayımlanan Dünyaya Orman Denir adlı bilimkurgu novellasını analiz etmektedir. Novella, sömürgecilerin Yeni Tahiti olarak adlandırdığı Athshe’nin kurgusal evrenini insanların doğal kaynakları sömürdüğü ve yok ettiği bir yer olarak sunar. Gezegendeki ağaçları kesmek amacıyla kurulan askeri koloniciler tarafından “creechie” (yaratıkçık) olarak adlandırılan yerli Athsheliler köle olarak kullanılmış ve yerli kadınlar da burada sömürgeci askerler tarafından bir nesne muamelesi görmüş, tecavüze uğramış ve öldürülmüştür. Dünya’da, diğer adıyla “Terra”daki aşırı kirlilik nedeniyle odun değerli bir kaynak haline gelmiştir. Karısı bir Terralı askeri kaptanı tarafından tecavüze uğradıktan sonra ölen Selver adında bir creechie, bir gün Terra askeri kampındaki sömürgecilere karşı isyan eder ve hikâye, insan merkezciliğin ve ekolojik emperyalizm eleştirisi gibi çeşitli ekoeleştirel temalar sunar. Aynı zamanda, ekofeminist alt tonlar metin boyunca güçlü bir şekilde mevcuttur. Dolayısıyla bu tezin amacı, Val Plumwood’un ekofeminist fikirlerini rehber alarak novelladaki bu temaları tartışmaktır. Tartışmamda, özellikle Val Plumwood’un Feminism and the Mastery of Nature (1993) adlı eserinde sunduğu “usta modeli”ne ve Greta Gaard’ın Critical Ecofeminism (2017) adlı eserinde yer alan eleştirel ekofeminizmin kavramsallaştırmasına dayanıyorum, bu kavrallaştırma, Gaard’ın Plumwood’dan alıntıladığı şekilde “insanları ekolojik terimlerle, insan dışı varlıkları ise etik terimlerle konumlandırır” (xxv) çünkü “bu iki görev birbiriyle bağlantılıdır ve birbirinden ayrı olarak ele alınamaz” (xxv).
Ursula K. Le Guin’in Dünyaya Orman Denir Eserindeki İnsan Merkezcilik Eleştirisi
Novella, insan merkezli, erkek egemen bir söylem olarak insan merkezciliği sorunsallaştırır. Le Guin’in sömürgecilere karşı Creechie tasviri, sömürgecilerin sözde dokunulmaz insanları temsil ettiği bir insan/insan olmayan ikiliği yaratır. Bu nedenle novellada yer alan olaylar, sömürgecilerin emperyalist uygulamalarını tasvir ederek, ekofeminist bir bakış açısıyla insan merkezciliğin eleştirisine işaret eder. İnsanlar için hizmet etmek dışında, insan olmayanlar hiçbir şeydir. Silik kimlikleri ve marjinalleştirilmiş bakış açıları yüzünden salt araç statüsüne indirgenirler. Aşağıdaki alıntı, bu insan merkezli perspektifi açıklamaktadır:
Ortak görüşe göre, insan merkezci bir değer teorisi (veya aksiyoloji), insanlara içsel değer atfeder ve diğer yaşam formları da dahil olmak üzere diğer tüm şeyleri yalnızca araçsal olarak değerli görür, yani yalnızca insanlara hizmet ettikleri ölçüde değerli kabul eder. Öte yandan, insan merkezci olmayan bir değer teorisi (veya aksiyoloji), bazı insan olmayan varlıklara içsel değer atfeder. (Callicott 299)
Bu iki değer teorisi arasındaki karşıtlık, novellada örneklendirilir, çünkü hikâye Athshe gezegenindeki Kamp Smith’in lideri olan Kaptan Davidson’ın Centralville’e tedarik edilecek kadınları düşünmesi ve beklemesiyle başlar. Kaptan Davidson’ın burada olmasının nedeni, askeri kampta köle olarak çalışmaya zorlanan Athshe yerlilerini (Creechies) evcilleştirmektir. Sömürgeciler için bu yerliler acı eşikleri olmayan tembel, ilkel bir ırktandır. Onlara göre bu canlılar günlerce aç kalsalar bile bunu fark etmeyen, evcilleştirilmeleri veya ortadan kaldırılmaları gereken canlılar. Farklı, üç fit boyunda ve kıllı görünümleri yüzünden insan sayılmazlar ve bu nedenle insanlardan daha değersizdirler. Bu durum onların kaderlerine askerlerin karar vermesini sağlar. Sömürgecilerin yerlilerin “yok edilmesi gereken şeyler” olduğuna dair inançları, “insanları her şeyin merkezine yerleştirip onları tüm şeylerin en önemli ölçüsü haline getiren” insan merkezci bakış açılarından kaynaklanır (Probyn-Rapsey 47). Bu biz/onlar ikiliği, novella boyunca yaygındır ve sömürgecilerin emperyalist eylemlerinin temelini oluşturur.
Novelladaki temalardan biri, insan ve doğa çatışmasıdır. Bu tema, Terralılar (insanlar), Creechie’ler ve insan olmayan varlıklar arasındaki söylem ve faaliyetlerde belirgindir. Davidson ve askerler, köleleştirme gibi sömürgeci faaliyetlerinin bir sonucu olarak belirli bir güç kazanmışlardır. Bu sömürgeci faaliyetler, onları insan olmayan varlıklardan üstün kılar. Bu nedenle, insanlar ile diğer varlıklar arasında belirli bir hiyerarşi olduğu söylenebilir. Bu hiyerarşi, insanların güçlerini kullanarak üstün oldukları ve insan olmayanların insanlar tarafından aşağılık ve köleleştirildiği iki kademeden oluşur. Hiyerarşi, üstünlüklerini ve hakimiyetlerini korumak için insanlar tarafından oluşturulmuştur. Ancak hiyerarşinin oluşmasının temel nedeni insan/doğa ikiliğidir. Bu düalizm insanları doğadan ayrıştırır ve onlara insan olmayan varlıklar üzerinde üstünlük atfeder. Bu ikilik uyumu reddeder ve insan olmayanları alt kademe olarak sınıflandırır. Bu keskin hiyerarşi hakkında Bruno Latour, “tamamen farklı iki ontolojik bölge” olduğunu belirtir (10), bu söylem de “bir yanda insanlara” ve “diğer yanda insan olmayanlara” ait bölge bir olduğu anlamına gelir (10-11). Latour’un bahsettiği bu ontolojik bölgeler, insanlarla insan olmayanlar arasında bir ikilem olduğunu ima eder ve bu karşıtlık, insan / doğa ikilemini yaratır. Novellada, bu insan / doğa ikilemi, Davidson’un askeri koloninin ekolojisti Kees’e yaptığı şu söylemle açıkça görülebilir. Davidson şöyle der: “Dünya dediğimde, Kees, insanları kastediyorum. Erkekleri” (Le Guin 14). Bu ifade, insanlara öncelik verirken insan olmayanları küçümseyen bir tavrı olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda sadece insan egemenliğini vurgulamakla kalmayan ve insanları doğadan ayrı tutan bir söylemdir. Davidson, insan olmayanlara karşı oldukça düşüncesizdir. Sözlerindeki ihmal, insanlarla insan olmayanlar arasındaki ikilemi yansıtır çünkü insanların kendilerine belirli bir üstünlük atfettiğinin vurgusu vardır. Bu ikilem, insanların novellada bahsedilen ormansızlaştırma ve sömürgeleştirme gibi doğa üzerinde baskıcı faaliyetler yürütmesine neden olur çünkü “insan[1], aktör olduğu ve üzerinde hareket ettiği dünya ile ikili bir ilişki kurar.” (Gillette 48). Tüm insanlığın sembolü olarak “erkeğe” yapılan bu gönderme, ekofeminizmin sıklıkla vurguladığı gibi, kadınların ve insan olmayanların değersiz olduğu düşünülen insan merkezcilik ile andromerkezcilik arasındaki doğrudan ilişkiyi göstermektedir. Bu, Greta Gaard’ın başta Critical Ecofeminism (2017) olmak üzere birçok eserinde de değindiği bir konudur.
Gaard ayrıca, Batı ve yerlilerin doğa ve insan olmayanlar hakkındaki inançları arasındaki karşıtlığı vurgulayarak insan ve doğa arasındaki ikiliği sorunsallaştırır. Critical Ecofeminizm’de, “[insanların] insan olmayan hayvanların, bitkilerin, kayalar, su ve toprak gibi ekolojik varlıkların yalnızca hisli değil, aynı zamanda insanlara akraba olduğu yönündeki yerli görüşlerinden rahatsız olduğunu” belirtir (39). Gaard’ın belirttiği gibi, insan olmayanlarla bağlantılı olmak, novelladaki insanlar için de bir endişe kaynağıdır, çünkü bu insan olmayanların üzerindeki insan gücünü tehlikeye atabilir. Benzerlikler veya bağlantılar nedeniyle insanlarla insan olmayanlar arasındaki belirgin sınır azalırsa, bu durum insanları sözde üstün ve baskın yapan birçok niteliğin sorgulanmasına yol açabilir. Bu, Terralılar için de büyük bir endişe kaynağı olabilir çünkü insanlar ve insan olmayanlar arasındaki ikiliği azaltır veya bu ikilik ortadan kalkarsa insanların güçleri azalır ve hiyerarşik olarak üstün konumları reddedilir.
Bu nedenle, Le Guin’in anlatısında, Terralılar kendileriyle insan olmayanlar arasındaki benzerliklere odaklanmazlar, bunun yerine kendileriyle insan olmayanlar arasındaki farklılıklardan yararlanarak üstünlüklerini korurlar. Bu farklılıklar, insan olmayanların sahip olmadığı gelişmiş teknolojiyi ve güçlü savunma silahlarını içerir. Terralılar ile köleler arasındaki bu ikiliğin bir sonucu olarak, insanlar nihai güç olurken, insan olmayanlar, insanların güçlerini üzerlerinde kullandıkları ezilen grup haline gelir. Bu güç ağırlıklı olarak insan merkezci bir eylem olup, her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilmesi genişlemeci, cinayet ve tecavüz yoluyla tekrar tekrar yapılması gereken bir eylemdir çünkü bu eylemler, insan dışı Öteki’yi boyunduruk altına almaya hizmet eder. Bu boyunduruk altına alma, Adam Weitzenfeld ve Melanie Joy’un şu sözleriyle açıklanır: “bir ideoloji olarak insan merkezcilik, insan varlığının merkeziliğini ve önceliğini korumak için insan dışı bakış açılarını, çıkarlarını ve varlıkları marjinalleştirip boyunduruk altına alarak işlev görür” (4).
Novellada insan olmayanların değersizleştirilmesi, özellikle sömürgeci Terralıların Yeni Tahiti’yi insan olmayanları dikkate almadan işgal edebilecekleri boş bir alan olarak görmeleri gibi genişlemeci faaliyetlerinde görülebilir. Örneğin Davidson, “Yeni Tahiti’nin insanların devralması için tasarlandığını” söyler (Le Guin 16). Gösterildiği gibi, sömürgecilerin zihniyeti, yalnızca insan olmayanları küçümsemekle kalmayıp, aynı zamanda ben-merkezli eylemlerinin bir gerekçesi olarak sunulduğu için oldukça sorunludur. Sömürgeciler Yeni Tahiti’ye değersizmiş gibi hiçbir değer atfetmezler. Davidson’ın doğanın kendileri için var olduğuna vurgu yapması, bu alanı kendi aşağılayıcı eylemleri için kullanacağının altında yatan olası bir anlama sahiptir. Bu sadece çok bencil bir davranış olmakla kalmaz, aynı zamanda doğayı küçük düşürücü ve tehdit edici bir tutumdur. Bu sorunlu düşünceler ve aşağılayıcı söylemler, insanların doğayı marjinalleştirmesine ve onu boyunduruk altına alınması gereken bir varlık olarak görmesine sebep olur. Bu durum, sömürgecilerin otoritelerini sürdürmek için doğayı marjinalleştirdiklerini gösterir. Sömürgecilerin perspektifinde, yargı yetkilerini korumak için doğanın tabi kılınması söz konusudur.
Bu tabi kılınmanın, insanla insan olmayanın basit bir meselesi olmadığı, ancak birçok katmanı olduğu için, romanın ekofeminist alt tonlarının satırlar boyunca oldukça hissedildiğini iddia etmek mümkündür. Barbara Bennett’in belirttiği gibi, “ekofeminizm, doğa temelli konular kadar çeşitli konulara dokunan geniş kapsamlı bir ideolojidir” (63). Bu ifade, ekofeminizmin çeşitlilik içindeki geniş kapsamını açıklamakla kalmaz, aynı zamanda Le Guin’in sunduğu anlatının birçok katmanına da paralellik gösterir. Gaard, her türlü baskı biçimi arasındaki bağlantıları görerek, “Ecofeminism Revisited: Rejecting Essentialism and Re-Placing Species in a Material Feminist Environmentalism” adlı çalışmasında, cinsiyet, ekoloji, ırk ve tür baskıları ile feminist araştırma ve çevre sağlığı arasındaki bağlantıları göstermektedir (28). Bu bağlamda, novellada baskı ve boyunduruk altına alma sadece doğayla sınırlı kalmaz, aynı zamanda kadınlara da yayılır. Örneğin, Davidson, bir Creechie olan Selver’ın karısına tecavüz eder. Bu, Davidson’ın beyaz, erkek ve sömürgeci olarak her şeye sahip olma ve kişisel çıkarları veya amaçları için kullandıktan sonra artık ihtiyaç duymadığı şeylerden kurtulmaya hakkı olduğunu düşündüğünü gösterir. Buna verilen tepkiler ise daha da kötüdür; çünkü Davidson’ın çevresindeki diğer insanlar ona şu soruyu sorarlar: “Ama bir tanesiyle cinsel ilişkiye girdin, bu Selver’in karısıyla. Dişi bir hayvanla cinsel ilişkiye girer miydin?” (Le Guin 54). Creechie kadını, açıkça değerli bir varlık olarak görülmez, aksine insan olmayan bir hayvanla denk görülür. İnsan olmayan bir kadın olarak bu Creechie erkek egemenliğinden zarar görür, bir nesne olarak marjinalleştirilir ve “doğayı olduğu kadar kadınları da doğal olarak baskılayan” erkek varoluşunun merkeziyetçiliği tarafından mağdur edilir (Glazebrook 14). Bu nedenle, Le Guin’in metni bize ekofeminist düşünür Val Plumwood’un Feminism and the Mastery of Nature (1993) adlı eserini hatırlatır. Plumwood bu eserinde, tipik Batı dünyası görüşünün insan ve insan olmayan olarak iki alana ayrılmasını eleştiren bir “usta modeli” geliştirmiştir. Buna göre, kadınlar doğayla doğuştan bağlıdır ve doğaya karşı pasif bir tutum sergilerken, ağırlıklı olarak beyaz elit erkek, doğal dünyayı dışlar ve egemenlik kurar (Plumwood 22–23). Plumwood’un eleştirdiği bu modelde, usta figür beyaz elit erkek olarak görülür. Plumwood şöyle belirtir: “Bu doğa ve ötesinde bir baskı modelidir; burada özgürlük ve erdem, doğa, zorunluluk ve dişil alan üzerindeki kontrol ve bu alanlardan uzaklık açısından yorumlanır.” (23) Aynı eleştiri, Le Guin’in novellasında da görünür.
Novellada tasvir edilen kadın türlerinden biri Terralı kadınlarıdır. Hikâyeden de anlaşılacağı gibi bu kadınlar erkekler tarafından kontrol edilir, bastırılır ve sessiz bırakılır. Erkekler Terralı kadınları iki kategoriye ayırarak kontrol eder: “koloni gelinleri” ve “eğlence personelleri”. “Koloni gelinleri” üreme için kullanılanlar olarak sınıflandırılırken, “eğlence personeli” üreme için değil sadece cinsel ilişki için kullanılır. Ancak her iki durumda da kadınlar sadece “erkeklerin ihtiyaçları” için var olurlar. Cinsel ilişki için kullanılan değersiz nesneler olarak görülürler. Hatta, koloniye “tedarik edilirler”, erkeklere sunulup isteyen herhangi bir adam tarafından satın alınabilecek bir nesne olarak görülürler. Kadınlar erkeklere hizmet etmeleri için tedarik edilir, bu yüzden sığ karakterler olarak temsil edilirler; erkeklere hizmet etmek dışında hiçbir amaçları veya rollerinin olmadığı gözlemlenebilir. Tek kullanımlık nesneler gibi muamele görürler. Davidson’ın tedarik edilen kadınları görmeye gitme amacı, “kendisi için yeni kadınlar bulmak”tır (Le Guin 12), ancak tek endişesi, “üç bin erkek arasında iki yüz on iki kadının uzun süre dayanmayacağı”dır (Le Guin 12).
Kısıtlı sayıda kadının büyük bir erkek grubuna cinsel hizmet sağlaması, usta grubunun kadınlar üzerinde nasıl baskıcı ve egemen bir tutum sergilediğinin bir örneği olarak gösterilebilir. Bu, erkeklerin kadınları “öteki” olarak görme biçimlerini ve onlara, insan olmayanlara yaptıkları gibi baskı yapma, kontrol etme ve egemenlik kurma şekillerini gösterir. Bu tasvirle, novella erkek egemenliğini eleştirir. Usta modelde öne sürüldüğü gibi, erkeklerin aksine, kadınlar doğayı egemenlik altına almaya veya kontrol etmeye çalışan kişiler değildir. Kadınların ve doğanın temsilinde, erkeklerin kadınları doğayı kontrol ettikleri gibi kontrol altında tutmaları ve onları sadece kendilerine hizmet etmeleri için kullanmaları gibi benzerlikler ortaya çıkar. Burada önemli olan, kadınlar ve doğanın birbirleriyle bağlantılı olmaları ve her ikisinin de ezen tarafından aynı şekilde muamele görmesidir. Terralı kadınlar, Creechie dişileri, ağaçlar ve doğanın hepsinin ortak noktası şudur: hepsi erkekler tarafından kontrol edilir. Le Guin’in hikayesindeki bu kontrolcü erkek tasviri, erkeği usta, diğer tüm varlıkları ise aşağılık konumda olan “öteki” olarak yansıtır. Kadınları tasvir edilişi, erkek egemenliğinin kadınlar ve doğa üzerindeki baskısını da sorgular.
Novella, insan dışı varlıkların sürekli göz ardı edilmesi nedeniyle sorunlu insan ve insan olmayan ilişkileri sunar. Sömürgecilerin söylemleri, insanları önemli ve değerli varlıklar olarak görürken, insan olmayan varlıkları önemsiz ve sadece insanlara hizmet etmek için yaratılmış olarak değerlendirir. Askerlerin benimsediği zihniyet insan merkezciliktir ve bu, insan değerlerinin öncelikli olduğunu ve diğer tüm varlıkların yalnızca insan hedeflerine ulaşmak için araçlar olarak görüldüğünü ifade eder (Kopnina et al. 109). Davidson’ın bu zihniyeti benimsediği açıkça görülür. O, “Önemli olan insanlar. Hayvanlar değil” der (Le Guin 13). Bu, Davidson’ın insanları hayvanlardan daha değerli gördüğünü açıkça gösterir. Hayvanları önemsememesi, onları değerli görmediğini gösterir. Bu değersizleştirmenin nedenlerinden biri, hayvanları birer araç olarak görmesidir; eğer hayvanların kendileri gibi özgür ve bağımsız bir dünyaya sahip olduklarını düşünseydi, onlara da değer verir ve saygı gösterirdi. Davidson’ın anlayışına göre, hayvanlar özgür ve bağımsız bir dünya için yaratılmamıştır; onların varoluşu insanlara hizmet etmek içindir. Davidson, usta modelinde bahsedilen beyaz, erkek, elit modelini somutlaştıran bir karakterdir. İnsan merkezci söylemlerine göre, Davidson’ın “usta” olarak üstün bir konumda olduğu, “ötekiler”in ise hiçbir değere sahip olmadığı, göz ardı edildiği ve dışlandığı görülür. Le Guin, hikayesinde bu durumu maskülen erkek karakterlerle eleştirir. Kaptan Davidson gibi erkek karakterler, Yeni Tahiti’nin sömürgecileri ve askerleri, erkek egemenliğinin somutlaşmış hali olup yalnızca insanların en değerli varlıklar olduğu fikrini temsil ederler. Ayrıca, insan olmayan varlıkları dışlayan bu bakış açısının, ekofeminist bir perspektiften oldukça sorunlu olduğu söylenebilir. Gaard’ın “Living Interconnections with Animals and Nature” adlı çalışmasında belirttiği gibi, kadınları veya başka bir baskı altındaki grubu özgürleştirme çabası, doğal dünyayı özgürleştirme çabasını da içermelidir (1). Ekofeminizmin argümanlarından biri, doğal dünyanın dışlanmaması gerektiği ve özgür olması gerektiğidir.
Hikâye, insanın mutlak egemenliğini eleştirir; bu egemenlik, insan merkezcilikten doğmuştur. Bu egemenlik, emperyalizme yol açar ve ekolojik formu eleştirilmiştir. Emperyalizmin çevre üzerindeki egemen etkileri, ekolojik emperyalizm terimi ile açıklanabilir. Terim, Alfred W. Crosby’nin Ecological Imperialism: The Biological Expansion of Europe, 900-1900 (1986) adlı kitabında ortaya atılmıştır. Bu teori, emperyalizmin sömürgeleştirilen topraklardaki biyolojik türler üzerindeki etkisini öne sürer. Bu teori, sömürgeciliğin sömürgeleştirilen topraklardaki bitkiler, hayvanlar ve patojenler gibi biyolojik türlere zarar verdiğini öne sürer ve sömürgeci faaliyetlerin çevresel aşırılık biçimlerini de vurgular. Crosby, sömürgecilerin başarısının ekolojik faktörlerden etkilenmiş olabileceğini belirtir (7); çünkü onların refahı büyük ölçüde doğal kaynakların ve insan dışı varlıkların sömürülmesine bağlıdır. Bu tema, hikâyede de mevcuttur. Sömürgecilerin emperyalist eylemleri, insan yararı için doğanın sistematik olarak sömürülmesi nedeniyle eleştirilir. Dünya’ya odun götürmek adına, ağaç kesme süreci gerçekleştirilir çünkü Dünya’da ağaç kalmamıştır. Aşağıdaki alıntı, novelladaki sömürgecilerin emperyalist eylemlerini göstermektedir.
Çünkü altın deniz suyundan ve Antarktika buzunun altından elde edilebilirdiancak odun elde edilemezdi; odun sadece ağaçlardan elde ediliyordu. Ve Arz’da gerçekten zorunlu bir lükstü bu. Bu yüzden yabancı ormanlar odun haline geldi. Robotestereler ve taşıyıcılarıyla iki yüz insan Smith Toprağı’nda üç ay içinde sekiz mil genişliğinde arazi kesmişlerdi bile. (Le Guin 15)
Alıntı, insanların ağaçları bir hammadde kaynağı olarak gördüklerini ve kendi lüksleri ve zenginlikleri için kestiklerini vurgular. Ekolojik emperyalizm teriminin öne sürdüğü gibi, sömürgecilerin başarısında, ki bu başarılardan biri maddi kazançtır, doğanın sömürülmesi görülebilir. Novella, doğal dünyanın yok edilmesi sonucunda gelir elde edildiğini sunar. İnsanların konforları için ormanların yok edilmesini görmezden geldikleri ve finansal büyüme maksadıyla sömürdükleri ima edilir. Burada eleştirilen, çevresel sömürünün doğal dünya ve insan olmayan hayvanlar üzerindeki etkisinin ve potansiyel zararının dikkate alınmamasıdır. Önemli olan tek şey finansal kazançtır.
Yeni Tahiti’deki sömürge faaliyetleri yerli Creechieler için oldukça zararlıdır çünkü bu onlar için sadece büyük bir yaşam tehdidi değil, aynı zamanda türlerinin yok edilmesine neden olabilecek yeniden şekillendirme etkisine de sahiptir. Serpil Oppermann’ın belirttiği gibi, “antroposentrik düşüncenin spesifik bir tezahürü olarak ekolojik emperyalizm, merkezin ekonomik refahı için çevrenin yerel ekosistemlerinin sistematik olarak sömürülmesi ve yeniden şekillendirilmesi olarak tanımlanabilir” (181). Ekolojik emperyalizmin ekolojileri insanlara hizmet edecek ya da insan arzularına hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirdiği açıktır. Ekonomik refah için çevrenin, ekosistemlerinin, doğasının ve benzeri oluşumların sömürülmesini geliştirir. Novella’daki en büyük sorunlardan biri, insanların koloninin yerlilerini bir sorun olarak görmeleri ve onları köleleştirip onlardan faydalansalar bile onları yok etmeyi ve bir Terra kolonisi kurmayı amaçlamalarıdır. Burada yerlilere karşı belirli bir nefret vardır ve bu, insanların yerlileri ortadan kaldırmak istemelerine yol açar. Yerlileri ortadan kaldırmanın bir yolu olarak, insanlar onlara bir veba salgını yoluyla manipülasyon yapar. Bu durum, Crosby’nin daha önce bahsedilen kitabında insanların biyolojik olarak yayılmasına ve insan dışı varlıkların yeniden şekillendirilmesi ile benzerdir. Crosby, bu konuda pakeha gemilerini örnek olarak verir. “[Pakeha] gemileri, devasa bir bakterinin yanlarına yapışan ve içine DNA’larını enjekte eden, içsel süreçlerini kendi amaçları için gasp eden dev virüsler gibidir. Gemi sahiplerinin ve mürettebatının amaçları (genellikle bilinçsizce) Yeni Zelanda’yı Avrupalılaştırmaktı” (227). Görünüşe göre, Yeni Zelanda’yı “Avrupalılaştırma” çabasında, birçok insana bakterinin DNA’sı enjekte edilmiştir. Bu durum oldukça sorunludur, çünkü sömürgecilerin kolonilerde biyolojik değişiklikler yaparak oradaki doğal düzeni yok etmelerinin bir örneğidir ve benzer bir durum novellada da tasvir edilmiştir. Aşağıdaki alıntı, novellada insanların biyolojik genişlemesini örneklemektedir.
Shackleton üç buçuk ya da dört yıl içinde Yeni Tahiti’ye geri dönecek ve gelişen bir Terra kolonisi ve artık hiçbir creechie sorunu bulamayacaktı. Hiçbiri. Veba için yazık: kodun gerektirdiği tüm önlemleri aldık, ancak bir tür mutasyon olmalı, dirençleri yoktu. (Le Guin 61)
Alıntı, Yeni Tahiti kolonisindeki Creechieleri yok eden bir vebayı anlatır. Atshelilerin karşı koyamadığı bu mutasyonun çok talihsiz bir durum olduğu söylense de alınan tüm önlemlere rağmen ölümlerine neden olduğu görünür. Elbette, bu ifadenin tonu acıma ve göz ardı etme olduğu için Le Guin, insanların insan olmayan varlıklara karşı kayıtsızlığını ve emperyalist faaliyetlerini eleştirir; yeterli önlemlerin alınmadığını ima ederek bunun beklenen veya istenen bir sonuç olduğunu vurgular. Buradaki eleştiri, insanların zararlı emperyalist faaliyetlerinin sonucudur. İnsanlar, salgınlara neden olabilen virüsler gibi biyolojik unsurları kullanarak ekosistemi manipüle ederler. Bu durum, oradaki yerliler gibi birçok diğer insan dışı varlık için tehdit oluşturur.
Sonuç
Sonuç olarak, bu tezin amacı Ursula K. Le Guin’in 1972 tarihli Dünyaya Orman Denir adlı novellasında yer alan insan merkezci eylemleri analiz etmek, göstermek ve eleştirmektir. Athshe’nin, yani sömürgecilerin Yeni Tahiti olarak adlandırdığı kurgusal dünyadaki doğal kaynakların ve yerli halkın tahrip edilmesi ve sömürülmesi, bu teorinin eleştirilerinden biri olan insan merkezci eylemlerdir. Tez, erkek egemen bir söylem olan insan merkezciliği sorgulamıştır. İnsan/insan olmayan ikiliğini geliştirdiği için, insan olmayan varlıklar üzerinde üstünlüğü pekiştiren sömürgecilik uygulamalarla birlikte eleştirilmektedir. Novellanın Yeni Tahiti’deki sömürgecilerin genişlemeci eylemlerinin tasvir, insan olmayan varlıkların değersizleştirilmesini göstermektedir. Sömürgecilerin bakış açısı son derece sorunludur, çünkü bu bakış açısı yalnızca insan olmayan varlıkları alay konusu yapmakla kalmaz, aynı zamanda bencil davranışlarına da bir bahanedir. Bu durum, sömürgecilerin iktidarlarını sürdürmek için doğal dünyayı nasıl marjinalleştirdiğini göstermektedir. Sömürgecilere göre, kendi varlık ve refahlarını korumak için doğa boyunduruk altına alınmalıdır.
Tezde Greta Gaard’ın ekofeminizm argümanlarına dayanarak, insan olmayan varlıkların marjinalleştirilmesi, erkeklerin kadınlar ve doğal dünya üzerindeki nihai baskısı nedeniyle eleştirilmektedir. Bu tez, novelladaki kadınlar ve doğanın birbirleriyle bağlantılı tasvir edildiğini belirtmektedir. Ekofeminist fikirlerle birlikte Val Plumwood’un “usta modeli” de novellayı analiz etmek ve erkek ve insan egemenliğini eleştirmek için rehber olarak kullanılmaktadır. Bu tezde, usta modeli, seçkin bir erkek modeli sunduğu için eleştirilmektedir. Örneğin erkeklerin doğaya hükmetmesi ve kendi çıkarlarına uygun şekilde kadınları boyunduruk altına alması fikri, ekofeminizm ve usta modelinin eleştirisi ve analiziyle ele alınmaktadır. İnsanların sürekli olarak insan olmayan varlıkları göz ardı etmeleri nedeniyle, novella, insanlar ile insan olmayan varlıklar arasındaki sorunlu ilişkileri tasvir etmektedir. Sömürgecilerin söylemlerinde insan olmayan varlıklar önemsiz ve insan kullanımı için bir araç olarak görülürken, insanlar değerli ve önemli olarak kabul edilmektedir. Alfred Crosby’nin ekolojik emperyalizmi, emperyalizmin çevre üzerindeki geniş kapsamlı etkisini anlamak için kavramsal bir çerçeve sunmaktadır. Bu argüman, emperyalizmin Yeni Tahiti’deki biyolojik türler üzerindeki olumsuz etkisi ve insan merkezci zihniyetinin bir sonucu olarak sunulmaktadır. Sömürgecilerin doğayı kendi çıkarları için sistematik olarak sömürmeleri, emperyalist eylemlerinin eleştirisinin temelini oluşturmaktadır. Yeni Tahiti’deki sömürgecilik, yalnızca yaşam tarzlarına ciddi bir tehdit oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda Yeni Tahiti’yi yeniden şekillendirme ve muhtemelen tüm türleri yok etme potansiyeline sahip oldukları için eleştirilmektedir. İnsanların ekosistemi manipüle etmek için virüsler gibi biyolojik bileşenleri kullanması, ekolojik emperyalizmin novellada da görülen insan merkezci yönlerinden biridir.
Kaynakça
Bennett, Barbara. “Through Ecofeminist Eyes: Le Guin’s ‘The Ones Who Walk Away from Omelas.’” The English Journal, vol. 94, no. 6, 2005, pp. 63–68. https://doi.org/10.2307/30046506.
Callicott, J. Baird. “Non-Anthropocentric Value Theory and Environmental Ethics.” American Philosophical Quarterly, vol. 21, no. 4, 1984, pp. 299–309. http://www.jstor.org/stable/20014060.
Crosby, Alfred W. Ecological Imperialism: The Biological Expansion of Europe, 900-1900. United States of America, Cambridge University Press, 2009.
Gaard, Greta. Critical Ecofeminism. London, Lexington Books, 2017.
Gaard, Greta. “Ecofeminism Revisited: Rejecting Essentialism and Re-Placing Species in a Material Feminist Environmentalism.” Feminist Formations, vol. 23, no. 2, 2011, pp. 26–53. http://www.jstor.org/stable/41301655.
Gaard, Greta. “Living Interconnections with Animals and Nature.” Ecofeminism, edited by Greta Gaard, Temple University Press, 1993, pp. 1–12. http://www.jstor.org/stable/j.ctt14bt5pf.4.
Gillette, Caroline. “Using Arendt to Reconcile Models of Environmental Ethics”. Human (and) Nature, Issue VII, 2020, pp. 46-55.
Glazebrook, Trish. “Karen Warren’s Ecofeminism.” Ethics and the Environment, vol. 7, no. 2, 2002, pp. 12–26. http://www.jstor.org/stable/40339034.
Kopnina, Helen et al. “Anthropocentrism: More than Just a Misunderstood Problem”. Journal of Agricultural and Environmental Ethics. Vol. 31, 2018, pp. 109-127.
Latour, Bruno. We Have Never Been Modern. Cambridge, Massachusetts, Harvard University Press, 1993.
Le Guin, Ursula K. The Word for World Is Forest. The Orion Publishing Group, 2015.
Oppermann, Serpil. “Ecological Imperialism in British Colonial Fiction.” Journal of Faculty of Letters, vol. 24, no. 1, 2007, pp. 179–94.
Plumwood, Val. Feminism and the Mastery of Nature. Taylor & Francis, Routledge, 2003.
Probyn-Rapsey, Fiona. “Anthropocentrism”. Critical Terms for Animal Studies, edited by Lori Gruen, University of Chicago Press, 2018, pp. 47-63.
Weitzenfeld, Adam, and Melanie Joy. “An Overview of Anthropocentrism, Humanism, and Speciesism in Critical Animal Theory.” Counterpoints, vol. 448, 2014, pp. 3–27. http://www.jstor.org/stable/42982375.
[1] Orijinalinde “man” olarak geçer.
