The Ocean ContaIner Romanının Yazarı PatrIk Sampler ile Söyleşi

Z. Gizem Yılmaz Karahan’ın Kanadalı yazar Patrik Sampler ile söyleşisini Tan Arda Gedik çevirdi, Başak Ağın redakte etti ve düzenledi. Yılmaz Karahan’ın The Ocean Container (2017) romanının incelemesini yaptığı yazıya buradan göz atabilirsiniz.

The Ocean Container isimli ekolojik distopyanız ilk bakışta fütüristik gözükse de, aslında şu anda karşı karşıya olduğumuz bazı çevresel sorunları ele alıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

The Ocean Container deneysel roman da denilebilecek, sürrealizm ve sıradan bilim kurgunun karışımı, pastiş tarzında kaleme alınmış bir romandır. Sıradan bilim kurguyu çağrıştırdığı yerlerde kesinlikle bir ekolojik distopya olarak düşünebiliriz bu romanı ki bu da aslında şu anda zaten ekolojik bir distopyada yaşadığımızı ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in, “insanlık doğaya karşı uzun zamandır savaş içinde” derken, çok da ileri gittiğini düşünmüyorum. Aksine, hepimizin uluslararası düzlemde hemfikir olduğu ve yıllarca veri analizi yapılarak elde edilen bir düşünceyi paylaşıyor. Kitabın türüne dönecek olursak, bana kalırsa bilim kurgu bu günlerde gerçekten bir amaç edinmekte zorluk çekiyor. Bundan kastım, kendine has gözlem ve öngörülerde bulunma zorluğu. Ekolojik krizin hızlıca ilerlediğini görüyoruz.

Roman, çevresel felaketlerin insanlar için yeni normal haline geldiği bir dünyayı akıllıca betimliyor. Sizce bu, bizim muhtemel geleceğimiz olabilir mi?

Bana kalırsa, çevresel felaketlerin artışı, olası bir gelecekten ziyade mevcut gerçekliğimiz. Kayda geçen en önemli örneklerden biri Kuzey Amerika’nın batı sahillerindeki orman yangınları ve bunların artan yoğunluğu. Kendi tecrübemden konuşayım, 2010 senesine dek yaşadığım yere, yani Vancouver bölgesine, bu orman yangınlarının dumanının eriştiğini hatırlamıyorum. Bana göre asıl soru, insanların, kendilerinden kaynaklı iklim değişikliğini yavaşlatma konusunda neden isteksiz davrandıkları olmalı. Bunun kısa süreli hafıza ile bir ilgisi olduğuna eminim desem yanlış olmaz. Bildiğiniz üzere The Ocean Container romanının ana karakteri, muhalif biri olarak yüzleştiği tehlikelerin ‘bir müddet’ farkında. Ancak herhangi bir şey yapmak için çok uzun süre kayıtsızca bekliyor (bir şey yapmaktan kastım Kanada’dan ayrılmak) ve sonra da adeta kapana kısılı kalıyor. Bu örnek, bizim küresel ısınma için bir şey yapmayarak karşı karşıya geldiğimiz riske çok benziyor.

Roman, eko-terörist olarak yaftalanmış bir doğa aktivisti üzerine, malum. Buradan hareketle, doğa aktivizmi neleri kapsamalı? Sizce bu aktivizm, devletlerin doğayla ilgili aldığı kararlarda etkili mi?

Çevre aktivizminin neyi kapsaması gerektiği konusunda tek bir görüşe bağlı değilim. Bence pek çok şeyi içinde barındırabilir ve eminim ki üzerinde düşünmemiş olduğum başka seçenekler de mevcuttur. İklim değişikliği “acil” bir durumsa, şu anda bununla alakalı her şeyi yapıyor olmamız gerekir görüşündeyim. Şimdi bunun stratejisine de değinmek istiyorum.

The Ocean Container romanı, doğrudan harekete geçme, sorunla direkt yüzleşme konusunu ele alıyor ve Squamish Five olarak tanınan doğrudan aktivizme yönelik çalışan Kanadalı bir gruba da atıf içeriyor. 1980’lerde bir genç olarak, bunların yaptıkları şeyleri takip etmek kesinlikle beni etkiledi. Ancak, tabii ki, bu grubun soruna yaklaşım biçimleri risk doluydu. Örneğin, çocuklarını topluma uygun, mutlu ve istikrarlı bir biçimde büyütmek isteyen kişilere göre değildi.

Bir diğer aktivizm çeşidi ise kişisel tüketim düzenleri üzerine. Bu yaklaşımı eleştirenler, haklı olarak, iklim krizinin kolektif bir çözüm gerektirdiğini ifade ediyorlar. Ancak krize yönelik harekete geçeceksek, bireysel tüketim alışkanlıklarımızda da bir değişiklik olmak zorunda—özellikle de Dünya’nın kaldırabileceğinden çok daha fazla kaynak tüketen, benim içinde yaşadığım toplum gibi toplumlarda. Kendi adıma konuşmam gerekirse, gezegenin yıkımının bir parçası olmak istemiyorum. Bu yüzden de araba sürmek yerine bisiklete biniyorum, çocuklarımı uçakla Disneyland’e götürmek yerine yaşadığımız yerdeki doğal yaşamla tanıştırmaya çalışıyorum—bu gibi örnekler verebilirim. Daha fazla insanın doğa ile iç içe ve huzur içinde yaşamasını istiyorsak, bence öncelikle toplumda zihinsel anlamda büyük bir değişiklik olması gerekli. Bu konuyla bağlantılı olarak, yakın zamanda, Guy DeBord’un 1967’de yayınlanmış, ancak “zihinsel çevre” konusu hakkında halen sağlam bilgiler veren The Society of the Spectacle (Gösteri Toplumu) isimli eserini yeniden okudum.

Onaylamadığım bir strateji varsa, bu da kimlik politikalarının gündeme getirilmesidir. The Ocean Container romanının başkahramanı “eko-terörist” olarak yaftalanmışsa ve saklanması gerekliyse, bu aslında Kanada’da yakın zamanlarda iktidar olmuş bir hükümetin, Bill C-51 olarak bilinen bir terörizm karşıtı yasayla çevreci aktivizmi suç olarak kabul etme girişimine yaptığım bir göndermedir. Stephen Harper başbakanlığındaki zamanın hükümeti, “iyi, çalışkan, petrol çıkaran Kanadalı” kimliğine karşı kaynak sektörü işlerini bozup mahvedecek olan “eko-teröristler” kimliğini kullanıyor, ‘biz/onlar’ gibi ayrımcı bir politika uyguluyordu. Kanada’da çevreci olanlar için korkutucu ve moral bozucu zamanlardı. Bu nedenle, siyasi görüşü ne olursa olsun, böylesi bir korkuyu kimseye dilemem. Çevreci aktivizm olumlu değişiklikler elde ettiğinde, bu, gerçek verilerle ilgilendiğinden ve yeni bilgiye açık oluşundan dolayı oldu—bu bilgi, kendi varsayımlarına meydan okusa dahi. Tartışmayı sonlandırıp susturmak isteyen herhangi bir hareketin, bence, amaçları sorgulanmalıdır.

Doğa aktivizminin devlet politikalarındaki etkisine gelecek olursak, itiraf etmeliyim ki değişim çok yavaş ilerliyor. (Burada değişimin hızını belirtmek için “buzul” klişesini kullansam yeriydi ancak bu mecaz da ne yazık ki artık bu yavaşlığı betimlemiyor). Bunun sebepleri, şu anda burada tartışmaya açıp detaylandıramayacağım kadar karmaşık ve fazla. Son zamanlarda ise Client Earth ve diğer organizasyonların yasal yaklaşımıyla ilgileniyorum.

Peki akademik camia hakkında neler söylersiniz? Sizce şu anda karşı karşıya kaldığımız çevresel sorunlara dair farkındalık yaratmada akademinin rolü nedir?

Öncelikle, işi bilgi keşfetmek olan bir grup insan dünyada var oldukları için minnettarım. Çevresel sorunlara değinecek olursak, akademi, sorunun sebeplerini ve çözümlerini tespit etmekte ve doğal dünya ile olan ilişkimizde güzel ve anlamlı olanın belirlenmesinde çok büyük bir rol oynuyor. Aslında bu, akademiye karşı aşırı duygusal olduğum anlamına gelmiyor; akademinin de başka herhangi bir sektör kadar dogmaya, ‘çoğunluk yapıyor’ diye modaya kapılıp yapılan şeylere ve diğer başka pek çok kötü huya karşı zayıf yanları olduğunu biliyorum. Fakat bu, bize yine de akademiyi desteklemek, akademideki insanların özgürce bilgiye erişme ve tartışmalara katılma hakkını korumak için daha fazla sebep sunuyor.

Gelelim edebiyata. İnsanların duygusal anlamda iklim değişikliğinden etkilenen başka insan, hayvan ya da bitkilerin hikayelerinden etkilendiklerini biliyoruz. Genellikle sayılara bakmayı sevmeyiz (mesela, falanca fırtınada 400 kişi hayatını kaybetti gibi rakamsal değerleri önemsemeden geçeriz) ancak bahsi geçen o fırtınaya dair bir hikaye okuduğumuzda ya da bir film izlediğimizde ağlıyoruz. Sizce, edebiyat burada nasıl bir rol oynuyor?

Bence başka varlıklara duyulan empati, okuyucuların iklim değişikliğini daha fazla önemsemesi için güçlü bir araç. The Ocean Container romanının açılış kısmı, bir balinanın bakış açısından anlatılıyor ve son zamanlarda başka yazarlarla görüşüp onların kaleminden de faydalanmayı, insan-dışı varlıkların Antroposen Çağı’na ilişkin deneyimlerini bu varlıkların gözünden anlatan hikayelerin toplandığı bir derleme oluşturmayı düşünüyorum (elbette yeterince boş vaktim olursa).

Edebiyatın rolüne gelecek olursak, odağımızı içerikten biçime çevirmek isterim. Dünyada didaktik anlatı içeren edebi eser sayısı oldukça fazla. Bana kalırsa, bu eserler, çoğunlukla zaten verilen öğüdü almaya niyeti olan kesime hitap ediyorlar ve bu nedenle de, çok fazla kişinin düşüncesini değiştiremiyorlar. Dahası, alışagelmiş bir şekilde yazıldıkları için okuyucuyu şaşırtmıyorlar veya yeni bir perspektiften bakmasını sağlamıyorlar. Bu bizi, biraz önce “zihinsel değişim” olarak bahsettiğim noktaya geri götürüyor. Edebiyat bu değişimin içinde yer alacaksa, biçim seviyesinden başlayarak okuyucuyu şaşırtmalı ve farkındalık getirmeli. Edebi deneyselcilik, yeni şekillerde düşünmenin gerekliliğini savunur ki bu da eğer doğaya karşı olmak yerine onunla birlikte yaşamak istiyorsak tam da ihtiyacımız olan şeydir.

Kendi romanım bu düşünce sistemine gerçekten meydan okuyor mu, bu konuda açıkçası şüphelerim var. Ama yeni şeyler denediği kesin. Bunlardan biri sürrealizm tekniğini çağrıştırmak. Yeni olmamakla birlikte, bu teknikler hâlâ alışılagelmiş sayılmıyor. Beş sene kadar önce edebiyatın böyle bir değişime ihtiyacı olduğunu farketmiş, bunu farkeden tek kişinin de ben olmadığımı şöyle anlamıştım: Kısa bir süre Peculiar Mormyrid isimli derginin editörlüğüne yardımcı olmuştum, o zamanlar daha yeni kurulmuştu. Bana kalırsa deneyselciliğe artan bir ilgi var, her ne kadar anaakım yayınevleri (en azından İngilizce konuşulan ülkelerde) bunu pek benimsememiş olsa da.

Hepimiz sorunları belirlemekte iyiyiz, peki ya çözümler? Çözüm önerirken başka hangi noktalar önemli sizce?

Şu anda dünyada yoğun bir ‘öfkeyi körüklemecilik’ var (yani en azından benim izlenimim bu yönde, ancak bunun yalnızca İngilizce konuşulan ülkelere has olup olmadığını da merak ediyorum doğrusu). Bence bunun neye hizmet ettiğini sorgulamamız gerekiyor. Bu türden bir yaklaşım, bizi, ciddi şekilde ihtiyaç duyduğumuz çözümleri bulmaktan alıkoyuyor.

Alternatif bulma yeteneği yaratıcılığın özüdür, bu nedenle, yaratıcılığı hem çözümlere ulaşacak bir rota olarak beslememiz, hem de hayatlarımıza renk kattığı için geliştirmemiz gerekiyor. Yaşamda—yalnız kendi hayatlarımızda değil, genel olarak tüm yaşamda—güzelliği bulabilirsek, bunu korumak için motivasyonumuz olacağına inanıyorum.  

Problemler ve çözümlerinin bir örneği olarak hususi araçları ele alalım. Sembolik olarak da, gerçek anlamda da, gezegenimizi yıkıp mahveden bir kültür bu. Araba kültürü, insanı insanlıktan çıkarır ve ekolojik katliam getirir. Aslında, otomobiller üzerine burada saatlerce tartışabilirim, ancak enerjimi başka alternatif yollara harcamak daha yararlı olabilir. 1917 yılında The Walk (Yürüyüş) isimli kısa romanında Robert Walser şunları yazmış ve araba konusuna değinmişti: “Sanki aklını kaçırmış da üzüntü ve çaresizlik korkusuyla gaza basması gerekiyormuş gibi, insan nasıl olur da güzelim dünyamızın gösterdiği imge ve nesneleri hızla geçip gitmek ister, anlamıyorum, anlamayacağım da.” Bu alıntı çok hoşuma gidiyor çünkü hususi araçların o sefil çılgınlığına götürüyor bizi (özellikle de otomobil endüstrisine dayalı gelişen ve tüm dünyada yaygınlaşan transit geçiş sistemlerini düşünecek olursak). Ayrıca bizi bir alternatife de yönlendiriyor; o da, dünyadaki güzellikleri farketmek. Bundan bahsetmemin sebebi ise doğa krizine bir çözüm sunmak. Bunun yolu da, odağımızı, tüketici kapitalizminin bize sunduğu şeyler yerine (Society of Spectacle [Gösteri Toplumu] kitabında da bahsedilen ikinci el tecrübelerin tüketimi gibi), dünyanın güzelliğini birinci elden deneyimlemeye çevirmemizden geçiyor. Yine dediğim gibi, hayatın güzelliğini anlamazsak onu korumak için de isteksiz oluruz, motivasyonumuz olmaz.

Hayatın bizden üstün olduğu her yönü, ekolojik ayak izinin nispeten küçük olduğu her adımı düşünelim. Temiz hava mı, kirli hava mı? Gerçek insanlarla iletişim kurmak mı, kendinizi bir ekranla başbaşa, yapayalnız bırakmak, izole etmek mi? Aktif olmak mı, hareketsizlik mi? Kuşların cıvıltılarını duymak mı, duymamak mı? Bence yanıtlar gayet açık. Ekolojik krizimize getirilecek çözümler hevesli olabilir; neyin kazanılacağını görmeliyiz. Ancak önce, son derece derinden içimize işlemiş olan kolektif alışkanlıklarımızı yenmeliyiz. İtiraf edeyim, epey kuvvetli bir akıntıya karşı yüzüyoruz.

Romanın en sonundaki balinanın şarkısını çok merak ediyorum. Açıkçası çok birleştirici ve dokunaklı bir yanı var. Bu şarkıyı depremle, intihar veya ölümle eşdeğer görmek, öyle yorumlamak mümkün. Neden özellikle balina ve okyanusu seçtiniz? Örneğin, neden kayalık-dağlık bir arazideki konteyner değil? Bu tür çevresel sorunlarla yüzleştiğimizde, genellikle, su oluşumlarında izlerini sürebileceğimiz maddesel benliklerimize döndüğümüz için mi?

Aslında bu, gerçek anlamıyla bir “okyanus deneyimi”—Sigmund Freud’un Civilization and its Discontents (Uygarlığın Huzursuzluğu) eserinin açılışında yeni doğmuş bir bebeğin durumuna geri dönüşünü ifade ettiği yere doğrudan bir gönderme yapıyor: “Egosunu, kendisine akan duyguların kaynağı olarak dış dünyadan henüz ayırt edemeyen” yeni doğmuş bebek; tutkun bir “sonsuzluk hissi”, sınırsız, sonsuz bir şeyin duygusu—sanki “okyanusmuş” gibi. Bir başka deyişle, bu, dünya ile “okyanus gibi” karşılıklı ilintilenmemizle, karşılıklı birbirine bağlılık ilkesiyle ilgili. Bu doğanın ve gezegenin bir parçasıyız.

Bir yandan da, okyanusu seçtim çünkü sizin de belirttiğiniz üzere su oluşumları genelde bizim neden olduğumuz hasarı gösteriyor. (Kitapta bahsi geçen örneklerden biri—okyanuslardaki asitlenmeden etkilenen kabuklu deniz hayvanları—bölgede meydana gelmiş olayların sunduğu kanıtlara dayalı olarak verildi mesela). Buna ek olarak şunu da söyleyeyim, ben hep okyanusa yakın yerlerde yaşadım ve okyanus hep ilgimi çekmiştir. Balinalara gelirsek, çocukluğumdan beri onlara da büyük ilgi duyarım. Onlar da, bizim gezegenimize yaptıklarımızın birer göstergesi bence.

Son soru: Sizce insanları acilen harekete geçirmenin hangi yolu daha etkin, distopya mı ütopya mı? Yani, sizce insanlarda aciliyet duygusunu korku senaryoları mı, umut senaryoları mı tetikler?

Galiba ikisi de. Öncelikle ortada bir sorun olduğunun farkında olmamız gerekiyor. Örneğin, acının veya kıskançlığın olmadığı bir hayat başta çekici gelebilir ancak Yevgeny Zamyatin’in We (Biz) kitabı gibi bir kitap böyle bir şeyi hızlıca çözüverir. We, “ilerleme” konusunda bize aktarılan ‘bilgeliğin’ bizi nasıl yanlış yöne sürüklediğini gösteriyor. Korku uyandırıyor (ya da uyandırmalı). Distopik romanın değeri işte budur. Kendiliğinden alarm verip harekete geçiren, panikleten cinsten ve zaman zaman bizim de gerçekten böylesi bir alarmla birlikte paniğe kapılmamız gerekiyor. Öte yandan, We, bu korkuyu daha iyi bir dünyanın örnekleriyle de dengeliyor ve bu da epeyce güçlü. Yani bence, distopya da, ütopya da faydalı amaçlara hizmet ediyor, her ne kadar insanların korkudan ziyade umuttan—istekten, hatta daha iyisini başarma arzusundan—beslenerek motive olmalarını tercih etsem de. Bu sözcüğü seviyorum (ç.n. aspiration – istek / heves / başarma arzusu) çünkü artık sadece umuttan beslenerek devam etmeyi kaldıramayız: Bir şeyler yapmamız gerekiyor.

Bu söyleşi ve değerli fikirlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederim.

Romanımın incelemesini yazdığınız, buna yenilikçi sitenizde yer verdiğiniz ve beni de söyleşiye davet ettiğiniz için ben teşekkür ederim. Bu söyleşinin de Türkçeye çevrilerek PENTACLE’da yayınlanmasını sabırsızlıkla bekliyorum.

3 comments

  1. Mükemmel sorular sormuşsunuz, çeviri de kusursuz emeğinize sağlık.

Bir Cevap Yazın